17 Ekim 2012 Çarşamba

"Vatan" Üzerine - I -


Vatan, kuvvete râmolan vefâsız bir kadına benzer… [1]
Durmuş Hocaoğlu

İnsanlar doğdukları an itibari ile kendilerini kurulu bir düzenin içerisinde bulurlar. Doğanın kendine has yasaları uyarınca her canlı bir anne babası var olagelmiştir. Bu düzen, insanoğlu için mikro düzeyden makro düzeye kadar gün be gün safhalar atlar, merhaleler atlatır; bir bebeğin nazarında… İnsanoğlu doğduğu andan itibaren gerek teolojik gerekse felsefi olarak var oluşunu sorgulamış, kendince belli neticeler elde etmiştir. Çok basit bir gözlem ile ilk tadılan şey anne sütü olur. Gözler ilk anne babaya bakar. Dil ilk defa anne baba der, çoğunlukla. Ev denilen bir çatının altında tabiatın vahşiliğinden korunuruz. Lakin dünyada ilk olarak tanıdığımız şey annemizin kokusu olsa gerek. İşte milli kimlik burada başlar. Kundaklandığımızda, ağzımıza bir emzik verildiğinde ve özellikle bir ninni dinlediğimizden andan itibaren biz “bir milletin üyesi, bir vatanın ferdi” haline gelmişiz demektir.



Her ne kadar farkında olalım yahut olmayalım, ninnilerde dahi olsa bebeklere “vatan olgusu” aşılanır. Demek ki vatan, atalarımızca ninniler bile es geçilmeden nakşedilerek dimağlarımıza yerleştirilmiş vaziyettir.

Peki, vatan nedir? Üzerinde doğulan toprak parçası mı? Üzerinde doğulan yer sadece bir toprak parçası mıdır? Yetiştiğin yer midir? Doğduğun yer orayı vatan yapar mı? Yoksa vatan doyduğun yer midir? Vatan illa uğruna ölünesi yer mi olması gerektir? Vatan bir kişi ile ya da kişiler ile özdeşleştirebilir mi? Vatan millete mi, millet vatana mı bağlıdır? Bir yer nasıl vatan olur? Vatan olan bir yer vatan olmaktan çıkabilir mi? Bu soruları uzatabiliriz. Velâkin konu başlığımız icabı işe millilik kavramı ile başlayalım:

Yüce Kitabımız Kuranı Kerim’de “Milleti İbrahim” der. Burada kastedilenin “inanç birliği” olduğu konusunda müfessirlerin ittifakı vardır. Millet kelimesini ilk defa geniş olarak ele alan “Ernest Renan”dır. Tanımlamasına milletin ne olmadığını anlatarak başlamıştır;

1- Tek başına millet ırka dayanan bir kavram değildir.
2- Tek başına dil birliği millet birliği demek değildir.
3- Tek başına din birliği millet olmaya yetmez.
4- Menfaat birliği milleti inşa edemez.
5- Aynı coğrafya milleti bir arada tutmaya kâfi gelmez.

Tanımlamasına şöyle devam eder:

“Millet bir ruhtur, manevi varlıktır. Bu ruhu, bu manevi varlığı hakikatte bir olan iki şey teşkil eder. Biri mazide, öteki haldedir. Biri müşterek olarak zengin bir hatıralar mirasına konmadır. Öteki, bugünkü birlikte yaşama rızası tüm olarak elde edilen mirası değerlendirmeye devam etme iradesidir. İnsan, eti, kemiği ve ruhu ile bir anda yaratılan bir şey değildir. Millet de fert gibi, cehitler feragatler, fedakârlıklarla dolu bir mazinin muhassalasındır. Ecdada tapma en meşru bir ibadettir; bizi olduğumuz hale getiren ecdattır. Kahramanlıkla dolu bir miza, büyük adamlar, şan ve şeref (gerçek şan ve şerefi murat ediyorum), işte üzerine bir millet fikri kurulabilecek cemiyet sermayesi! Geçmişte müşterek şanlar, şerefler idrak etmiş olmak, halde müşterek bir iradeye sahip bulunmak, birlikte büyük işler başarmak istemek, işte millet olmak için ana şartlar! İnsan, katlandığı fedakârlıklar, çektiği ıstıraplar nispetinde sever. İnsan kendi eliyle yaptığı ve kendinden sonrakilere devrettiği evi sever. “sizler ne idi iseniz bizler de o olacağız” diyen Isparta şarkısı, o sadeliği içinde her vatanın kısaltılmış milli şarkısıdır.”

Yukarıda belirtilen vatan ifadesi dikkatinizi çekmiştir. Lakin vatanı ifade etmeden önce devleti tanımlamak zaruridir. Çünkü bir millet – devlet – vatan üçlemesinin oluşturduğu mükemmel ahenk birinden biri eksik kaldığında bazı boşluklar doğuracaktır…[2]

Devlet; millet olmayı tamamlamış bir topluluğun ortaya koyduğu müşterek iradenin adıdır. Doğa üzerinde Tanrı’nın oluşturduğu nizamın kötü bir kopyasını insan, kendi içerisinde yine kendisine yönelik olarak oluşturmaya çabalar. Devlet ne kadar ortak bir irade olarak “olmasa da olur” gibi bir laf salatasına maruz kalmaya müsait[3] olsa dahi “yaşamsal” açıdan zaruridir. İnsanın sosyal bir varlık olduğuna inanan herkes için makro sosyal bir organizasyon şarttır.

Psikolog Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisi teoreminde, ihtiyaçları şu şekilde tanımlar:

 Fizyolojik gereksinimler(nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)
 Güvenlik gereksinimi(vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
 Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi(arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
 Saygınlık gereksinimi(kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
 Kendini gerçekleştirme gereksinimi(erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

Tüme varım kuralları uyarınca insan topluluklarının resmiyete kavuşmuş ilk hali devlet ile ortaya çıkar. Bahsi geçen maddelerin tamamının devlet düzeyi mükemmellikte yerine getirilmesini sağlayabilecek bir eşit yoktur. Şahıslar devletle beraber kişilik ve karakterlerinin haricinde bir de tüzel kişilik olarak sembolik ama birçok şeyi de arka planında barındıran nitelikler kazanırlar. Sosyal yaşam için ve düzenin muhafazası adına “devlet” kozmopolitanların iddia ettiklerinin aksine günümüz felsefe dünyasında alternatifsiz durumdadır. Her ne kadar şekli ve görevleri üzerinde bitmeyecek tartışmalar sıcaklığını sürdürse bile “devlet, yine aynı konumundadır.”

Tanımlamalar esnasında millet ve devlet sırasını takip etmemizdeki maksat; bunların birbirine olan yakın ilişkileri ve aynı zamanda birbirlerine olan süreçsel açıdan olan ilişkileridir. Yani; bir topluluk millet olmadan devlet olamaz, devleti olmayan bir milletin vatan hakkı iddia etmesi de rasyonel olamaz.

Vatan; devlet ile milletin yekpare, bir bütün halinde hareket etmesinden ve ortak bir coğrafya üzerinde bir asabiyenin lokomotif olarak kabul edilerek, ortak sevinç ve üzüntülerin paylaşıldığı bir eve benzer. Daha somut bir anlatımı tercih edecek olursak vatan bir evdir. Asabiyesini ve devleti evin reisi olan baba temsil edecektir. Ev ahalisinin tamamı ise millete mensuptur. Evi ilgilendiren her şey ev ahalisini, ev ahalisinin tüm yükü ev reisini ilgilendirecek olmasından hareketle milletin herhangi bir ferdi vatan mevzu bahis edildiğinde “bana ne” deme lüksüne sahip değildir. Diyen bir zümre vardır ki kendilerini kozmopolitan (vatan sevmez) olarak addederler.

Milli kimlik de yukarıda açıklamaya gayret ettiğimiz; devlet – millet – vatan üçlemesi altında değerlendirilmelidir. Milli kimlik ya da diğer tabiriyle milli aidiyet sonradan üretilecek veya vazgeçilebilecek bir olgu değildir. Tamamen “kader” ile ilişkili olarak yaratıcı tarafından insan için seçilir. Lakin devamında gerçekleşmeye başlayacak “kültür” süreci ölene kadar devam edecek ve millilik kelimesini yeni bir elbise kazandıracaktır. Milliliğin ilk basamağı olan “millet” kavramının ayyuka varması ve devamında bir ideoloji olarak ortaya çıkan milliyetçilik kavramı her kavimde millet kavramı ile beraber doğmuştur.

Klasik sosyoloji tanımlamalarına göre milliyetçilik başlangıcını Fransız ihtilalinde yapmıştır. Ancak bir konunun henüz teşhisinin ortaya konulmaması o olayın daha önce de yok olduğunu manasına gelmeyecektir. Çin kaynaklarından okunarak günümüz Türkçesine Bahaeddin Ögel hocamızca kazandırılan metinlerde geçen Çiçi Yabgu hadisesi milliyetçilik tanımlamasına örnek olacak niteliktedir.

“Cesarete karşı hayranlık duymak ve bağımlı olmayı/tabiiyeti yüz kızartıcı saymak bizim geleneğimizdir. Atalarımızdan toprakla birlikte devraldığımız devletimizi/istiklâlimizi feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız hâlâ mevcut iken devletimizi/istiklâlimizi korumalıyız.

Boyun eğmeyeceğiz, çünkü bu, şan ve şerefle yaşamış olan ecdadımıza karşı yapılması mümkün hıyanetlerin en büyüğüdür. Atalarımız bize geniş ülkelerle birlikte hürriyet ve istiklâl emanet ettiler. Savaşçı ve süvari hayatımız sayesinde yabancıları titreten bir millet olduk. Korumakla mükellef olduğumuz bütün bu emanetleri adi bir ömür uğruna feda edemeyiz. Hepinizin de bildiği gibi savaşta yiğitlerin kaderi ölümdür. Biz ölsek de kahramanlığımızın şanı yaşayacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaklardır.[4]”

İnsan doğada her ne kadar kendisi ile haşır neşir sosyal bir hayat sürse de yalnız bir hayat sürmektedir. Bir insan her zaman bu sebepten ötürü hayatı anlamlandırmaya ve kendisinden daha büyük güçlerin varlığına inanma ihtiyacı hisseder. Bunlardan birisi din olduğu gibi bir diğeri de yine millilik duygusu temelli farklı tezahürler olacaktır. Bunun en uç noktası ırkçılık gözükse bile “ırk” milletler açısından vazgeçilemez bir ilk basamaktır. Hatta şöyle diyebiliriz ki “insanların içgüdüsel ilk inanışı milliyetçiliktir”.

İdeologluk iddiasına girişecek değiliz. Lakin milli olabilmenin bazı ortak kaidelerinin varlığı hususunu dile getirebiliriz.

Milli olabilmenin olmazsa olmaz koşulları;


- Manevi değerlere saygı
- Vatan sevgisi
- Tarih bilinci
- Millet adına güzel bir gelecek beklentisi…


Devamı için tıklayınız.



[2] Ernest Renan – Nutuklar, Millet Nedir?
[3] Yazının ilerleyen kısımlarında


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder