2 Ekim 2013 Çarşamba

Mehdîlik Problematiği

İslâm'ın sona ermezliğine, tükenmezliğine mukabil Müslümanlık(lar)ın sona erebileceğini, tükenebileceğini ve işbu 'sona erme'nin de külliyen ifnâ olma – innihaliton- değil fonksiyonelsizleşme anlamında kullanıldığına tekrar vurgu yapmak ve bunun sebebinin de İslâm'ın 'numena'sının, Hristiyanlık'tan farklı olarak, elimizi uzattığımızda elimize değecek kadar yakın olduğunu hâtırlatmak istiyor ve devam ediyorum: Biz tükenişin acısını bugün hissediyoruz – gerçekten hissediyor muyuz sâhi; ben hiç de öyle düşünmüyorum – ama tükenişin başlangıcı yeni değil, eski ve hattâ çok eski ve esâsı da, ana hatlarıyla hulâsa edilecek olursa, "dünyaya sırtını dönmek"ten ibârettir.
Durmuş Hocaoğlu[1]
Üst not: Böyle bir yazı yazmanın hem hassas hem de boyumu aşan bir hadise olduğunun farkındayım. Yazıdaki hatalar şimdiden affola...
Mehdi'nin kelime anlamı "doğru yola erdirilmiş kişi"[2] gibi bir manaya gelmektedir. Farklı formlarda da olsa tüm semavi dinlerde ve diğer özellikle Ortadoğu menşeili dinlerde kendisine çeşitli şekillerde yer edinmiştir. Bildiğimiz ve kullanageldiğimiz "hidayet" kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Genel manada bir dini dünyaya hâkim kılacağı ve geldiği zamanda ortaya çıkan büyük bir fitne yahut karşıt güçle mücadelesi tüm dinlerde[3] ortak özelliktir. Semavi dinlerde bu "Deccal" olarak tabir edilmektedir. İslamiyetteki inanışlara göre çoğu kaynakta Mesih ve Mehdi ayrı kişilerdir. Mesih Hıristiyanlıkta ve İslamiyette Hz. İsa'yı temsilen yahut lakap olarak kullanılan bir sıfattır.

Birçok dinde benzer figürlere rastlamak mümkündür. Şöyle ki; ilkel din mensuplarından sayılan Yeni Gine yerlileri, âhir zamanda geleceğini bekledikleri kurtarıcılarının “Mensren” olduğunu söylerler. Yahudîlik ve Hıristiyanlık’ta mehdî kavramını ifade eden kelime “Mesîh” Hinduizm’de “Kalki”, Budizm’de “Maitraya”, Eski Mısır’da “Ameni”, Sabiîlik’te “Praşai Siva” ve Şintoizm’de “Miroko”dur. Mazdaist veya Mecusîler de peygamberleri baskın bir şekilde Zerdüşt’ün soyundan Saoşyant’ı kurtarıcı olarak beklemektedirler. Moğollar, mezarına kurbanlar adanan Cengiz Han’ın Moğolları Çin esaretinden kurtarmak üzere, sekiz veya dokuz yüzyıl sonra tekrar dünyaya döneceğine inanmaktadırlar.[4]

Yukarıda sayılan dinlerin Hz. Muhammed (s.a.v.) işaret ettiğini savunan görüşler de mevcuttur.[5]

Mehdi ya da Mesih inancına semavi dinlerin ilki olan Musevilikte bugün kalıntıları "Ağlama Duvarı" olarak tabir edilen "Süleyman Mabedi"nin yıkılması ve bu nedenle günlük ve mevsimlik ibadetlerini yapamayışları, kurban takdim edememeleri ve daha sonraları gelişecek olan sürgün hadisesinin büyük etkisi vardır. Sayılan nedenlerin oluşturduğu zararı ortadan kaldırarak onları eski günlerine gönderecek olan "seçilmiş kişi" İbranice ifadesi ile "Sion" beklentisi doğmuştur.[6] Değişik dönemlerde de bu iddianın kendinde vücut bulduğunu söyleyen farklı isimler de ortaya çıkmıştır. Bunlardan Türkiye'de en bilineni İzmir'de kendini Mehdi ilan eden "Sebatay Sevi"dir.

Çoğu kez bu durum bir "ricat" (docetism) ile ilişkilendirilmektedir Ricat kelime öldükten sonra bir insanın geri dönmesi demektir. Ahirete gitmeden önce bu dünyaya geri dönme anlamına gelmektedir. Hıristiyan itikadının temel öğelerinden biridir. Çarmıha gerildikten bir süre sonra Hz. İsa'nın bulanık bir şekilde döndüğünü iddia ederler. Dünyadaki görevi sekteye uğramıştır. Tamamlamak üzere geri döneceğine ve "Cennetin Krallığı"nı kuracağına inanılır.

Mehdilik bazen o kadar tehlikeli boyutlara varmıştır ki "vaadedilmiş topraklarda" kötülükler artmalı ki "Mehdi bir an önce dünyaya gelebilsin" mantığı üzerine ekoller oluşmuştur. Bunlardan birisi de Frankistler denilen ekoldür. Bu tarz ekoller Masonlar kadar popülerlik kazanmamışsa da bazı "conspiracy" teorisyenleri tarafından bahsigeçen kurumdan çok daha tehlikeli oldukları ve büyük bir gücü kontrol ettiklerini iddia ederler: Zekasından ötürü TV'ye çıkmayı başarabilmiş nadir kadınlarımızdan ve önemli entellektüellerimizden Alev Alatlı konuyu şu şekilde dile getiriyor[7]:

"Donmeh” mezhebinden muhtelif tarikatlar türüyor. Bunların en radikallerinden birisi, Jacob Frank’ın kurduğu Frankistler. Yahudi tarihinin en korkutucu gelişmelerinden biri olarak kabul edilen Frankistler, günahın “kurtarıcı gücü” olduğuna inandıklarından içlerinde yaşadıkları toplumların ahlâk anlayışı ne olursa olsun, istedikleri gibi hareket ederler, özellikle de Tevrat’a aykırı davranışlarda bulunurlarmış. Jacob’un kendisi, tamamen dejenere olmuş, yoz bir adam, müthiş bir şeytani ikna gücü olduğu söyleniyor. Sahici Tanrı’nın henüz ortaya çıkmadığını, dünyayı iyiliğin değil, kötülüğün yönettiğini anlatırmış. Kötü güçlerden korunmanın yolu, sessiz kalmak, hatta “crypsis,” takıyye. Bir vaazında, “Sizi gelmiş geçmiş tüm yasalardan, tüm töre, anane ve inançlardan kurtarmaya geldim. Benim görevim, bütün bunları yok etmek. Ben yok edeceğim ki, iyilik kendini gösterebilsin” diyor.”Bir başka yerde de kendisinin bu dünyaya insanları yükseltmek için değil, batırmak, gayya kuyusunun en dibine çekmek için geldiğini anlatıyor. Öyle aşağılık bir yer ki, Ne bundan daha aşağısı var ne de buradan kendi gücünüzle çıkmanız mümkün. Buradan insanı ancak Efendimizin eli çıkarabilir. Jacob Frank,[8] Ukraynalı, (Galicia) Lviv’den altmış kilometre ötede doğmuş. Asıl adı, Jacob Leibowicz. Frankistlerin, sahici imana Tevrat ihlâl edilmeden ulaşılamayacağı düşüncesi, zaman içinde başta politika olmak üzere hayatın diğer alanlarına da sıçrıyor. Geçmişi bir kalemde silecek dünya çapında bir ihtilâlin hayalini kurmaya başlıyorlar. Frankistlerin elleriyle gerçekleşecek “kıyamet”in sonunda açılacak tertemiz sayfada insanlık yeniden doğacaktır. Öyleyse, kutsal kitaplarda kıyameti getireceği söylenen her türlü günaha bulaşıyorlar ki, dünya bir an önce batsın. Batsın ve yeniden kurulabilsin."

Mehdilik hakkında genişçe bir hadis külliyatının varlığından söz edebilir. İbn Hacer Askalani, Şemsüddin Sehavi, Abdurrahman Yemani gibi güvenilir hadisçilerin yazmış oldukları eserlerden özetlenerek oluşturulan “İsne’l-Metalib fi Ehadisi Muhtelifeti’l-Meratib” adlı eserde Mehdi ile ilgili hadislerin hiç birinin güvenilir olmadığı bildirilmiştir.[9] Hadislerin dahi zayıf olduğu iddiası gayet güçlü ve tartışmaya açıktır.

Kuranı Kerim'e gelindiğinde net açık ve Kurani bir ifade ile "tahakküm ayeti" olarak bir Mehdilik'ten bahsetmek güçtür.[10] Daha kestirme bir ifade Mehdilik'in varlığına dair doğrudan doğruya bir ifade yoktur. Konuya işaret ettiği söylenen birçok ayet vardır. Ancak bu konuda da müfessirlerin bir görüş birliğinden söz etmek güç olduğu gibi bu türden işaretler genelde batini tefsirlerde görülmektedir. Çoğu kereler de metodun dışına çıkılmaktadır. Bu konuda değişik mezhep ve tarikat guruplarının bazıları oldukça güçlü ve baskın özellikte kendini ortaya koyar. Hatta İmamiyye Şiasında Mehdilik bir iman konusudur.[11] Masum kabul edilir.[12]

Mehdi problematiğini psikolojik açıdan incelediğimizde biri olumsuz diğeri göreceli olumlu olan iki farklı kavram karşımıza çıkıveriyor. "Nostalji" ve "Retrospektif".
Milliyetçi Sinemanın Nostaljik Örneği

Nostalji hakkında Psikiyatrist Kemal Sayar’ın cevabı, bunun geçmişe duyulan özlemden kaynaklandığı oluyor. Uzman psikolog Merve Tunay Dünya ise geçmişe takılıp kalma, bugünden mutsuz olma olarak tanımlıyor hastalığı. Aslında Tunay ve Sayar’ın daha çok depresif durumlara sebep olan bir ruh hali olarak gördükleri nostalji, ilk olarak 1688 tarihinde Dr. Johannes Hofer tarafından hastalık kabul ediliyor. Hofer, İsviçre’de savaştaki askerlerin yurt özlemlerini gözlemleyerek böyle bir rahatsızlığın varlığına kanaat getiriyor. Fakat Hofer’in verilerine göre nostalji sadece memlekete olan özlemi ifade etmiyor.[13] Patolojik durumlarda depresyon, obsesif kompulsif, panikatak, melankoli, paranoya gözlenebiliyor ve kişi hayal dünyası ile gerçeği karıştırmaya ve ilerlemiş vakalarda hatta kişilik bölünmelerine kadar kötü sonuçlar doğurabiliyor.

Retrospektif ise geriye bakmak manasına gelmektedir. Daha çok tarihten ilham alan sanat dallarını tarif etmek için kullanılır. Ancak retrospektif kavramını sanat ile kısıtlamak biraz acımasızlık olacaktır. Retrospektif; geçmişten ilham alınarak estetik, felsefe ve edebiyat gibi alanlarda ürün vermeyi hedefleyen bir sanat akımıdır. En net örneğini Rönenans (ki kelime anlamı yeniden doğuştur) döneminde Avrupalıların özellikle kilisenin bağnazlıklarına karşı çıkmak için "Antik Yunan" yüceltmeleri gösterilebilir. Buna benzer bir şekilde Osmanlı'nın son dönemlerinde İngilizlere sipariş edilen ve parası ödenmesine rağmen bize verilmeyen iki zırhlımızın adlarının "Ertuğrul ve Genç Osman" olması ya da Osmanlı'nın büyük camiilerinin hepsinde Peygamber Efendimiz'in(O'na salat ve selam olsun) Bilal-i Habeşi'den sonraki ikinci müezzeni Ümmü Mektum'un gözlerinin âmâ olması nedeniyle ikinci müezzinlerin âmâ hafızlardan seçilmesi gösterilebilir. Retrospektif doğrudan doğruya nostalji ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Ancak nostalji bir duygu veya ruh hali olarak tarif edilirken, retrospektif daha çok entelektüel manada akımdır. Retrospektif ciddi bir entelektüel hadisedir.

Hepimizin gayet iyi bildiği şekli ile tüm Müslüman coğrafyalarında "Asr-ı Saadet" sıkça yapılan atıflar vardır. Asr-ı Saadet İki Cihan Başbuğu Peygamber Efendimizin(O'na salat ve selam olsun) ahirete göç etmesine kadar süren O'nun Peygamberlik dönemi tarif etmek kullanılan tarih dönemine ait terimsel bir nitelendirmedir. Her ne kadar Asr-ı Saadet Peygamber Efendimizin (O'na salat ve selam olsun) göç etmesine kadar tarif edilse bile "Ehli Sünnet Camia"da bu dönem ile birlikte "Dört Halife Dönemi" de Asr-ı Saadetmiş gibi aktarılır. Bu dönem özellikle Ehli Sünnet Camia için kutsal kabul edilir ve hasret ile anılır.

Ha keza; Türk Milleti için durum farklı değildir. Fakat diğer Müslümanlardan farklı olarak Türk Milleti için Osmanlı İmparatorluğu adeta "ikinci bir Asr-ı Saadet dönemi"dir. Bu nedenle niyetiniz gözetilmeksizin Osmanlı için belgeli ve ispatlı bir şekilde bile olsa yapacak olduğunuz en ufak bir teknik yahut felsefi irdelemede amiyane tabir ile topa tutulmanıza neden olabilir. Türkiye'de tarih yazıcılığı bu nedenle menakıbname yazarlığına yakın bir hal almıştır ve devlet adamlarımızın da önemli bir kısmı hak etseler yahut etmeseler dahi patalojikleşme temayülünde bir "nostalji" ile evliya ilan edilmiştir. Redd-i miras bunun körükleyicisi ve motoru olmuştur. Hasleten bu olgu cumhuriyetle arası pek de iyi olmayan vatandaşlarımızda yaygın olarak mevcuttur. Yine bu vatandaşlarımızın İmparatorluk Dönemi içerisinde "Devlet Reisimizin" aynı zamandan "Halife" oluşu ile alakalı olarak bir "nostalji" durumu söz konusudur. Maalesef Halifelik Müslüman çevrelerce Papa'ya denk zannedilme gibi su götürmez ve affı kabul görmez bir derin hata ile tarif edilmektedir.

Yukarıda 4 maddeyi 4 paragraf olarak tarif etmeye çalışmış olduğum "Mehdilik Problematiği"nin 4 ayrı tetikleyici unsurları bunlardır. Saydığımız nedenlerin her biri "Mehdi" beklentisini Müslümanlar arasında yükseltmektedir. Yazının maksadı hiçbir şekilde inançları yönlendirmek ya da eleştirmek değildir. İnanırsınız ya da inanmazsınız. Yazı, sadece "bizi bekleyen bir tehlike"ye dikkat çekmek maksatlı kaleme alınmıştır. Lakin bahsi geçen beklenti maksadında maade bir biçimde ve farklı bir şekilde Müslüman âleminde bir "yumuşak karın ve tembelliği" doğurmaktadır.

"Mehdi" üzerinden anlatılan hadiselerin her ne kadar sıkıntılı da olsa sonuç olarak Müslümanların birlik ve düzen içerisinde saygın bir şekilde dünyada hayatlarını bir süre de olsa sürdürebilmeleri bağlamında hayat bulmamasını isteyecek bir Müslüman zannediyorum ki yoktur. Tüm Müslümalar üçüncü bir "Asr-ı Saadet"i özlemle bekliyorlar.
Kabe baskınına dair bir kitap

Bu yumuşak karın hadisesi zihinleri etkileyerek 20 Kasım 1979'da Kabe bastıracak kadar ileri gidebilmektedir. 43 yaşındaki Cuheyman el Uteybi isimli kişi ve taraftarlarının gerçekleştirdiği elim hadisenin altında bir Mehdilik[14] iddiası vardır. Net rakam verilemese bu gurup Kabe'de 22 gün boyunca süren çatışmalara neden olmuştur 21 Kasım 1979 tarihli Türkiye Gazetesi haberine göre anlaşılacağı üzere daha ilk gün Kabe'de 402 kişi ölmüştür. Maalesef Kabe'yi bu olaydan kurtarmak için Amerikan ve Fransızlardan yardım istenilmiş, kağıda yazılmış kelime-i şahadet operasyon birliğine okutularak Kabe'ye müdahale etmelerine müsaade edilmiştir. Konu Usame Bin Laden ve Suud Ailesi ile de ilişkilendirilse hadise hala karanlıktır. Olaylar cereyan ederken Kabe'de Muhammed El Kahtani isimli kişi Cuheyman tarafından mikrofon aracılığıyla Mehdi ilan edilmiş ve biat istenilmişti.(!) Sayıları 100.000'e varan Hacı bu hadiseler gerçekleşirken Kabe içerisinde esir edilmiştir.[15]

Bildiğiniz üzere ve gündemden düşmediği için sokakta oynayan çocuklarca bile tartışılır hale gelmiş şekliyle "Mehdi"si (!) bol bir ülkede yaşıyoruz. Buna rağmen bazı dini cemaat önderlerinin habire yaşanan menfur olayların karşısında mizahi bir şekilde "Mehdi gelecek, bunlar bitecek" tarzı yorumları şahsen beni benden ediyor. Nerede kaldı Müslümanların ümmet bilinci? Nerede kaldı bireysel irade ve cehdin önemi? Nerede kaldı? Türkiye insanların dini hassasiyetlerinin yüksek olduğu bir ülkedir. Henüz "Kabe baskını"nı andırır çapta bir "Mehdilik" eylemi çok şükür gerçekleşmemiştir. En acı durumlardan birisi de bahsettiğimiz kanaat önderlerinin Frankistlerle benzer duruma düşmesidir. Kötülüklerin artmasına "O, Mehdi gelecek, bunların hepsi çözülecek" tarzı bir yaklaşım Frankist bir düşüncedir. Müslüman "Nizam-ı Âlem ile mükellefitir. Bu ve bu gibi nedenlerle vaziyet ihmale gelmez bir durumdadır. Ülkemizin hassas coğrafi konumu ve siyasi pozisyonlarının da göz önüne aldığımızda eline silah almış ve taraftar toplamış bir kısım "destekli ve eğitimli" Mehdilik iddiasındaki gurubun ülkede neler yapabilir ve neleri başarabilir olduğu bir soru işaretidir. Halifelik konusu üzerinde durum daha da fazla istismara edilmeye müsaittir. Dini cemaat önderlerinin Müslümanları bu şekilde bir beklenti içerisine de sokması muhtemel sahte bir Mehdi'nin elindeki kozları arttırmakta ve gücüne güç katmaktadır. Tarihimizde bizi uğraştıran benzeri hadiseler vakiidir.
Mehdilik iddiası ve Kabe'den yüksel dumanlar

Aynı şekilde "tembellik" konusu da oldukça can sıkıcıdır. Myanmar'da, Doğu Türkistan'da ve diğer Müslüman beldelerde yaşananlara karşı hiçbir şey yapmadan; hatta buğz bile etmeden "Nasıl olsa Mehdi gelecek" yorumları ahmakçadır. Bunu söyleyenler "Barat Hacı"[16] isimli bir ihtiyarın hemen hemen tek başına neler başardığından habersizdir. "Sonunu düşünen kahraman olamaz" sözünün asıl sahibi olan Şeyh Şamil bu gibi bir beklenti içerisinde hareket etmemiştir. Günümüz Müslümanı İslam'ın vakur duruşuna yakışır bir şekilde tepkisiz kalmayarak üzerine düşeni yapmasını bilir. En basit ve çarpıcı örneği ile Irak'ta milyonlar ölürken sesler çıkmazken yine biz Müslümanlar dünyanın en zenginleri listelerinde üst sıraları işgal etmeyi başarabildik.

Algılarımıza karşı yapılacak psikolojik operasyonlara karşı en azından onları fark edecek kadar bir bilgi birikimi oluşturma gayretini göstermeye mecburuz. "Yeni Dünya Düzeni"nin savaşlarında epistomoloji ve düşünce yanının büyük boyuttaki kazandıracakları ve kaybettirebileceklerini yaşanan sözde "Arap Baharı"hadiseleri ile de taptaze ve capcanlı bir şekilde görmek mümkündür. Arap Baharı'nın Ortadoğu'yu kendine hedef edinmiş bir psikolojik operasyon olduğundan şüphe eden hala var mıdır bilmiyorum ama bir sonraki operasyonun "küresel çapta" ve tüm dünya sathında "Müslümanlar"a yönelik olacağını şimdilik gerçekleşmesi muhtemel bir senaryo olarak aklımın bir köşesinde duruyor. Manevi dünyalarımıza yönelik tahribatların tanzimi maddi dünyadaki tahribatların tanzimi kadar kolay olmayacaktır.

Bir dönem siyasi şartlar içerisinde ülkemizden sürgün ettiğimiz, yine de tam bir asalet örneği sergileyerek yeni kurulmuş Cumhuriyet'e yönelik tek kelime olsun, olumsuz söz sarf etmeyen "Osmanoğlu" ailesi bu senaryonun odak noktası olmaya en büyük adaydır.

Fahr-i Kâinat'ın ümmeti övülen komutanın milleti dünyaya sırtını dönme lüksüne sahip değildir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Ey iman edenler! Sabredin; (düşman karşısında) sebat gösterin; (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz. - Ali İmran Suresi

Allahû Âlem (En doğrusunu Allah bilir.)

www.uskudarcevresi.com





[1] http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5387766 Yeniçağ Gazetesi 15.08.2008 tarihli Durmuş Hocaoğlu imzalı köşe yazısı
[3] Ali İmran suresinde geçen İnned dîne indâllâhil islâm ve Allah katında din İslam'dır mealindeki ayetine bir Müslüman olarak inanmama gibi bir lükse sahip değiliz. Tek dinin İslam olduğuna inanıyoruz. Lakin burada geçen din ifadesi "bilimin öngördüğü" bir mana içermektedir.
[5] Doç. Dr. Ekrem Sarıkçıoğlu - Buda Dininde Mehdi İnancı, Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi sayı 4, 1980 s. 77
[6] Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Sayı 25, Doç Dr. Ethem Ruhi Fığlalı - Mesih ve Mehdi İnancı Üzerine s. 180
[8] Meraklılar için kendi kaleminden Jacop Frank yazısı  http://www.languages.utah.edu/kabbalah/protected/download.html erişim 22.9.2013
[9] Yrd. Doç. Dr. Ali Duman - Mehdi Meselesi, Hikmet Yurdu, Yıl: 3, C:3, S: 6, Temmuz-Aralık 2010, s. 341
[10] Ahmed Serdaroğlu, Mehdi Hakkında, Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi Mayıs Haziran 1968,  s. 127
[11] Fatih Topaloğlu – Şianın Oluşumunda Fars Kültürünün Etkisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi
[12] Ehli Sünnet'te masumluk; daha açıklayıcı ifadesi ile günahsızlık, sadece peygamberlere has bir durumdur.
[15] Ayrıntılı bilgi almak isteyenler için http://online.wsj.com/article/SB119007965327330717.html adresinde bahsi geçen Siege of Mecca kitabını tavsiye ederim. Maalesef konu hakkında yazılmış Türkçe ciddi bir kaynağa henüz rastlamadım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder