2 Ekim 2013 Çarşamba

Alıntı: Slavoj Zizek - Suriye'de Süregiden Savaş

Suriye’de süregiden savaş, Mısır’dakinden farklı olarak hiçbir özgürlük ufku bulunmayan kirli bir savaştır

Bir ülkeye insani gerekçeyle müdahale etmenin bütün saçmalıkları Suriye olayında bir araya gelmiş durumda. Diyelim ki gerçekten söylendiği gibi kendi halkına karşı zehirli gaz kullanan kötü bir diktatörle karşı karşıyayız… İyi de bu diktatörü devirmeye çalışan kim? Olayları başlatan demokratik-laik muhalefetten arta kalanların Türkiye ve Suudi Arabistan’ın desteklediği, El-Kaide’nin gölgesindeki köktendinci İslamcı gruplar içinde boğulduğu görülüyor.

Esad tarafında ise, laik olduğu varsayılan Suriye Devleti’nde gerek Hıristiyanlar gerekse diğer azınlıklar onun yanında Sünni isyancılara karşı savaşma iradesi göstermiyorlar. Özetle, Albay Kaddafi’ye karşı Libya’daki kalkışmaya benzeyen, anlaşılır siyasal hedeflerin, kapsamlı demokratik-özgürleştirici bir koalisyonun bulunmadığı, süpergüçlerin (ABD ve AB bir yanda, Rusya ve Çin diğer yanda) etkisiyle yukarıdan belirlenen karmaşık etnik-dinsel ittifakların birbirini yediği pis bir kargaşa ortamı… Bu koşularda doğrudan askeri müdahalede bulunmak, sonuçları öngörülemeyen siyasal bir çılgınlık anlamına geliyor. Esad’dan sonra eğer köktendinciler başa geçerse Afganistan’daki El-Kaide ve Taliban’ı silahlandırma hatasını ABD Suriye’de bir kez daha tekrarlamış olmayacak mı?

Bu pis ortamda askeri müdahale, ancak ufku dar ve kendi yok oluşunu fırsata çeviren bir haklılık iddiasında bulunabiliyor. Müdahaleyi gerekli göstermek için kullandıkları iğrenç vicdani kılıf (“sivil halka zehirli gaz sıkılmasına izin veremeyiz”), eşkiya gruplardan birini diğerine karşı desteklemekten öte anlamı bulunmayan bu sahtekarlık karşısında, saldırıyı destekleyen John McCain’e Ron Paul’un verdiği yanıt bile insanda sempati uyandırıyor: “Politikacılar böyleyse teröristlere ne gerek var?”

Aslında Suriye’deki durum, Mısır’da Mursi’nin devrilmesiyle birlikte ortaya çıkan durumla kıyaslanabilir. Mısır Ordusu tıkanmayı açmak için ortalığı islamcılardan temizlemeye girişti ve sonuçta yüzlerce, belki binlerce insan öldü. Şimdi olanlara biraz geriden bakınca süregiden bu savaşta üçüncü bir siyasal kampın eksikliğini göremiyor muyuz? İki yıl önce Tahrir Meydanı’nı işgal eden o göstericiler şimdi nerede? Onların şimdiki pozisyonu, tuhaf bir şekilde iki yıl önce gösteriler ilk başladığı zamanki Müslüman Kardeşler’in pozisyonuna benzemiyor mu? Olayları ne yapacağını bilemeden ve şaşkınlıkla izler durumdalar. Mursi’yi deviren darbe Mısır’da sanki bir kısır döngüyü tamamladı: Demokrasi talebiyle Mübarek’i deviren süreci başlatan göstericiler, bu kez demokrasiyi rafa kaldıran askeri darbe karşısında pasif durarak darbeyi desteklemiş oldular… Bu durum nasıl açıklanır?

En genel kabul gören yorum Francis Fukuyama’ya ait: Mübarek’i deviren hareket, eğitimli orta sınıfın başı çektiği bir hareketti. Varlıksız işçiler ve köylüler olaya sempati duymakla birlikte pasif izleyen konumundaydılar. Ama demokrasiye açılan kapı bir kez aralandığında toplumsal tabanı fakir çoğunluk olan Müslüman Kardeşler seçimi kazandı ve köktendincilerden oluşan hükümeti kurdu. Önce laik göstericilerin önünü kesmeyenler, sonradan başkaldırının asıl nüvesi olan laiklere karşı pozisyon aldılar. Bu yorum, köktendincileri durdurmak için askeri darbeyi desteklemeyi mantıklı hale getiriyor.

Fukuyama’nın açıklaması, herşeyden önce başlangıçtaki ayaklanmanın kilit unsurunu gözden kaçırıyor: Mübarek’e karşı gelişen ilk ayaklanmalarda sivil toplumun farklı örgütlenmeleri (öğrenciler, kadınlar, işçiler vb.) alanlara dökülerek ortak çıkarlarını ilk kez devlet ve din kurumlarının ufku dışında ifade etmeye başlamıştı. Bu yeni toplumsal birimlerden oluşan engin ve paylaşımcı ağ, Arap Baharı için Mübarek’in devrilmesinden çok daha önemli bir kazanımdı ve bu kazanım dinci-liberal bölünmesinden de derinde ve darbe gibi büyük siyasal çalkantılardan ayrı olarak halen kendi kulvarında ilerlemekte olan bir kazanımdır.

Kaldı ki karşımızda apaçık köktendinci bir hareket olsa bile, bunun içindeki toplumsal bileşenleri çözümlemeyi bilmeliyiz. Taliban hakkındaki bildik propanda, emellerini terör yoluyla gerçekleştirmeye çalışan köktendinci bir grup olduğu şeklindedir… Oysa Taliban 2009 İlkbaharı’nda Pakistan’daki Swat Vadisi’ni kontrol altına aldığında, New York Times gazetesi Taliban’ın “varlıklı toprak sahipleri ile topraksız köylüler arasındaki derin sınıfsal çelişkiden istifade ederek bir sınıf ayaklanması” örgütlediğini yazmıştı. Madem ki Taliban’ın köktendinci bir hareket olarak bu sınıfsal çelişkiden istifade etmesi Batı’lıları ve Pakistan liberal demokratlarını bu kadar kaygılandırıyor, öyleyse bu sınıf çelişkisini neden kendileri kullanmıyorlar, neden kendileri topraksız köylülere destek vermiyorlar? Kimsenin kurcalamadığı bu ikiyüzlü duruşun hazin açıklaması, ağalık düzeni ve liberal demokrasinin “doğalarından bağlaşık” olmalarıdır [Prof Zizek, Türkiye için de paha biçilmez önemdeki bu çözümlemeye, 01/02/2011 tarihinde yine The Guardian'da yayımladığı "Why Fear the Arab Revolutionary Spirit?" başlıklı makalesinde de yer vermişti ve bu makaleyi 03/02/2011'de Türkçeye çeviren Taraf Gazetesi bu paragrafı sansürlemişti - Engin Kurtay]. Bundan çıkan ders şudur: eğer sivil-demokrat göstericiler köktendincilerin kendilerini bir kenara itmesini istemiyorlarsa, önlerine çok daha kökten toplumsal ve ekonomik kurtuluş hedefleri koymalılar.

Şimdi bu noktadan Suriye’ye dönelim: Suriye’de yürütülen savaşın daha en temelde tutar tarafı yoktur. Mısır’da henüz parçalar halinde de olsa varlığını gösteren böyle bir güçlü ve kökten kurtuluş hedefleyecek üçüncü kampın Suriye’de bulunmaması, lafta özgürlük için sahneye konan savaşı daha en başta dallanıp budaklanan çetelerin eline bırakmıştır. Yarım yüzyıldır söylenegeldiği gibi Suriye’de rüzgarın nereye estiğini söylemek için meteorolog olmaya gerek yok: Afganistan’a doğru esiyor. Esad şimdilik kazansa, bir şekilde durumu toparlasa bile onun bu zaferi birkaç yıl içinde Taliban devrimi gibi Suriye’yi de yeniden silip süpürecek bir patlamaya zemin hazırlayacaktır. Bu gidişat, özgürlük ve demokrasi için yürütüldüğü söylenen bu savaşın, ancak toplumsal ve ekonomik adaleti hedefleyecek şekilde radikalleşmesiyle değiştirilebilir.

Bugün ise, Çin’in yeni süper güç olma yolunda bir adım daha ilerlemesi ve rakiplerinin arsızca birbirlerini zayıflatmaya devam etmeleri dışında Suriye için ilginç bir durum yok.

[İngilizcesinden Engin Kurtay]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder