4 Aralık 2013 Çarşamba

Tarihin Unuttuğu Kahraman: Nuri Paşa


Çi-çi - Ho-han Yeh sürtüşmesiyle somutlaşan, tarihi süreç içerisinde devamlılık gösteren şeref ile şerefsizliğin mücadelesinde Çi-çi Yabgu’nun safında karşımıza çıkan, Bakü’yü fethederek gönüllerde taht kuran Nuri Paşa’nın, 93 Harbi’nin acı hatıralarını hâlâ silememiş olan Osmanlı Devleti’nin son dönemini oluşturan hayatı, meşrutiyet öncesi ve sonrasını, Trablusgarp Savaşıyla başlayan yakın dönemin bütün savaşlarını, Cumhuriyetin ilk yıllarını, II.Dünya savaşı ve sonrasını kapsar. Bir insan ömrünü dolu dolu yaşayan Nuri Paşa’nın hayatı incelendiğinde karşımıza çıkan askeri, siyasi ve silah sanayici özellikler,i ayırt edici olarak karşımıza çıkmaktadır.

1909 yılında başladığı askerlik hayatı boyunca İtalyanlara, Balkan Devletlerine, İngilizlere, Ruslara ve Ermenilere karşı giriştiği savaşlarda başarılar almış ve rütbesi yüksek olmamasına rağmen Fahri Ferik unvanıyla kendisine verilen görevleri üstün başarıyla yerine getirmiştir. Böylece Nuri Paşa, o dönem neslinin az veya çok tesirinde kaldığı çöküşün, bütün acı ve sıkıntılarını olayların içinde bulunarak bizzat görmüş, yaşamış ve hissetmiştir. O buhranlı dönemin, genç yaşına rağmen kendisine verilen görev ve sorumlulukların ağır yükünün şüphesiz Nuri Paşa’nın karakterine ve ruh dünyasına yansıması, kalıcı tesirleri olacaktır ve bu kaçınılmazdır.Genç yaşına rağmen Trablusgarp’ta Afrika Grupları Komutanlığı[1], Kafkas İslam Ordusu komutanlığı[2] yapmasının ve neredeyse devlet ve milletin geleceğinde kilit rollerden birini oynamasının dayanılmaz ağırlığının verdiği sorumluluk; Paşa’nın 59 yıllık (1890-1949) hayatı incelendiğinde cesur, atılgan, teşkilatçı, sorumluluk sahibi, kafasına koyduğunu yapan- uğraşan, araştırıcı[3], girişimci, çalışkan, mücadeleci, plan üreten, fikir üreten bir karaktere sahip olmasına vesile olmuştur.

Nuri Paşa yapmış olduğu, Kafkas İslam Ordusu Komutanlığı’yla, Azerbaycanlıların duydukları, Onun şahsında Osmanlı askerlerine türkü yakmalarıyla somut bir hale dönüşen sevgileri, Anadolu Türklüğü ile Azerbaycan Türklüğü arasında bir köprünün ifadesi olmuş ve bu köprünün sağlamlığı hâlâ bozulmamıştır.[4]

Ateşli Türkçülüğü hiçbir zaman ırkçılığa kaymayan Nuri Paşa, yani Batı emperyalizminin en azgın çağında ona darbe vurmaya çalışan, bu uğurda ölümden kaçmayan Enver Paşa’nın kardeşi Mustafa Nuri Bey, Hicri 23 Nisan 1306-Miladi 5 Mayıs 1890 yılında İstanbul Divan Yolu’ndaki evlerinde, Hacı Ahmet Bey ile Ayşe Hanım’ın 4 erkek 2 kız evlatlarından biri olarak dünyaya gelmiştir.[5]

Ailesi, Osmanlı Devleti’nin son dönemine damga vuran kişilerden oluşan Nuri Paşa’nın ağabeyi Enver Paşa, amcası Kut’ül Ammare’de İngilizleri mağlup eden Halil Paşa ve en küçük kız kardeşi Mediha Hanım ise Rauf Orbay’ın eşidir.

İlk mektep tahsilini Manastır’da yapan Nuri Killigil[6], Enver Paşa Yüzbaşı rütbesinde iken borçları yüzünden evlerinin satılması üzerine Selanik’e, oradan da ailesi ile tekrar İstanbul’a göçmüştür. 1906 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ndeki tahsilini bitiren Nuri Killigil, Harp Okulu’na girerek burada eğitimine devam etmiştir. 1909 tarihinde Mülâzım-ı Sani (teğmen) olarak mezun olduktan sonra ilk görev yeri 3. Ordu olmasına rağmen daha sonra Padişah’ın maiyet bölüğüne atanır. Orada amcası Halil Paşa’nın (Kut) emrinde çalışmaya başlar. Yeni görevini icra ettiği sırada İtalya’nın emperyalist düşüncelerle Trablusgarp’a saldırması üzerine Trablusgarp Savaşı başlar. Gönüllü olarak oraya giden subaylar arasında kendisi de yer alır. Ağabey’i Enver Paşa’nın kafilesi ile Mısır üzerinden Trablusgarp’a gider. Türk Subaylarının çoğu bu kararı aldıklarında yurt dışı görevlerinde bulunurlar ama savaş çıkınca görevi bırakıp cepheye gitmek için hızla Başkent’e gelirler. Büyük devletler ve İtalya karşısında ise Devlet Ricali’nin psikolojisini göstermesi bakımından Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın Neşet Paşa’ya yolladığı mektup önemli bir belgedir:

“ İşte bu menfi şartlar içinde o bir avuç kahraman evladımız, biz devrini tamamlama yolundakiler için teselli ve şeref mesnedidir. Gazaları mübarek olsun…[7]

Subayların bu asil davranışları karşısında Osmanlı Hükümeti de kendisine yakışır şekilde subaylara teşvikler ve kolaylıklar sağlamaya çalışır. Bu kolaylıkları ise; Trablusgarp’a giden subaylara dört misli maaş ve 100 Türk Lirası yol parası vererek yapmaya çalışır. Nuri Paşa, Enver Paşa’nın ve daha sonra amcası Halil Paşa’nın emrinde Derne, Bingazi ve havalisinde İtalyanlara karşı yerli halkın teşkilatlandırılmasında görev almış ve savaşa iştirak etmiştir.

Daha sonra İtalyanların Rodos ve Adalar’a asker çıkarması ve Balkan Devletleri’nin Osmanlı Devletine savaş ilan etmesi üzerine Osmanlı Devleti, İtalya ile Uşi Antlaşması olarak bilinen antlaşmayı imzalamış ve Trablusgarp’ı İtalya’ya bırakmak ve oradaki subayları geri çağırmak zorunda kalmıştır.[8] Nuri Paşa amcası ile İtalyanların gemisi ile Homs şehrinden ayrılıp dört günlük yolculuktan sonra Hayfa Limanı ve oradan Şam, Konya üzerinden İstanbul’a gelirler.[9]

Bu tarihten I.Dünya Savaşı’na kadar geçen kısa zaman diliminde Roma Askeri Ataşeliği, Viyana Askeri Ataşeliği Muavini olarak görev yapan ve bu görevleri sırasında rütbesi Yüzbaşılığa yükseltilen Nuri Paşa, 15 Ağustos 1914 tarihinde ise Harbiye Nezareti Makam Yaverliğine tayin olunur.

I.Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin kendi hesaplaşması bittikten sonra kendisine yaşama şansı bırakmayacaklarını bildiğinden dolayı İtilaf Devletleri’ne birlikte savaşma teklifinde bulunmuş yalnız niyetleri Osmanlıyı tarihe gömmek olan Avrupa Devletleri bunu kabul etmemiştir. Osmanlı Devleti mecburen Almanlarla ittifak kurmuş ve Rus Donanması’na 29 Ekim 1914’te saldırmış, bunun üzerine Ruslar 1 Kasım, İngiliz ve Fransızlar ise 5 Kasım’da Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmişler ve böylece devlet savaşa resmen katılmış oldu.

Savaşın çıkması üzerine Enver Paşa, kardeşinin Trablusgarp Savaşı’nda bütün cephelerde savaşması, bölgeyi çok iyi bilmesi ve yerel halkın Nuri Paşa’yı çok sevmelerini de hesaba katarak bunu devletin çıkarına kullanmak için Nuri Paşa’yı oraya yollamayı düşünmüş. Nuri Paşa burada 1912’lerde temeli atılmış olan teşkilatlanmayı ele almak, teşkilatlanmayı genişletmek ve halktan kurulacak gönüllü kuvvetlerle İtalyan ve İngilizlere karşı savaşmak ve savaşırken daha rahat hareket etmesi için önce Fahri Mirliva ve daha sonra Fahri Ferik unvanıyla Afrika Grupları Komutanı olarak bölgeye gönderildi. Buradaki halk kendi topraklarını savunmak için 11 Kasım 1914’te Padişah’ın Halife unvanıyla yaptığı Mukaddes Cihat’a ilk iştirak eden Müslümanlar oldular.[10]

Bölgede kendisine düşen görevi, genç yaşına rağmen üstün başarıyla yerine getiren Nuri Paşa, buradan, değişen dünya siyasetinin zorlamasıyla oluşturulan planlar neticesinde yeni kurulan Kafkas İslam Ordusu’nun komutanlığına atanmasıyla Ocak 1918’te ayrılır.[11]Yalnız Osmanlı Genelkurmayı’nın Afrika ile ilgili planları ile ilgili ilginç yorumlar yapılmıştır. Gerçekten de bu coğrafyadaki mücadelenin Osmanlı ve İtilaf Devletleri arasındaki kıyaslaması incelendiğinde sonuç çok enteresandır. Mesela Teşkilat-ı Mahsusa üzerine akademik olarak çalışmalar yapan Philip H. Stoddard konu hakkında şunu der:

“Enver Paşa’nın ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın önce İtalyanlara, sonra İngiliz ve Fransızlara karşı Kuzey Afrika’da verdiği mücadele gerçi sonuçsuz kalmıştır, ama azimli Osmanlı Subaylarının komutasında, Almanların yardımıyla bir grup inançlı kişinin nasıl bir tehlike yaratabileceğini de göstermiştir. Ancak bu mücadele İngiltere ve Fransa için savaşın genelinde pek büyük endişe kaynağı olmamıştır, çünkü Mısır ve Tunus’a ciddi bir tehdit oluşturmamıştır. Birçok yazar, girişilen mücadelenin yararlı, son derece düşük maliyetli bir operasyon ve 1911-1918 döneminde türünün en başarılı örneği olduğunu kabul ederler. Örneğin, Batı Sahra’yı savunma harekâtı, İngiltere’nin 30.000’in üzerinde askerini (çoğu sömürgeli ve Mısırlıydı) bağladı. Öte yandan, sadece yaklaşık 300 ile 500 arasında Türk Subayı ve askeri ile birkaç Alman bölgeye giderek faaliyette bulunmuştur. Bu da Osmanlı Devleti’nin buraya katkısının sayıca ne kadar küçük olduğunu göstermektedir. İtalya da pek başarılı olmadı. Dünya Savaşı’na katıldığı süre boyunca Trablusgarp sahilinde 60.000 asker tuttu. İngilizlerin verdiği kayıplar gerçi önemsizdi, ama savaş koşulları bir hayli çetindi.

İngiltere sadece 1916 yılına kadar bu harekât için 80 milyon Sterlin harcamak zorunda kalmıştı. İtalya ve Fransa’nın yüklendiği maliyeti saymıyoruz. Operasyonun ilk evresi, daha sonraki Teşkilat-ı Mahsusa operasyonlarının prototipini oluşturuyordu ve Enver Paşa’nın kafasında şu düşünceyi yaratmıştı: ‘Bedevilerin Cihat’a gitmeye duydukları istek, Müslümanların yabancı saldırganlığına nefretiyle birleştirilir ve doğru yönlendirilirse, Osmanlı Devleti için Dünya Savaşı’nda bir güç kaynağı oluşturulabilirdi.’ Olaylar bu düşünceyi Haklı çıkardı.”[12]

Yine Stoddard’ın eserinde karşımıza çıkan bir başka İngiliz gözlemcisinin şu yorumu da, Osmanlı stratejisinin hakkını teslim etmesi bakımından bizce mühim görülmüştür:

“Bu, kimi yönlerden, düşmanlarımızın savaştaki en stratejik hareketiydi, çünkü bu son derece zararlı birkaç bin Arap bir yıldan uzun bir zaman başka yerlerde çok ihtiyaç duyulan 30.000 askeri bu bölgeye bağlamış, ayrıca çöl demiryollarına, çöl arabalarına, ulaşıma vs. o kadar çok harcama yapmamıza neden olmuştur ki bu harcamalar yüzünden, yeni nesil ömür boyu kişi başına 2 pens daha fazla gelir vergisi ödemek zorundadır.”[13]

I.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Bolşevikler’in zaten bozuk olan Rus otoritesinin açıklarından faydalanarak yaptıkları propaganda tesirini gösterir ve hâkimiyeti ele geçirirler. Bu propagandanın etkisini göstermesi bakımından Akdes Nimet Kurat’ın verdiği misal gayet dikkat çekicidir:” Kafkas cephesindeki Rus siperlerinden zaman zaman ‘Çanakkale’yi istemiyoruz, Boğazları istemiyoruz, Harbe son verin’ yazılı pankartlar yükselmekte ve Türk askerlerine karşı dostluk hisleri gösterilmekteydi”.[14] Yeni Rus yönetimi savaştan çekildiğini, Çarlık Rusya’nın diğer devletlerle yaptığı gizli antlaşmaları dünyaya ilan ederler. 15 Aralık 1917’de Brest- Litovsk şehrinde Ruslar, Osmanlı Devleti, Almanya, Avusturya, Bulgaristan ile 11 maddelik ateşkes antlaşması imzalanır.[15]

Kalıcı bir barış antlaşması imzalanması için görüşmeler sürerken Ruslar geri çekilmeye başlar ve ordudaki askerler silahlarını bırakıp memleketlerine kaçar. Rusların çekildiği bu bölgelerde Ermeniler, dağılan Rus ordusundan elde ettikleri silahlarla 20.000’den fazla askeri kuvvet oluşturmuşlar ve Erzincan çevresindeki Müslüman ahaliye baskı ve zulmü günden güne arttırırlar. Bütün bunlar ve barış görüşmelerinin kesilmesi, Enver Paşa’yı harekete geçmesi için zorunlu hale teriri. Paşa, Rus işgalindeki toprakları kurtarmak ve Müslüman ahaliyi Ermeni zulmünden kurtarmak için Vehip Paşa’ya gerekli emirleri verir ve Osmanlı Ordusu harekete geçer. Erzincan, Trabzon ve Erzurum’u kurtarıp tekrar 1914’teki eski sınıra kadar bölgeyi tekrar ele geçirir. Ele geçirilen yerlerdeki Ermeni mezalimini gören Kazım Karabekir Paşa, harekâtın daha da hızlandırılmasına ve Ermenilerin işgal ettiği yerlerdeki Müslümanların derhal kurtarılması gerektiğine kanaat getirir ve kendisini uyaran Vehip Paşa’yı dinlemez. Bu konuda Kazım Karabekir Paşa, hatıralarında şöyle bilgi verir:

“Bu mezalim karşısında, dimağım, kalbim büsbütün ateşlendi. Elimdeki kuvvetlerle bir an evvel Erzurum’da ilk intikamı almak, sonra da Kars, Gümrü’ye Ermenistan’ın yüreğine saplanmak için her şeyi göze aldım. Olanca süratimle kolordumu koşturacağım. Varsın Ordu Komutanlığının cepheyi tehdit eden hataları da kolordumun cephesine takılarak ileriye sürüklensin”.[16]

Kafkas Bölgesindeki zengin ekonomik kaynakların, özellikle petrolün denetimini ele geçirilmesi, Anadolu’yu Kırım ve İran’a bağlayan ticaret yollarında pay sahibi olmak, Osmanlı Devleti’nin doğu sınırlarını genişleterek Rusya ile arasında tampon devletler kurmak ve eğer beraber savaştığı devletler savaştan yenik çıkacak olurlarsa doğuda askeri güç yığınağı oluşturup savaşa devam etmek amacıyla Enver Paşa’nın kafasında yeni bir ordu kurulması fikrini doğurdu. Esasında bu düşüncenin oluşması, gelişen siyasi olayların zorlamasıyla ortaya çıktı. Çünkü Enver Paşa savaşın sonlarına gelindiğini, Almanların Amerikalılara başvurmasından anlamış ve tek başlarına kalmalarının etkisini en az düzeye indirmek ve taze kuvvetleri oluşturmak için doğuya silah, cephane ve para yollamış ayrıca bunları oluşturmak için Kafkas İslam Ordusu’nu kurdu.

Yeni kurulan Ordu’nun başına Enver Paşa önce Kazım Karabekir Paşa’yı düşünmüş ve bunu kendisine iletmiş aldığı cevap olumsuz olunca Kafkas İslam Ordusu Komutanlığı’na kardeşi Nuri Paşa’yı getirmiştir. Yeni kurulan ordu Osmanlı Ordusundan takviye kuvvetler ve yerli halktan gönüllülerle oluşturulmuştur. Amcası Halil Paşa’yı (Kut) ise Şark Orduları Grup Komutanlığına atamış ve böylece aynı aileden, birbirlerini iyi tanıyan üyelerin bu uyumundan faydalanmak istemiştir. Gelişen olaylar ve kazanılan başarılar Paşa’nın bu düşüncesinde ne kadar haklı olduğunu kanıtlamıştır.

Nuri Paşa Trablusgarp’tan döndüğünde rütbesi binbaşıdır. Trablusgarp ve Bingazi’deki başarıları göz önüne alınarak rütbesi Kaymakam’lığa (Yarbay) yükseltilir. Yalnız yeni görevinde, emri altında çalışacak subay kadrosunun yaş ve kıdemce daha büyük olacağı düşünülerek, Padişah fermanıyla Fahrȋ Ferik rütbesi ile Kafkaslarda Padişah adına askeri ve siyasi faaliyetlerde bulunma yetkisi verilir. Ayrıca, Yaverân-ı Hazret-i Şehrȋyârȋ’lik payesi verilerek Padişahın yaveri olur.[17]

Haberi alan Nuri Paşa, Kafkasya meselesini konuşmak için başkente gelir ve görevini, yapacağı faaliyetleri öğrendikten sonra Şubat 1918’te Haydarpaşa’dan Musul’a gitmek üzere yola çıkar. Musul’dan sonra Gence’ye gelen Nuri Paşa, karargâhını bu şehre kurar. Hazırlklar tamamlanır ve Bakü istikametinde taarruza başlanır. Sırasıyla; Gökçay, Salyan, Aksu, Kürdemir,ve Şamahi tekrar ele geçirilir. Bu sırada3 Temmuz’da vefat eden V. Mehmet Reşat’ın yerine kardeşi VI. Mehmet Vahidettin 4 Temmuz’da tahta oturmuş ve Kafkas İslam Ordusu’na çektiği telgrafta, savaşın sonlarına geldiğini vurgulayan ve dört yıl boyunca askerin gösterdiği cesaret ve kahramanlığı öven, askerlerin aynı cesaret ve başarıyı savaşın sonuna kadar beklediğini belirtmiş, askere moral vermeye çalışmıştır.

Her ne kadar Almanlarla aynı safta savaşılmasına rağmen Almanların, Kafkaslarda müttefiki olan Osmanlı Devleti’nin harekât yapmasından rahatsızlık duyduklarını ve bunu engellemek için bazı faaliyetlere gireceğini devlet yöneticileri farkındaydı ve bunu biliyorlardı. Nuri paşa da çektiği telgraflarla bundan rahatsızlık duyduğunu bildiriyordu. Enver Paşa’nın dediği gibi:

“Almanları sevmemin sebebi duygusallık değil, sevgili vatanım için tehlikeli olmadıklarından dolayı tam aksine bizim için faydalılar ve her iki memleketin menfaatleri beraber yürüyor ve daha uzun süre bir arada yürüyebilir. (…) Milletleri birleştiren duygu değil çıkarlardır”.[18]

Burada görüldüğü gibi; bazı hocaların bile bilimsel bir gerçeklikten uzak, duydukları kin in kelimelere dökülmüş hâli olan

-“Enver Paşa Almanlara hayrandı ve Devleti bunun için savaşa soktu gibi tamamen basit tarihçiliğe kaçan yaftaları, Paşa’nın kendi açıklamasıyla çürümüş oldu.

Bakü’nün fethi için yapılan ilk taarruz sonuçsuz kalınca, Nuri Paşa eksiklikleri tamamlamaya çalışmış ve tamamlama akabinde Kafkas İslam Ordusu 5 Ağustos’taki başarısızlığın oluşturduğu psikolojik çöküntü ortadan kaldırılmaya çalışılmış 13 Eylül gecesinde tekrar taarruza kalkmış ve 15 Eylül’de[19] ordunun fetih için inançlı olması, taarruzu başarıyla neticelendirmiştir.

Türk Ordusu Bakü’ye girdiği 15 Eylül günü, şehir tarihinin en heyecanlı ve unutulmaz günlerini yaşadı. Halk Ermeni ve Bolşeviklerin baskı ve şiddetinden kurtulmuş, huzur içinde yaşama imkânına kavuşmuştu. Hemen mülki idarenin tanzimine başlandı. Birkaç gün içinde şehirde normal hayat başladı. Dükkânlar açıldı, yiyecek sıkıntısı en kısa sürede giderildi. Türk askerlerinin kontrolü altında Bakü asayişe ve ekonomik refaha kavuştu.[20]

Enver Paşa, Bakü’nün fethini Nuri Paşa’ya emrederken, bir yandan da Almanları oyalamak için çeşitli taktiklere başvurmak zorunda kalmıştır. Çünkü Bakü’ye yerleşen bir Osmanlı; hem ekonomik açıdan rahatlayacak hem de Türkistan coğrafyasındaki soydaşlarıyla birleşip daha da kuvvetlenmesi Almanların çıkarına ters olan politikalardı. Almanlar bütün bunları engellemek için Sovyetler başta olmak üzere Azerbaycan Devleti’nde Gürcülerle anlaşarak, Osmanlı Devleti’ne karşı desteklemişlerdir. Her şeyin farkında olan Enver Paşa, Bakü’nün fethine karşılık, biri yanındaki Alman subaylarının göreceği, öbürü ise kendi evindeki telgraftan olmak üzere iki ayrı telgraf çekmiştir. Yüzbaşı Selahattin Bey olayı şöyle anlatır:

“Bizler bir gün dinlenmek ve bir gün sonra Bakü’ye girmek için gerideki köye geldik. Yol tahrip edildiği için Alman süvarileri gelememiş, Bakü’de alınmıştı. Durum Başkomutanlığa bildirildi. Gece yarısı Başkomutandan şu emri aldık: ’Bakü Ruslara verilecek, petrolünü Almanlar alacaktı. Neden oraya taarruza lüzum gördünüz? Niye bunu Başkomutanlığa haber vermediniz? Sizin yeriniz Kars’tır. Bakü’de ne işiniz var? Derhal Kars’a dönünüz ve bir daha Başkumandanlıktan izin almadan böyle işlere kalkışmayın.’

Bu emir Harbiye Nezareti telgrafhanesinden geliyordu.

Aradan üç saat geçtikten sonra Enver Paşa kendi evindeki telgrafhaneden şu telgrafı çekiyordu:

‘Büyük Turan İmparatorluğu’nun Hazer kenarındaki zengin bir konak yeri olan Bakü şehrinin zaptı haberini en büyük meserretle (sevinçle) karşılarım. Türk ve İslam tarihi sizin bu hizmetinizi unutmayacaktır. Gazilerimizin gözlerinden öper, şehitlerimize Fatihalar İthaf (hediye etmek) ederim.’

Görülüyor ki, birinci şifre Alman İmparatorluğu müttefiki Osmanlı İmparatorluğu’nun Başkumandanlığı tarafından; ikincisi Türk Enver Paşa’dan geliyordu. O gün hepimiz hayatımızın en mutlu günlerinden birini yaşadık ve ertesi gün sabahı Bakü’ye gireceğimiz hülyasıyla yataklarımıza uzandık.”[21]

Bakü’nün fethi Türk ve İslam âleminde sevinçle karşılanır. Yıllardır savaşla çöken moraller yükselir. Buna karşılık düşman olan İngiliz cephesinde panik diyebileceğimiz korkulara neden olmuş, Türklerin bir yandan Dağıstan tarafından kuzeye ve Tebriz’e doğru ilerlemeleri onları mevcut durumlarının muhafazası için planlar yapmaya mecbur bırakmıştır. Çünkü İran, Afganistan ve Hindistan’daki kamuoyunun kendilerine karşı Türklerin safına geçmeleri düşüncesi, zaten var olan eğilimin Türklerin yaklaşmasıyla gerçeğe dönüşmesine olanak sağlayacağı düşüncesi İngiltere’de uykuları kaçırmakla kalmamış, onların yüreğine korkuyu düşürmüştür.

Karabağ’a kadar olan bölgeyi fetheden Nuri Paşa, Enver Paşa’dan savaşın bittiğini ama ateşkes masasına elimizin güçlü olarak oturmamız gerektiğini, bunun için de gerekirse Azerbaycan Hükümet şeklini Osmanlı Devletine benzer şekilde biçimlendirilmesi ve devlette söz sahibi olması gerektiğini bildirdiği telgrafı alır. Ama İstanbul’da kurulan yeni hükümet orduyu tasfiye etmesi gerektiği ve başkente geri gelmesini kesin bir emirle bildirir. Nuri Paşa, Trabzon’a oradan da deniz yolu ile İstanbul’a gelir. Vapurdan indiğinde polisler tarafından tutuklanır. Ünlü Bekir Ağa Bölüğü’nde kalır. Ertesi gün İngilizlere teslim edilir. İngilizler, adından bile korktukları Nuri Paşa’yı Batum’daki Ardahan Kışlasına hapsederler. Yalnız Paşa’nın burada olduğunu duyan Azerbaycan ve Batumlular[22] Paşa’yı kaçırmaya karar verirler ve 8 Ağustos 1919 gecesi muvaffak olurlar.

Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak buradaki Türklerin gönlünde kazınmayacak, asla kaybolmayacak bir yer edinen Nuri Paşa, Gence’ye geldiğinde Azerbaycan Halkı, heyecanını şu dizelerle somut hale getirmiştir:

“İrevan’ın sürüsün

Sürün dağlar bürüsün

Şanlı Türk’ün ordusu

Gence deyin yürüsün”[23]

Azerbaycanlı Türk öğrenciler ise hep bir ağızdan;

“Salon (tren) gelir yan gelir

Genceli’ye şan verir

Gence’nin civanları

Bakü diye can verir.”[24] Diye seslenerek Paşa’nın şahsiyetinde Osmanlı Askeri temelinde Bakü’ye, bağımsızlığa ve soydaşlarına ne kadar hasret olduklarını ifade eden dörtlüklerdir. Şehit olan Osmanlı askerlerinin kabirleri bölge insanının zihni yapısında bugün bile geçerliliğini koruyan bir evliya türbesi gibi algılanmış ve Sovyetlerin baskıcı döneminde bile Azerbaycan halkı kendisine en zor günlerinde ışık olmak için Anadolu’dan gelen bu soydaşlarının kabirlerini ziyaret etmekten vazgeçmemişlerdir. Bugün Kafkas İslam Ordusu’nda şehit olanlar için Türk şehitliği yaptırılmış ve kendilerini Ermeni ve Rusların soykırımından koruyan soydaşlarına vefalarını göstermişlerdir. Şehitlerin mübarek canı ve kanıyla sağlamlaşan iki ülke halkları arasındaki kardeşlikte büyük pay sahibi olan Nuri Paşa, Mehmet Emin Resulzade’nin deyimiyle “Gökten inmiş bir halaskâr melektir.”[25]

Nuri Paşa hakkında yazılan bir eserde, Nuri Paşa’nın Azerbaycan’ın ünlü insanlarının evindeki bir misafirlikteki izlenimler ve evin kızı Süreyya Hanım ile aralarındaki olay, Nuri Paşa ve Enver Paşa’nın bu topraklardaki insanlar için ne ifade ettiğini gayet iyi özetlemektedir. Hatıra, Süreyya Hanım’ın ağzından şöyle anlatılmaktadır:

Nuri Paşa evimizde ziyafette olanda bir nece (kaç) Türk şiiri okudu. Okuduğu şiirde bir nağmeni ele o dakikada ezberledim. Özü de okuduğunda kederlendi.

Mavi Tuna akmam diyor

Sahilimden çıkmam diyor

Adı güzel Gazi Osman

Plevne’den çıkmam diyor.

(Hacı kızı sustu ve ilave etti.9 Adım Süreyya’ya uygun bir şiir de okuyordu. Özü de sevinesine, güleryüzle o da aklımdadır.

Çok kadim (eski) zamanlarda

Bizim ana Turanda

Lahudud (hudutsuz) Türkistanda

O mukaddes torpağda

Bir peri kızı varmış

İsmi Süreyya imiş

Sevgiler ulduzuymuş (yıldızıymış)

İğidler (yiğit) gıblesiymiş

Eh! Diye sustu. Çehresindeki elem bulutları daha da katılaştı. Sohbetin mevzusunu değiştirdi.

Hacı Ahmet Paşa o zaman diller ezberi meşhur Türk generali Enver Paşa ve Nuri Paşa’nın atası evimize ve bağımıza ziyafete gelmişti. Nuri Paşa’nın emisi (amcası) Halil Paşa Osmanlı Şark Cephesi’nin Ordu Kumandanı idi. Behtever (bahtı açık) nesil, behtever günler eh!!!

O astadan (hafiften, alçak sesle) lakin çok hararetli ele ürekten (yürekten) danışırdı ki ele bil (sanki) on iller erzinde (onyıllar boyunca) korkudan hamıdan (herkesten) öz- özünden (kendi kendinden) bile gizlediği yâdına salmağa korktuğu aziz hatıraları danışıb yüreğini boşaltmağa, hiç olmazsa öz ağzından işitip hayalen o zamanlara gayıtmag (dönmek) istiyordu. Sesi selis (düzgün) ve ahenktar idi. Mene ele geldi ki melal (üzüntülü) dolu gözleri başımın üstünden o uzak geçmişe, o tantanalı debdebeleli manzaraya, ihtişama bakardı.

Derinden ah çekip dedi: ‘Hey gidi dünya, telatumlu (çalkantılı)vefasız dünya!’ Birden komşu otağda (evde) radyoda çalmağa başlayan hezin musikiya Han Şusiki’nin tesevvuf fevkindeki melahetli (güzel) sesle okuduğu mahnı kanatlandı.

Saçın hermezler (örmezler)

Seni mene vermezler

Eyil yüzünden öpüm

Karanlıktır görmezler

Ay kulum, bülbülüm sensen benim öz kulum

Kızıl gül oyum oyum

Derim sinene koyum

Yağış yağar doymaz

Men senden nice doyum

Ay kulum, bülbülüm sensen benim öz kulum.

Bayagdan (biraz önce) gözlerinde oynayan gulab ( gül suyu) kadar saf, şeffaf damlaları yanaklarıyla yüzü aşağı yuvarlanmağa başladı”

Hatıratta Süreyya Hanım şu şekilde cümleyi bitirmektedir:

“Vefası, neşesi, cezası bele olur ilk muhabbetin diye öz özüme fikirleştim”.[26]

Kaçırıldıktan sonra Nuri Paşa Kazım Karabekir Paşa ile görüşmüştür. Bu sırada milli mücadele başlamış ve Nuri Paşa’ya, Azerbaycan’dan para yardımı temin etmesini istemiştir. Bu arada Ankara yönetiminin göz yumması, Kafkaslardaki faaliyetleri kısıtlamasından faydalanan Bolşevikler Azerbaycan idaresini ellerine geçirirler. Kızıl Ordu’nun acımasız davranışları zaten tetikte bekleyen insanlara bir kıvılcım çaktı ve Gence’de isyan hareketi başladı. Karabağ’da bulunan Nuri Paşa burada da ikinci bir isyan başlattı. İsyan bastırıldıktan sonra Nuri Paşa İran üzerinden Erzurum’a geldi ve emrindeki askerlerle Sarıkamış’ın kurtarılmasına iştirak etmiştir. Nuri Paşa, Erzurum ve Kars’ fabrika ve imalathanelerin başına geçerek ele geçen silah ve cephanelerin tamir ve bakımını yapmış ve bu yardımla, milli mücadeleye yaptığı katkıların değeri dönemin şartları düşünüldüğünde anlaşılacaktır.

Nuri Paşa, Almanya’ya ailesinin yanına gitmiş ve daha sonra Türkiye’ye dönmüştür. Bu sırada İstiklal Harbi bitmiş ve yeni devlet kurulmuştu. Bu esnada Milli Savunma Bakanlığı ise Nuri Paşa’yı Kaymakam (Yarbay) rütbesiyle emekliye sevk etmiştir. Ankara’da çinicilik işine girer ve başaralı olamayınca İstanbul’a gelir ve Zeytinburnu Demir Eşya Fabrikasını kurar. Bu fabrikada Yavuz Gemisi için mühimmat imal etmeye başlar. Sütlüce’de bir fabrika kurmak için girişimlere başlayan Nuri Paşa 1938 yılında fabrikayı açar. Bu fabrikalarda hazırladığı silahları ve mühimmatı Milli Savunma Bakanlığı’na sattığı gibi yabancı devletlere de pazarlamıştır. Bilhassa bu devletler arasında Mısır, Suriye ve Pakistan’dan siparişler almıştır.[27]

Kendi fabrikasında yaptığı silah ve mühimmatları sergilemek için İzmir’de açılan Uluslararası Fura’a gitmiş ve tamamen yerli üretimleri sergilemiştir. Bu sıralarda İkinci Dünya Savaşı başlamış ve Almanlar Sovyet Rusya’ya savaş ilan etmiş, bu durum Sovyet eziyeti altındaki Türk ve Müslümanların kurtarılması bakımından heyecan uyandırmıştı. Almanlar Türkiye’ye kendi yanında savaşa girmesi (en azından tarafsız kalması), İngilizlerle ittifakını bozması için propaganda yapmış ve Türkçü duyguların uyanması için çalışmalar yapmaya başlamıştır. Esasında Almanlar Türkiye’ye saldırmak ve oradan da Mısır’a inmeyi düşünmüşler ama Türkiye yerine Sovyetlere saldırması tamamen kendilerini bu saldırı için yeterli görmemelerinden kaynaklanmıştır. Çünkü kuvvetleri yeterli değil ve Türklerin direnişinin tahmin edilmesi Almanları geri adım atmak zorunda bırakmıştır.

II.Dünya Savaşı’nda Almanlarla resmi- gayri resmi görüşmelerde bulunan Nuri Paşa, Almanların katı tutumlarından rahatsız olmuş ve savaşın sonunda yenileceklerini 1942 yılında tahmin etmiş ve bu durumu Ankara ile paylaşmıştır. Savaşın başından beri tarafsızlık siyaseti yürüten Ankara Hükümeti gelişen olaylarla herkesin bildiği gibi Almanlara savaş ilan etmiş ve Sovyetlere iyi görünmek için ülke içindeki Türkçüleri 30 kişi olmak üzere tutuklamıştır. Bu olay tarihe 1944- 1945 Irkçılık- Turancılık Davası olarak geçti.[28]

Nuri Paşa’nın adı bu davalara karışmamış ve bu durum bize yaptığı görüşmelerin hepsinin Ankara Hükümeti’nin izni dahilinde yaptığını göstermektedir. Daha sonra işlerine devam eden Nuri Paşa 3 Mart 1949 tarihinde Sütlüce’deki fabrikasında yaşanan patlama hadisesiyle hayata veda eder. Olaylar şöyle gelişir;

02 Mart günü saat 16.50’de kapsüllerin muhafaza edildiği dolabın harareti 80 dereceyi aştığından ve bu durumun hiç kimse tarafından fark edilmemesinden, büyük bir gürültü ile patlamış, kimyahanedeki diğer maddeler tutuşarak yangın kısa sürede büyümüştür. Müdüriyet dairesinde bulunan Nuri Paşa i olayı öğrendikten sonra hemen Hasköy İtfaiyesine haber vermiş, kendisi de hemen olay yerine koşmuştur. Kendisi işçilerine dışarı çıkmalarını söylemiş ve içeride kimin kaldığına bakmak için “Ben Depoya gidiyorum.” Diye seslenmiştir. Depo dediği yerde 2000 havan mermisi bulunmaktadır. Bu arada itfaiye gelmiş ve kimyahanedeki yangını söndürmek için çalışmaya başlamıştır. 2000 havan mermisinin patlaması ise büyük bir faciaya sebep olacağı için Nuri Paşa duruma bakmak için iyice içerilere girmiş ve bu esnada yangın daha da alevlenmiş ve tahta döşemelerden, içi barut ve troil gibi infilak edici maddelerle dolu başka bir depoya sıçramış ve bu maddeler infilak edince bütün İstanbul’dan duyulan bir patlama meydana gelmiştir. Gece boyunca yangın devam etmiş ve o gece yağan yağmur itfaiyecilere söndürmede kolaylık sağlamıştır. Olayın duyulması üzerine devlet görevlileri gelmiş, yapılan bütün aramalara rağmen Nuri Paşa bulunamamıştır. 6 Mart günü Nuri Paşa’ya ait kravat ve gömlek parçaları bulunmuş ve Paşa’nın vefat ettiğine kanaat getirilmiştir.[29]

Nuri Paşa’nın eşi Mısır Prenseslerinden Misli Melek Hanım ise, patlamanın olduğu 2 Mart günü Kahire’ye ailesinin yanına gitmiştir. Misli Melek Hanım’ın patlamadan haberi geç olmuş 16 Mart günü İstanbul’a dönmüştür. Nuri Paşa’nın cenazesi kaldırılırken boş tabut gömülmüştür. [30]Yalnız ömrü savaş meydanlarında geçen, silah ve mühimmat konusunda bir uzman olan Nuri Paşa’nın ölümünün bir sabotaj mı yoksa kaza mı olduğu tam manasıyla açıklığa kavuşmamıştır. Çünkü Paşa’nın dostundan çok düşmanı vardır. İtalyanlar, İngilizler, Ruslar, Filistin- Mısır sorunlarıyla ilgilendiği için Filistin’in solcu grupları ve Yahudiler Paşa’ya düşmanlardı. Bir insan ömrüne üç devlet sığdıran, vatan savunması için imparatorluk topraklarının her yerinde savaşan, ölümden korkmayan, savaş dehası olduğu gibi mühendislik alanında söz sahibi olan, Türkiye’de yeterince bilinmeyen ama buna karşılık Azerbaycan Halkının gönlünde yıkılmayacak bir taht kuran Nuri Paşa’ya tarih acz içinde kalarak hakkını verecektir.

KAYNAKÇA

AYDEMİR, Ş., Süreyya, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Cilt 1.

BAKİLER, Yavuz Bülent, 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davasında Sorgulamalar, Savunmalar, Türk Edebiyat Vakfı Yayınları, İstanbul 2010.

BAL, Halil, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kuruluş Mücadelesi ve Kafkas İslam Ordusu, İdil Yay., İstanbul 2010.

GEDİKLİ, Yusuf, Enver Paşa Nutukları, Makaleleri, Bazı Beyannameleri ve Mektupları, Ufuk Ötesi Yay., İstanbul 2006.

HANİOĞLU,M., Şükri, Kendi Mektuplarında Enver Paşa, Der Yay. İst 1999.

KARABEKİR, Kazım, Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik?, Emre Yay.

KARAKÖSE, Nejdet, Askeri, Siyasi ve Silah Sanayicisi Kişiliği ile Nuri Paşa “Kiligil”, Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İzmir 2010.

Afrika Grupları Komutanı Kafkas İslam Ordusu Komutanı Sütlüce Fabrikasının Sahibi Nuri Paşa, Ötüken Yay., İstanbul 2012.

Birinci Dünya Savaşı’nda Trablusgarp Cephesi ve Afrika Grupları Komutanı Nuri Paşa (Killigil), Tarihin Peşinde, 2011, sayı 6.

KÖSOĞLU,Nevzat, Şehit Enver Paşa, Ötüken Yay., İstanbul 2010.

KURAT, Akdes Nimet, Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı Yay.

STODDART, Philip H., Teşkilat-ı Mahsusa, (Çev.: Tansel Demirel) Arba yay.,

İstanbul 1994.

[1] Necdet Karaköse, Birinci Dünya Savaşı’nda Trablusgarp Cephesi ve Afrika Grupları Komutanı Nuri Paşa (Killigil), Tarihin Peşinde, 2011, sayı 6, s.251-282.

[2] Halil Bal, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kuruluş Mücadelesi ve Kafkas İslam Ordusu, İdil Yay., İstanbul 2010., Necdet Karaköse, Afrika Grupları Komutanı Kafkas İslam Ordusu Komutanı Sütlüce Fabrikasının Sahibi Nuri Paşa, Ötüken Yay., İstanbul 2012.

[3] Paşa’nın Cumhuriyet Yıllarında Sütlüce Silah Fabrikasını kurup, kendi tasarladığı silahları yapması bunun kanıtıdır.

[4] Çırpınırdın Karadeniz diye bilinen türkü, Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’yü fethi üzerine yazılmıştır.

[5] Enver Paşa’nın 1889 tarihinde Manastır Askeri İdadisi’ne girdiği düşünüldüğünde Nuri Paşa’nın burada doğduğu kuvvetle ihtimaldir. Bkz. Ş.Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Cilt 1., Kendi Mektuplarında Enver Paşa, M.Şükri Hanioğlu, Der Yay. İst 1999.

[6]Nuri Paşa soyadını, Soyadı Kanunu çıktıktan sonra Tuna Nehri’nin üç kola ayrıldığı yerde bulunan Kilya isimli kasabadan almıştır, çünkü büyük dedesi buradan Anadolu’ya göçmüştür. Halil Paşa’nın hatıraları için bkz. Ş.Süreyya Aydemir,a.g.e., s. 183-184.

[7] Nejdet Karaköse, agm., s.252., Nejdet Karaköse, age., s.41.

[8] Payitaht’ın ve Boğazların tehlikeye düşmesi Almanları endişelendirmiş ve araya girerek Osmanlı Devleti’ne tavsiyesiyle Uşi Antlaşması 15 Ekim 1912’de imzalanmıştır.

[9] Philip H. Stoddart, Teşkilat-ı Mahsusa, (Çev.: Tansel Demirel) Arba yay.,İstanbul 1994.

[10] Nejdet Karaköse, agm.,s.,252.

[11] Philip H. Stoddart, age., s 84-85.

[12] Philip H. Stoddart, a.g.e., s 85-86. , Nejdet Karaköse, a.g.m., s.278., Nejdet Karaköse, a.g.e., s. 111.

[13] Philip H. Stoddart, a.g.e., s 86., Nejdet Karaköse, a.g.e., s. 111

[14] Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Kültür Bakanlığı Yay., s.464., Nejdet Karaköse, a.g.e., s.116.

[15] Bu antlaşmayı, Osmanlı Devleti adına Berlin’deki askeri ataşe Zeki Paşa imzalamıştır.

[16] Kazım Karabekir, Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik?, Emre Yay. s.300.

[17] Nejdet Karaköse, a.g.e., s.157-158.

[18] Yusuf Gedikli, Enver Paşa Nutukları, Makaleleri, Bazı Beyannameleri ve Mektupları, Ufuk Ötesi Yay., s.63.

[19] Yusuf Gedikli, a.g.e., s.41., Nejdet Karaköse, a.g.e., s.227-228-229.

[20] Türk Ordusunun şehre girmesinden önce bir pud (16 kilo) “un” fiyatı 800 ruble iken, şimdi 100-150 rubleye düşer. 20 rubleye çıkan ve zorlukla bulunan “koyun eti” de 6 rubleye düşer. İngilizler ve Bolşevikler zamanında şehirde hiç bulunmayan “üzüm, karpuz ve diğer meyvalar” gayet ucuz fiyatla pazarda satılmaya başlar. Bkz. Akdes Nimet Kurat, a.g.e., s.539., Nejdet Karaköse, a.g.e., s.234.

[21] Nejdet Karaköse, a.g.e., s.232-234., Yusuf Gedikli, a.g.e., s41-42., Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Yay., İstanbul 2010.

[22] Yazarlar bu konuda müşterek bir sonuca varamamış, Paşa’yı Karakol Cemiyeti’nin kaçırdığını belirtirler.

[23] Nejdet Karaköse, a.g.e., s.306.

[24] Nejdet Karaköse, a.g.e., s.305.

[25] Nejdet Karaköse, a.g.e., s.312.

[26] Menaf Süleymanov’dan aktaran Bkz. Nejdet Karaköse, Askeri, Siyasi ve Silah Sanayicisi Kişiliği ile Nuri Paşa “Kiligil”, Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İzmir 2010.

[27] Nejdet Karaköse, a.g.e., s.369.

[28] Yavuz Bülent Bakiler, 1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davasında Sorgulamalar, Savunmalar, Türk Edebiyat Vakfı Yayınları, İstanbul 2010.

[29] Nejdet Karaköse, a.g.e., s.411-412-413-414-415-416.

[30] Nejdet Karaköse, a.g.e., s.430.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder