28 Aralık 2013 Cumartesi

Sözde Kürdistan'ın Olası Komplo Teorisi



İntihar süsü verilerek katledildiğine inandığım Hayri Kozakçıoğlu ve bir
dönemin efsanesi olan "Özel Harekatçı" kahramanlara ithafen...

Bu mesele ile ilgili olarak kendimi bildim bileli yazılan yerli yabancı kaynakları okumaya gayret ederim. Konu hakkında yazılmış olan yabancı kaynakların durumu hiç de iyi değil. Nazilere rahmet okutan Türkler ve Türklerin ülkesi ile karşılaşırsınız. Durum hakikaten böyle midir, değil midir diye herhangi bir şekilde değerlendirme yapmaksızın sadece çeşit açısından basılan kitap sayısı Türkiye'nin aleyhinde olanlar açısından oldukça iyi durumda. Galiba biz tıpkı "Ermeni Meselesi"ni senelerce umursamadığımız, önemsemediğimiz ve bugün başımıza bela olduğu üzere dikkate değer bulmuyoruz. Bahsettiğim kitapların bibliyografyasına girişecek değilim.

Ana maksadım ilk olarak durum tespitlerinde bulunmak. Kendi konumumuzu tayin edebilirsek bulunduğumuz koordinatlardan bize yaklaşan tehdit ya da ona benzer herhangi bir tanıma karşı daha net bir duruş sergilemek adına ilk adım olacaktır. İkinci olarak karşı tedbir olarak uygulanana bazı uygulamalarının etkinliğinden söz açağım ki tahmin ediyorum ki söyleceklerim hoşa gitmeyecek. Üçüncü ve son olarak biraz komplo teorisi denemesini; biraz strateji merakı, biraz da hayat tecrübesinin verdikleri nispetinde değerlendirme cüretinde bulunacağım.


Bu yazıyı yazmama sebep olan H. E. O. isimli avukat bir dostumun paylaşmış olduğu kıymetli büyüğümüz Mehmed Niyazi Özdemir tarafından kaleme alınmış olan bir makale oldu. Makaleden biraz bahsetmek gerekirse, milliyet kavramının sadece ırkî bir kavram olmadığından başlayarak olayın sosyo-kültürel bağlamlarına değinmiş. Kürtlerin Turani olduğundan söz açmış fakat yazının son kısmında ise kim kendini ne olarak görüyorsa, o millete mensuptur şeklinde yazısını tamamlamış.

Mehmed Niyazi gibi elleri öpülesi bir büyüğünü eleştirme gibi bir harekete girişmek benim çapımı çok çok aşan bir durum. Fakat Hocamız haklı olsa bile "bu iş son raddede çok da kişisel olmasa bile bir "kişisel tercih" kıvamına post-modernizm ile birlikte getirilmek istenilmektedir. Yani, gelişmiş ülkelerin kültürel miraslarının diri tutulması, yenilenmesi ve kendilerini devam ettirmesi adına ciddi paralar harcanırken, konjektür; her nasılsa bir şekilde gelişen ülkelere kendi kültürlerinin o kadar da matah bir birikim olmadığını, küreselleşmeye adapte olması gerektiğini, hatta ve hatta kozmopolitan olması gerektiğini savunur... Gelişmemiş ülkelerin ise kaderlerine terk edilmiş, Allah'ın rahmetine bırakılmış durumdadır.

Tekrar yazıya dönecek olursak bu iş; yani anavatanımızın güneydoğusunda yaşanan "terör sorunumuz" dönem itibari ile bilimsellikten de inançlardan da öte geçmiştir. Kürtçe ezan okunmasından ve Kürt camisinin(!) ise alttan alta konuşulduğu günlerdeyiz. Özellikle bu bölgedeki dini duygunun yüksekliğini de nazara aldığımızda hiçbir akadin, hiçbir tarikâtın ve hiçbir hakiki din büyüğünün de böylesi bir saçmalığı kabullenebileceğini de sanmıyorum. Fakat iş kabullerden ve teamüllerden başka bir doğrultuda gerçekleşiyor. Kürtçe ezana pek kimsenin de sesini çıkarttığını işitemedim. Hemen hemen her konuda ekranlarda boy gösteren "İlahiyat Profesörlerimizi" bu konuda tepki gösterirken göremedim. (Eğer aksi varsa kendisinden memnuniyetle özür diler, ellerinden öperim.)

Ha keza Türk Devleti bildiğim kadarıyla konu dini boyutları ile de ele alındığında ''Darülharp'' değildir ki askerinin kanı helal olsun. Bu kanı dökenlerin Müslüman olduğu şüphelidir. Yine malum profesörlerimiz yatak odası tartışmalarını(!) bırakırlarsa bir gün; elbet fırsatını bulduklarında bu gibi hassas noktalara da değineceklerdir, ümit ediyorum. "pekaka" gibi Marksist Leninist bir örgütün peşinden gidenler biraz Barzani, biraz Amerika ve ''kaçakçılık sektörünün de her türlüsünün'' etkisi ile ne linguistik dinleyecektir ne de antropoloji.

Mesele; politik olduğu kadar sosyolojiktir. Aşiret ve türevleri yapılarının bazı olumsuzluklar yaratabildiği, hukuk ve güvenlik mekanizmalarının işletilemediği bir kesim ata toprağımızda olanlar kirli bir oyunun resmi önümüzde dipdiridir. Bölgede verilen, elektrik, su gibi devletimizin mükellefiyetindeki amme hizmetleri sonuna kadar istismar edilmektedir. Polis görevini yerine getirememektedir ve askerimiz ise diken üzerindedir. Bunun en dehşetli ve hain örneğini sokak ortasında Hakkari'de şehid edilen iki muvazzaf uzmanımızdan biliyoruz. Mevcut hükümet politikacıları ise tüm bu olan biten karşısında; İkinci Körfez Savaşı'nın başından bu yana özellikle oluşturulmuş bölgesel kuzey Irak yönetimine belki konjoktürel belki de ekonomik nedenlerle petrol anlaşmaları yaparak bölgede faaliyetlerini arttırmalarına müsaade etmektedir. Çok yakın zamanlarda "Türkiye seninle gurur duyuyor" denilerek tezahürat yapılan Barzani, son ziyaretinde bölgede altın dağıtmıştır(!).

Kabul edelim ya da etmeyelim Irak ve Suriye'de an itibariyle bir Kürt devleti fiili olarak vardır. Ata topraklarımızı ikinci İsrail projesinden kurtarmak için ise pek çaba sarf edildiğini de kendi gözlem ve izlenimlerimden referans ile söyleyemem. Türkiye'de tabir olarak "komplo teorisi" olarak yerleşmiş olan fakat hakikatinde işin erbablarının ingiliz dilinde "conspiracy theory" yapalım ve literatüre kötü bir örnek de biz ekleyelim.

Türkiye Cumhuriyeti'ne vaat edildiğini uzun zamandır kabuslar eşliğinde düşündüğüm konu yeni anayasa ile birlikte adı "federasyon olmayan bir federasyon" yapısına geçilerek İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde Adnan Menderes'in dile getirdiği "Küçük Amerika" olma hevesi ile Anadolu Devletler Birliği veya Barzani ekibi çokça inat ederse Anadolu ve Mezopotamya Devletler Birliği ile karşılaşabiliriz. Burada Mezopotamya olarak yapılacak tanımlama ile hem Türkiye'nin hassasiyetlerine riayet edilmiş olacaktır hem de "Bölgesel Kürt Yönetiminin şahsında "Barzani'nin" bir Kürt Fatihi ilan edilmesine katkı sağlanacaktır. Barzani'nin bu gibi böbürlenme heveslerine çok düşkün bir karakter olduğu ve pohpohlanmaktan çokça hoşlandığı bilinen bir durumdur. Tabii bunların tamamı devam ederken başından beri birbirini destekleyen iki isim İmralı Canisi "Düveli Muazzama ve kendini dönüştüren Türkiye" elinde bir koz olarak tutulacaktır. Karşılıklı taraflar arasında zaman zaman bir "tahteravalli politikası"nın izlenmemesi için hiçbir sebep yoktur. Mevcut Türkiye'de bu gibi bir "conspiracy theory"nin her türlüsüne peşinen karşı çıkacak olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sistemli olarak pasifize edilmesinde bu olası projeyi görebiliriz. Ordu devletten istihbarat devlete dönüşme gündemi de sanırım buna bağlı bir harekettir. Her ne kadar parlementerlerinin evlerine kamera yerleştirilmesine ve en mahrem görüntülerinin çekilmesine, devamından internette ilan edilmesine engel olamayan "devlet kurumumuz" üzgünüm ki proje kapsamında "alternetif savunma yöntemi" olarak düşünülmüştür. Hele hele son zamanda ülkece içinde bulunduğumuz Türk Silahlı Kuvvetleri'nden sonra Türk Emniyet Teşkılatı'nın da çok kolay harcanılması bu teoriyi destekler niteliktedir.

Kerkük petrollerinin üzerine konmuş ve kendini Irak'tan koparmış, Suriye üzerinden Akdeniz'e açılabilen, İran'dan da payını alan Amerikan destekli olarak yapılacak serbest ticaret anlaşmaları ile "Dubai - Singapur" modeli kullanılarak kısa zamanda ve bizim tahminlerimizin çok daha ötesinde bir şekilde filizlenebilir. Bu tarz bir organizasyonun etiketi her ne kadar başka konacak olsa da bu kuklanın oynatıcısı bu şekilde kendi isteği önemli bir jeostratejik ve jeopolitik tesis etmesinin yanı sıra İsrail'in devamını da garanti edecektir.

Gerçek şu ki terör meselesine artık onun tek anladığı ve iletişim kurmaya dilden olmayacak gibi duruyor. Benim de hiç hoşuma gitmese de artık bu ...ların mecliste olmasını kanıksadık, alıştık ve kabul ettik. Aksi yönde kişisel söylemlerden öte gidilememiştir. İmralı canisi bölücü başının yine bir suni siyasi hengame içerisinde serbest bırakılamayacağını iddia etmek mevcut koşullar ve olanlar eşliğinde zorlama gibi duruyor.

Tarihsel süreç olarak ikinci viyana sonrası geri çekilmeden Hatay başarısı ve her ne kadar şu an orada yaşayanlar bize küfretse bile Kıbrıs ile son buldu derken Türk idaresindeki toprakların yeniden küçülmesine ve Türk iradesi dışında tanzim edilmesine ramak kalmıştır. İşin kötüsü cumhuriyet tarihimizin yarım yamalak da ilerleyen bile yirmi sene gibi bir süreyi aşarak gerçekleştirmekte olduğu tek orta vadeli devlet projesi GAP da elden gitme tehdidi içerisindedir. Ancak bunlar önceki paragrafta belirttiğim gibi ancak ve ancak bizi büyütme önerisi içerisinde gerçekleşecektir. Adı Kürdistan olmasa bile bir yapı bizim içerimizde ve topraklarımızda büyük ihtimalle de bizim rızamız ve bizim ellerimiz ile şekillenecektir. Tabii hemen sonrasında ne olur, onu da size ait olan "conspiracy"ler içinde değerlendirmeye bırakıyorum.

Çok büyük bir "tarihi kırılma" yaşanmadıktan sonra vaziyet ne inanç ile ne de antropoloji ile çözülecek gibi durmuyor. Nasıl olur, ne şekilde olur bilemiyorum ama Türk milleti kendi Pearl Harbor'unu yaşamadığı müddetçe kısık ateşteki kurbağa kıvamında halinden memnun. Ne olur, ne biter de bin seneyi aşkın süre Türk yurdu olan illerimizi yitirdiğimizin farkına varırız, bilemiyorum.

Beşer onar yirmişer şehid düşen Mehmetçik'in kanı maalesef bu etkiyi yaratmadı. umarım doğduğum yıllardaki siyasi harita yazdığı gibi benim Hakk'a varacağım yıllardaki siyasi haritada da Türkiye yazar ve yüz ölçümü daha da küçülmüş olmaz.

Arap kabile şeyhlerinden "devlet çıkaranlar" tam bir yüzyıl sonra kendilerini yüzyıl öncesi yaptıklarının bir değişik versiyonuna hazırlıyor. İnanmayan Can Yayınları'nca Türkçe'ye çevrilen fakat ne hikmetse yeniden basmadıkları Janet Wallach'ın kaleminden "Çöl Kraliçesi" kitabından okuyabilirler.

Kitap okumayı sevmeyenler bir iki sene içinde vizyona girecek aynı eserin sinema uyarlamasını da izleyebilirler. Tabii ülkemiz için çok geç olmazsa...

Tarih, bir iradeler çarpışması ve meydan okumalar sahasıdır... Herkesin kazandığı bir tarih ise dünya yaratılalı beri vakî değildir.

Maide Suresi 54. ayet şöyle buyuruyor:

Yâ eyyuhâllezîne âmenû men yertedde minkum an dînihî fe sevfe ye’tîllâhu bi kavmin yuhıbbuhum ve yuhıbbûnehû ezilletin alâl mu’minîne eizzetin alâl kâfirîn(kâfirîne), yucâhidûne fî sebîlillâhi ve lâ yehâfûne levmete lâim(lâimin) zâlike fadlullâhi yu’tîhi men yeşâ(yeşâu) vallâhu vâsiun alîm(alîmun)
Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse, duysun: Allah onların yerine, kendisinin sevdiği, onların da kendisini seveceği, mü'minlere karşı boyunları aşağıda, kafirlere karşı başları yukarıda, Allah yolunda savaşan, dil uzatanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir. İşte o, Allah'ın bir lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah, ihsanı bol, herşeyi bilendir.

Selametle...

Allahû Âlem (En doğrusunu Allah bilir.)

www.uskudarcevresi.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder