24 Ekim 2013 Perşembe

Alıntı: Francis Fukuyama – İnsan Ötesi Geleceğimiz, Biyoteknoloji Devriminin Sonuçları

Yeter: Politkanın farklı bir anlamının olacağı bir dönem geliyor.
Nietzsche – Güç İstenci, Bölüm 960

Biyoteknoloji konusunda bir kitap yazmak geçen yıllarda özellikle kültür ve ekonomi konularıyla ilgilenmiş olan bir kişi için oldukça büyük bir adım sayılırsa da, aslında bu çılgınlığa belirli bir yöntem ile ulaşılmıştır.

1999 yılının başlarında The National Interest’in editörü olan Owen Harries benden on yılın ardından ilk olarak 1989 yazında yayımlanmış olan “Tarihin Sonu Mu?” başlıklı makaleme “retrospektif” yazmamı istedi. Sözü edilen makalemde, tarihin 1806’da sona erdiğini söylerken Hegel’in haklı olduğunu iddia etmiştim; çünkü tarihte Hegel’in Napolyon’un Jenna Savaşı’nda kazandığı zafer sayesinde pekişmiş olduğunu ileri sürdüğü Fransız Devrimi’nin ilkelerinin ötesine geçmeyi başaran önemli politik bir gelişme yer almamıştır. Komünizm’in 1989’daki çöküşü, küresel anlamda liberal bir demokrasiye doğru daha geniş kapsamlı bir yönelimin yalnızca habercisiydi.

23 Ekim 2013 Çarşamba

Durmuş Hocaoğlu Anma Programı Konuşması, 26 Kasım 2010

Yer: Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü İbrahim Üzümcü Konferans Salonu İstanbul
Konuşmacılar: O. Berat Çelebi, Tuğrul Hocaoğlu, Ali Akyıldız, Hanefi Bostan, Mustafa Delican ve Erhan Afyoncu
Tarih: 26.11.2010
Organizatör: Marmara Üniversitesi Türk Kültürü Kulübü

Öncelikle hocamın ailesine ve sevenlerine baş sağlığı dilemek istiyorum. Burada benden sonra konuşacak olan hiç kimse kadar Hocam ile muhatap olma fırsatımın olmamasının üzüntüsünü de belirtmek istiyorum.

Hocamızın vefatının belki birkaç saat öncesine kadar birgün böyle bir program yapılacağından biri gelip bana bahsetse "Olur mu? Hoca şuan en verimli zamanında… Artık yeniden yazmaya başlayacak. geleceğin tarihine yazılmış mektuplar yazı dizisine başlayacak. Derslerinin azalmasına seviniyor. Akademik çalışmalarına yönelecek. Pek istemiyor ama Kasım ayında doçentlik sınavı var. Çok deneyen olmuştur belki bu kez de bir de biz bastıralım." derdim diye düşünüyorum.

Durmuş Hocaoğlu'nun Vefatının 1. Seneyi Devriyesine istinaden Osman Sezgin'in Yaptığı Hitap


Üstnot: Metin, Osman Hocamın tahsisinden geçmemiştir ve herhangi bir ses kaydına bağlı kalınmaksızın akılda kılan bilgi kırıntılarından derlenilmeye çalışılmıştır ve kusurludur. Konuşma 23.10.2011 tarihinde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii'nde Kültür Ocağı Vakfı tarafından organize edilen "mevlid" sonrası gerçekleşmiştir. Hatalar için Osman Hocam'dan şimdiden af diliyorum... 

22 Ekim 2013 Salı

Boynu Bükük Şahin Figürü 1. Kısım



Makaleye linkten ulaşabilirsiniz:

Üst metin:
Seviyeli ve düşünen, entelektüel insanlar bulmak zor bugünlerde, özellikle bu camiada. Düşüneni de geçtim sadece seviyeliye de razıyım. Kısa kısa cevap vermeye çalışacağım. İslamcılar sermaye sahibi olduysa da buradan İslamcı muhafazakar bir kültür ve sanat ortamı oluşmadı diyor Coşkun bey. Kısmen haklı. Zaten ben de Türkiye'ye hakim bir kültür ve sanat ortamı oluştu demedim. Ben, son 10 senede İslamcı-muhafazakâr kültür ve sanat ortamındaki gelişmeyi görmemek mümkün değildir dedim. İkinci olarak, bu gelişmenin daha başlangıç olduğunu, sağlam bir kültür ortamını, gelecek İslamcı-muhafazakâr kuşakların yaratacağını söyledim. Hâlâ da aynı şeyi söylüyorum. Coşkun bey; "Yıldız ve Şenlikoğlu’ndan başka kimi çıkarabildiler?" diye soruyor. Cevap vereyim: "Dücane Cündioğlu, İskender Pala, Murat Menteş, Cemalnur Sargut, Sinan Yağmur, Nazan Bekiroğlu, Uğur Koşar, Turgay Güler, Mustafa Armağan, Serdar Özkan, Mürvet Sarıyıldız vs." Daha da zenginleştirebilirim listeyi... Bu yazarlar, son 10 yılda Türkiye'de en çok satan yazarlardır ve İslamî - muhafazakâr kültür ortamının yarattığı veya İslamî - muhafazakâr ortamı yaratan yazarlardır. Dikkat çekiyorum, son on yılda muhafazakâr kesimde en çok satan yazarlardır demiyorum, tüm Türkiye'de en çok satan muhafazakâr - İslamî ekol yazarlarıdır diyorum. Bilmiyorum ama Yıldız ve Şenlikoğlu'na nazaran hem nitel hem de nicel" bir gelişme var gibi gözüküyor bana..."

7 Ekim 2013 Pazartesi

Quotation: Essays about Princeton University A World History since 1300 Lectures

Apart From World

There is very little agreement on how well Montezuma (the second one, the one everyone has actually heard of) ruled; historians have shown him as weak and indecisive, regal but unfortunate, and simply naïve in turn, based on numerous conflicting accounts. What is certain is that his encounter with the Spanish forces of Hernan Cortez were not the highlight of his reign. Montezuma fell into the knowledge of the nations on the other side of the globe alongside most of Central America; from the first sighting of the “floating mountains” to the eventual encounters with the “pale, bearded men and monsters” (as anybody can tell you is the proper description for horses and dogs), his entire empire had its world enlarged several-fold. The Aztecs were misinformed and unprepared, and many agree that this is a fairly good reason the Spanish surviving a war against a militarized empire of 25 million people. They and the rest of the American population were, as we’ve said repeatedly because we’re creative Princeton affiliates, a “world apart”, set terrifying months away from any of the Eurasian powers. Lief Erikson’s little jaunt was hardly enough to bring anyone together.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Mehdîlik Problematiği

İslâm'ın sona ermezliğine, tükenmezliğine mukabil Müslümanlık(lar)ın sona erebileceğini, tükenebileceğini ve işbu 'sona erme'nin de külliyen ifnâ olma – innihaliton- değil fonksiyonelsizleşme anlamında kullanıldığına tekrar vurgu yapmak ve bunun sebebinin de İslâm'ın 'numena'sının, Hristiyanlık'tan farklı olarak, elimizi uzattığımızda elimize değecek kadar yakın olduğunu hâtırlatmak istiyor ve devam ediyorum: Biz tükenişin acısını bugün hissediyoruz – gerçekten hissediyor muyuz sâhi; ben hiç de öyle düşünmüyorum – ama tükenişin başlangıcı yeni değil, eski ve hattâ çok eski ve esâsı da, ana hatlarıyla hulâsa edilecek olursa, "dünyaya sırtını dönmek"ten ibârettir.
Durmuş Hocaoğlu[1]
Üst not: Böyle bir yazı yazmanın hem hassas hem de boyumu aşan bir hadise olduğunun farkındayım. Yazıdaki hatalar şimdiden affola...

Alıntı: Slavoj Zizek - Suriye'de Süregiden Savaş

Suriye’de süregiden savaş, Mısır’dakinden farklı olarak hiçbir özgürlük ufku bulunmayan kirli bir savaştır

Bir ülkeye insani gerekçeyle müdahale etmenin bütün saçmalıkları Suriye olayında bir araya gelmiş durumda. Diyelim ki gerçekten söylendiği gibi kendi halkına karşı zehirli gaz kullanan kötü bir diktatörle karşı karşıyayız… İyi de bu diktatörü devirmeye çalışan kim? Olayları başlatan demokratik-laik muhalefetten arta kalanların Türkiye ve Suudi Arabistan’ın desteklediği, El-Kaide’nin gölgesindeki köktendinci İslamcı gruplar içinde boğulduğu görülüyor.

1 Ekim 2013 Salı

Türk Milliyetçiliği'nde Savaş ve Şiddet


Not: Yazının ilk başlığı "Savaş Üzerine Sorgulama" idi. Türk Milliyetçilerinin daha çok dikkatini çekmek maksatlı Mete Üstadımın tavsiyesi üzerine "Türk Milliyetçiliğinde Savaş ve Şiddet" olarak değiştirilmiştir.

Mete Üstadım demiş ki:

"MİLLİYETÇİLİK VE ŞİDDET. Dünyadaki bütün milliyetçilik hareketleri şiddete meyyaldir. Bunun istisnası yoktur. Mussolini ve taraftarlarını düşünün, Franko ve taraftarlarını düşünün, İkinci Dünya Savaşındaki Japon milliyetçilerini düşünün, Amerikan milliyetçilerini düşünün, Nazileri hiç söylemiyorum bile... Peki neden? Çünkü milliyetçiler yaşama gerçekçi bakarlar. Yaşama gerçekçi bakmak iki şart dayatır bize: 1. Yaşama gerçekçi bakmak yaşamın bir savaş olduğunu görmektir. Bu savaşı her alt ve üst anlamıyla düşünebilirsiniz. 2. Yaşama gerçekçi bakmak yaşamın bir hayatta kalma şartıyla gerçekleştiğini kabul etmektir. (Self-preservation). Hayatta kalmak için uğraşmak, savaşmak bir nevî bencilliği doğurur. Milliyetçiler bu nedenle her şeyin başına milleti koyarlar. Bu bakış yaşamın şartlarıyla çok tutarlıdır. Bu nedenle dünyanın her yerinde milliyetçiler yaşamın savaş olduğunu bilerek millî varlıklarını korumak korumak için her an şiddete hazırdırlar. Bu Türk milliyetçilerine özgü bir durum değildir. Genel bir kuraldır. Bu nedenle, Türk milliyetçilerini bu duygudan soyutlamaya çalışmak milliyetçiliğin iki ayağını da kesmek demektir. İki ayağı kesildikten sonra milliyetçilik ayakta kalamaz. Yere düşen ise milliyetçilikten başka hiçbir şeydir. (Lütfen sen şiddet mi istiyorsun, kavga mı istiyorsun diye yorumlar yapıp kendi zekanızı küçümsemeyin. Şiddete hazır olmak demek yani şiddet ve savaş gerçeğini kabul etmek demek, şiddeti arzulamak demek değildir. Sadece hayatta kalma ve gelişme duygusunun teminatı demektir)."