1 Aralık 2013 Pazar

Bir Evrim Biyoloğunun Gözünden Türkiye ve Türklerin Dünya Tarihine Katkıları

Malum hepinizin de ortak kanaati olarak biz Türk Milleti olarak "Evrim" kelimesinden çok da hazzetmeyiz, hoşlanmayız. Ancak kabul etmemiz gereken bir gerçek vardır ki biyoloji bilimi bu teori üzerine kuruludur.

Benim okuduğum ilk kitabı sık sık alıntılar yapmaktan geri durmadığım ve atıflar yaptığım, aynı zamanda okumayı denediğim ilk ingilizce kitap olan "Tüfek, Mikrop ve Çelik" kitabının yazarı, bir evrim biyologu olan Jared Diamond'a getirmek istiyorum sözü.

Kendisi, Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entellektüeli listelerinde, 2005 yılında 9., 2008 yılında 31. sırada yer almıştır. Ciddi bir bilim adamıdır. 

Ara not: Aynı listelerde değişik yıllarda Orhan Pamuk, Kemal Derviş, Fethullah Gülen, Ahmet Davutoğlu, Cem Özdemir ve Recep Tayyip Erdoğan'ı görebilirsiniz.Oylamalar herhangi internet kullanıcısının oy kullanıcısının oy kullanabileceği oylamalardır, camiamıza şiddetle duyurulur. Şükrü Alnıaçık, İskender Öksüz, Ümit Özdağ ve Sinan Oğan gibi isimler bu listede kesinlikle yer almalıdır. Umarım sesimi bir duyan olur.

Doğrudan doğruya olmasa da bu kitabın devamı mahiyetindeki "Çöküş" kitabı için ülkemize saygısı olan her yazarın yaptığı üzere "Türkçe çeviri için özel bir önsöz kaleme almış."

"Türk ırkı yoktur" diyen Ayşe Hür, Yasin Aktay ve hatta bunlara avukatlık eden Mümtazer Türköne gibilerine bir "evrim" araştırmacısının yazısı ile yanıt vermek herhalde yerinde olur. Bugüne kadar en fanatik oryantalistlerin, Türk düşmanlarının dahi aklına getiremediği söylemlerin ülkemizden çıkması bir hayli düşündürücü... Sözü fazla uzatmadan metni dikkatinize sunuyorum. 


Aşağıdaki Metin Jared Diamond'un "Çöküş" kitabının önsüzüdür:


Beni milyonlarca Türk okuyucusuna ulaştıracak kitabımın Türkçe baskısı için önsöz yazmak benim için büyük zevk ve onurdur. Türkiye dünya tarihinde oynadığı önemli rol ve Avrupa ile Asya arasında bir geçiş noktada olduğu için beni hep çok etkilemiştir. Bu kısa yazımda size Türkiye’nin üstlendiği dört önemli rolden bahsedeceğim: Bunlar medeniyetin gelişmesi, Avrupa ve Asya arasında bir köprü görevi üstlenmesi ve çevre problemlerine getirdiği çözümlerle dünyanın diğer ülkeleri için örnek teşkil etmesidir.

 Medeniyetin yükselişiyle ifade edilen unsurları olağan kabul ederiz ve günümüzde yaşayan her canlı da “medenidir.” Mesela hepimiz yemek ihtiyacını karşılamak için tarıma ve hayvancılığa muhtacız. Bazılarımız bahçelerimizde kendi ürünlerimizi yetiştirip, meralarımızda mallarımızı güderken, geri kalanımız da çiftçi ve çobanların yetiştirdiği yiyecekleri satın almak için marketlere gideriz. Artık yiyeceklerimizi avcılar/toplayıcılar gibi yabani hayvanları avlayarak ya da doğal yerlerindeki yabani bitkileri toplayarak elde etmiyoruz. Atalarımızın kullandığı taş, kemik ya da odunun yerini metal ya da plastikten yapılma araçlar aldı. Şimdi okuyup yazabiliyoruz. Tüm dünya, devletlere ayrıldı ve bu devletler profesyonel bürokratların yardım ettiği devlet başkanı, kral gibi liderler tarafından yönetiliyor. Yönetimlerin olmadığı, bunun yerine toplumun tüm üyelerinin birlikte oturup yüz yüze konuştuğu geçmişin şartları kendi içimizde onarlı ya da yirmişerli gruplar olarak bölündüğümüz müddetçe mümkündü. Ama günümüzde yetmiş milyonluk ABD’yi bu şekilde yönetmek imkansızdır. Kanunlar yazılı hukuka göre belirlenir ve güvenlik birimlerinin desteklediği yargıçların yönetimi altındaki mahkemeler tarafından uygulanır. Her bireyin kendini ve haklarını savunmak zorunda kalması artık geçmişte kaldı. Kendi yiyeceğimizi yetiştirmek, metal araç ve gereçleri kullanmak, yazmak, yönetimler altında yaşamak ve kanunlar tarafından yönetilmek bizim medeniyet diye tanımladığımız kavram için elzem olan şeylerdir.

Tüm bunlar medeniyetin her zaman var olmadığını, daha sonra ortaya çıktığını kolay unuttuğumuzu ortaya koyuyor. Tarım(çiftçilik ve hayvancılık) “sadece” yaklaşık 10.500 yıl, metal araç ve gereçleri 7.500 yıl ve yazı 5.400 yıl önce ortaya çıktı. Bu değişimler modern insanın yaşamının 80 yıllık zaman dilimiyle karşılaştırıldığında çok uzun zaman dilimi gibi görünüyor, ama insanlık tarihiyle kıyaslandığında daha çok yeniler. Avcılıktan çiftçiliğe, taştan metal araç ve gereçlere, cehaletten okuma-yazmaya, bireylerin kendini savunmasından devletin yönetim ve adaleti gibi tüm bu değişiklikler insanlık tarihinin çok küçük parçalarıdır.

 Medeniyetin yükselişini oluşturan tüm bu değişiklikler nerede başladı ? Dünyanın her yerinde aynı anda başlamadı, sadece birkaç küçük bölgeden başladı. Buralardan da diğer yerlere yayıldı. Medeniyetin yükselişinin en erken ve en önemli bölgesi Türkiye’nin doğusunda yer alan Güneydoğu Asya’daki küçük, hilal görünümlü bölgedir. Tarımın ortaya çıkmasında oynadığı rolden ötürü tarihçiler bu bölgeye Bereketli Hilal adı vermiştir. Türkiye’nin doğusundaki bu noktadan doğuya doğru genişleyen boynuzlardan biri bugünkü İran ve Irak’tır. Güneye doğru genişleyen diğer boynuz ise bugünkü Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail ve Filistin’dir.

 Tarım ve medeniyet Bereketli Hilal’in bazı bölgelerinde eş zamanlı olarak görünürken, diğerleri ilk olarak hilalin belirli bölgelerinde ortaya çıktı. Mesela düşük kaliteli buğday, nohut ve ineğin dünyaya yayıldığı yer Türkiye’nin doğusudur. Türkiye günümüzde dünya tarımında önemli bir rol oynamaya devam ediyor. ABD’de ne zaman kurutulmuş kayısı yesem ve kayısı ambalajlarının üzerindeki etiketlere baksam, bunların Türkiye’de yetiştirilip oradan ihraç edildiğini görüyorum.

 Tabii ki bazı değerli mahsullerin v hayvanların kökeninin Bereketli Hilal’in haricindeki dünyanın başka bölgelerinin olduğu doğrudur. Çin’den pirinç ve tavuk, Meksika’dan mısır, And Dağlarından patates dünyanın diğer bölgelerinin sağladığı katkılardır. Ama 10 bin yıllık olmalarına rağmen Türkiye ve koşularının yetiştirdiği en eski mahsuller ve evcilleştirdiği evcil hayvanlar hala modern dünyanın en değerli yiyecekleridir. Türkiye ve Bereketli Hilal’in dünyaya kazandırdığı dört değerli gıda buğday, arpa, bezelye, ve mercimek; evcilleştirdiği dört hayvan ise inek, domuz, koyun ve keçidir. Sadece at, Bereketli Hilal’in dışında evcilleştirilmiştir.

 Avrupalılar günümüzde hemen her konuda kendilerini dünyanın lideri konumunda düşünme eğilimindeler ve çoğu şeyin Avrupa kökenli olduğunu sanırlar. Aslında arkeologlar tarım ve Avrupa medeniyetinin diğer eski, ama önemli maddelerinin kökeninin Bereketli Hilal olduğunu ve Türkiye’den Avrupa’ya nasıl geçtiğini ayrıntılarıyla tespit ettiler. Türk çiftçileri ve çobanları MÖ7.000 yılında Yunanistan’a götürdüler. O tarihlerde de Yunanlı çiftçilerle kız alıp vermeye başladılar. Yunanlılar da mahsullerini MÖ 5.5000’de balkanlara, oradan Danube Nehrinden Almanya ve Hollanda’ya, aynı tarihlerde de Akdeniz’den İtalya, Fransa ve İspanya’ya taşıdılar. Türk tarımı MÖ 4.000’de İngiltere’ye MÖ 3.000’de İsviçre’ye dalga dalga gelmişti.

 Medeniyetin bu önemli unsurlarının yayılmasını – tarım, metal araç ve gereçler, yazı yönetim ve kanun – ilk dönem çiftçilerin kullandığı diller takip etti. Özellikle Türkiye, Avrupa’ya sadece buğday ve ineği değil önemli Avrupa dillerini de vermiştir. Bu nokta aşağıda ortaya koyduğum birçok sebepten ötürü günümüzde pek dikkate alınmaz. 3.000 yıl önce Türkiye’de konuşulan diller güçlü Hitit İmparatorluğu’nun dili Hititçe ve buna ilaveten Lidya, Likya, Luvian Palaic dilleriydi. Bu kaybolmuş dilleri korunmuş eski yazılardan biliyoruz, özellikle arkeologların Türkiye’nin İç Anadolu bölgesinde bulunan, başkente yakın Yozgat’ta keşfettiği Hitit imparatorluğu arşivlerinden. Bu arşivler Hitit krallarının Mısır’daki firavunlar ve İran ve Irak’ın krallarıyla yapılan diplomatik mektuplaşmaları içeriyor. Los Angeles’daki Kaliforniya Üniversitesi’nden bir meslektaşım yeniden keşfedilen bu Hitit arşivlerinin deşifre edilmesi işinde yer alan araştırmacıların arasında yer alıyor.

 Sonuç şu ki, Hititçe ve akraba dilleri günümüz Avrupa’sında konuşulan dillerin önemli bir kısmını oluşturan Hitit-Avrupa dil ailesinin en farklı ve en eski dalını oluşturuyor. Sadece İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Almanya, Rusça ve diğer Avrupa dillerini değil, aynı zamanda Ermence, Farsça, Hindistan ve Pakistan dillerinin çoğunu ve uzak batı Çin’in şu anda kaybolmakta olan dillerini de içeriyor. Bu yüzden Hititlerin ataları olduğu diller Türk çiftçiler tarafından Türkiye’nin kuzeybatısından Avrupa’ya, daha sonra doğusundan Ukrayna ve Orta Asya’ya, oradan da İran, Hindistan ve Batı Çin’e taşınmıştır. Bask- İspanya ile Fransa arasındaki engebeli Pirene Dağlarında hayatta kalan dil- dışındaki eski, orijinal Avrupa dillerinin tamamı kökünü Türkiye’den türemiş Hint-Avrupa dillerinden almıştır. Türkçeye çevrilecek olan bu önsözü yazarken (Türkçe bilmediğim için), sadece Türk tarım ve metalürjisine değil, aynı zamanda modern İngilizcenin de yan kolu olduğu eski Türk dillerine hürmetlerine gönderiyorum.

 Ne var ki bugün siz Türkler ne Hititçe ne de bir başka Hint-Avrupa dilini yazıp konuşabiliyorsunuz. Sizin yazıp konuştuğunuz Türkçe, Moğalcayı içeren Asya dil ailesine ait bir dil ve 1000 yıl önce Orta Asya’dan gelen fetihlerin bir sonucudur. Bu yüzden, Türkiye’de konuşulan eski diller ve Avrupa’nın orijinal dillerinin yerini alan Hititçe gibi, modern Türkçenin atası olan bir Asya dili Türkiye’de Hint-Avrupa dillerinin yerini almıştır.

 Ama mesele, Moğollarla işbirliği yapan Asyalı fatihlerin Türkiye’nin orijinal Hint-Avrupa halkını bertaraf edip genlerini yok etmesi değildir. Genetik araştırmalar bugünkü Türklerin genlerini üçte ikisinin tarımı Avrupa’ya getiren eski Türklerden, üçte ikisinin tarımı Avrupa’ya getiren eski Türklerden, üçte birinin de modern Türk dilini getiren Asyalı istilacılardan aldığını ortaya koyuyor. Bu yüzden Türkiye, Avrupa ve Asya’yı genetik olarak etkilemiştir, tıpkı şu anda bulunduğu bölge itibariyle etkilediği gibi. İlk zamanlardan günümüze modern Türkiye’nin jeopolitik, kültürel ve ekonomik rolünün ortaya çıkardığı bu genetik ve coğrafi gerçekler, onun Asya ve Avrupa Birliği ile Müslüman ve Hristiyan dünya arasında bir köprü vazifesi görmesini sağlamıştır.

Sonuç olarak, Türkiye, tüm dünyanın ilgi göstermesi tüm dünyanın ilgi göstermesi gereken çok özel bir ülkedir. Elinizdeki bu kitapta çevresel problemlerini çözemediği için çöken birçok toplum hakkındaki araştırmaları okuyacaksınız. Son birkaç yüzyıla şöyle bir baktığınızda medeniyetlerin tarıma elverişli topraklarını yok ettiklerini, kendi nüfuslarını artık besleyemeyecekleri bir noktaya ulaştıklarını göreceksiniz. Kitabım sadece yıkılmış toplumların sıkıntı verici durumlarını anlatmıyor, çünkü çevre problemlerini çözmüş toplumları da tartışıyor. Türkiye uzun dönemli çevresel başarı hikayesinin sıra dışı bir örneğidir. İnsanlar uzun zamandır Türkiye’de mahsul yetiştirip hayvan besliyorlar. Hala da bu işi yapmaktalar. Türkiye’nin toprakları batı Avrupa’nın daha nemşi ve daha verimli topraklarına nazaran daha kırılgan ve sürülmesi aha zor olmasına rağmen, Türk çiftçiler bu zorlu çevrede hayatlarını sürdürmek için çözümler üretmeyi başarmışlardır.

Bu, hepimizin öğrenebileceği büyük bir başarıdır. Kitabımın Türkçeye çevrilmesini önemli bulduğum sebeplerden biri de budur ve bu yüzden Türk okuyucular için Türk başarılarını yazmak bana ayrı bir haz veriyor.

Önsözü daktilo eden: Ayşe Nur

Allahû Âlem.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder