27 Ocak 2014 Pazartesi

Türk Ocağı Durmuş Hocaoğlu Anma Konuşması (V: 1.2)


Üst not: İlk versiyondaki metin konuşma hazırlarken kullanmış metin olduğumdan ötürü; dipnotlar konulmamış ve yazı düzenine riayet edilmemiştir. Bu nedenle bazı ufak eklemeler yaparak versiyon 1, tashih edilerek versiyon 1.1 olarak gözden geçirilmiş ve gerekli düzeltmeler yapılmıştır. Versiyon 1.2'de ise metne müdahale edilmedi. Noktalama işaretleri ve paragrafların ihtivası gözden geçirildi.

 Eğer halen bazı eksiklikler ve hatalar var ise, bu metnin; Durmuş Hocaoğlu tarafından kaleme alınmamış olmasından ötürüdür.

Affola...

Konuşma Metni:

Yer: İstanbul, Çemberlitaş
Tarih: 27.01.2014, Pazar
Öncelikle hepiniz hoş geldiniz.

Geçtiğimiz haftalarda bugün idrak etmiş olduğumuz “Milliyetçi Fikir Sempozyum Serisi”nin ilkinde konuşmak Barış Onur SARGIN beyefendinin Kültür Ocağı Vakfı’na (KOCAV) götürdüğü teklif üzerine vakıf yetkilim İbrahim BİZ beni aradı ve Türk Ocağı’nda bugün, burada ve bu konuşmayı yapmamı talep etti. Açıkçası konuşma yapmayı hiç düşünmeden kabul ettim. Bunda Türk Ocağı’nın isminin ve Hocam ile alakalı gerek anıları ve gerekse kendi dilinden “Durmuş Hocaoğlu” düşüncelerini paylaşacak olmanın etkisi büyüktü.

Konuşmaya Üsküdar Çevresi internet sitesinin (www.uskudarcevresi.com) manifestosunda da yer alan birazdan okuyacak olduğum metin ile başlamak istiyorum. [1]

"Tarih (ve kültür) bir süreklilik'tir. Akıyla, karasıyla, yaşıyla-kurusuyla,, zaferiyle-mağlubiyetiyle, iyisiyle-kötüsüyle; uzun, up-uzun bir zaman, geniş, gep-geniş bir coğrafya, fevkalâde renkli, çok sesli kültürüyle hepsi benimdir, hepsi bende'dir, ben hepsinden bir parçayım. Hepsini kuşatırım, hepsini severim. Ben, Oğuz Han'la Asya Bozkırlarını zaptettim, Kürşad Tekin ile Vey nehri kıyılarında vuruşarak öldüm, Alparslanla Anadolu'yu fethe çıktım, Salâhaddin ile haçlılara karşı vuruştum; Fatih oldum İstanbul'a girdim, İbrahim oldum çıldırdım, gâh iki parça oldum Ankara'da Çaldıran'da kendi kendimi yedim; Merzifonlu Viyana önlerinde mağlup olurken ben de oradaydım, onunla beraber ağladım, celladın kemendine ben de onunla beraber başımı tevekkülle uzattım; Kanunî ile mes'ud ve muzaffer, I. Abdülhamid ile mey'us ve mağlup öldüm; III.Selim de bendim, onu kılıçla biçen yeniçeri de. Beni, Plevne'de Gazi Osman Paşa, Fergana'da Enver Paşa, Dumlupınar'da Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kafkaslarda Şeyh Şamil, Doğu Türkistan'da Osman Batur diye tanırlar.


Ben, Türk'üm, tarihin henüz bilinmeyen eski, çok eski devirlerinde İç Asya'da gözlerimi açtım; başımı taşlara vura-vura çalkalandım, İslâm oldum şereflendim, Müslüman-Türk oldum; o diyar senin bu diyar benim, koştum durdum, hükmettim, hükmedildim, yendim, yenildim, piştim, süzüldüm ve Millet oldum." 


Konuşmaya başlamadan önce çok kısa olmak kaydı ile müsaadelerinizle kendimi takdim edeyim. İsmim az önce sunulduğu ve sempozyum ilanından görebileceğiniz üzere O. Berat ÇELEBİ. Aksaray doğumluyum. Ümit ediyorum ki dualarınızla bir ay içerisinde Marmara Üniversitesi’nden mezun olacağım. Daha önce iki farklı üniversitede eğitim gördüm. Denizcilik sektöründe bir firmada yönetici olarak çalışıyorum.

Türk Ocağı’nı bu güzel etkinliğinden ötürü eski bir Antalya Türk Ocaklısı olarak teşekkür ediyorum. 

Başlamadan önce bir sorum olacak:
Rahmetli Durmuş Hocaoğlu’nu derslerinden ya da makalelerinde kimler tanıyor?

(...)

Eyvallah. Teşekkür ederim.

Konuşmaya bugün anılan herkese ek olarak şahsım adına bana hasleten Durmuş Hocaoğlu’nu hatırlatan bir şiir ile başlayalım [2] :

O çocuklar birer birer gittiler...
Soylu sevda türküleri dudaklarında,
Saçlarında kurt nefesi rüzgârlar,              
O çocuklar birer birer gittiler...
Bir tamu karanlığı kenetlenirken bozkıra
Kehkeşanlardan yıldız gibi indiler.
Tutuşturdular yeniden küllenmiş ocakları,
Bacalardan duman duman tüttüler...
Bir övünç hil'ati gibi giydiler güzelliği
Ufuklara oturup dolunayı sevdiler.
Uzun, siyah kirpiklerinde seyyareler yanardı,
Ağ buluttan atlarla ta Sidre'ye yettiler...
Onlar, Oğuz mayası gök ışığın erleri,
Onlar, ülkü çağının bahadır melekleri...
Mor dağların göğsünde kaldı pençe izleri,
Haceru'l esved gözlerini gönlümüze resmettiler...
Eyvah biz kaldık esfele safiliynde!
Ahsen-i takviym üzere, onlar geçip gittiler..."

Benden talep edilen taslak metinde belirttiğim üzere konuşmamı dört başlık altında yapmaya gayret edeceğim. Bunlar:

1- İnsan olarak Durmuş Hocaoğlu
2- Akademisyen olarak Durmuş Hocaoğlu
3- Entelektüel olarak Durmuş Hocaoğlu ve Aydın Problematiği
4- Geleceğin Tarihine Yazılmamış Mektupların Mimarı Durmuş Hocaoğlu

Hocaoğlu 24 Ağustos 1948 Bayburt doğumlu bir beşik uleması. Beşik ulemasından kastım O’nun yardımcı doçent unvanını beşikte aldığı değil elbette. Durmuş Hocaoğlu benim bildiğim kadarıyla üçüncü nesil Hocalık görevini layıkı veçhiyle yerine getiren bir aile ferdi. Hakiki manada bir "Hoca oğlu".

Dedesi, Bayburt medreselerinin son müderrisi –bugünün ifadesi ile Profesör– Hacı Hasan Efendi; babası Mehmet Hocaoğlu ki Ermeni ve Rum mezalimleri konusunda birincil kaynak statüsünde iki önemli eser ve dört halife dönemi hakkında çalışmaları vardır.

Ve hocamız Durmuş Hocaoğlu ki ayrıntıları konuşmamın ilerleyen kısımlarında sizinle paylaşmaya gayret 
edeceğim.

Umarım bu aile; Hocalık mesleğini sadece Türk Milleti’nin bekası için dahi olsa devam ettirir.

Rahmetli Hocamız ilköğreniminin ardından Kabataş Erkek Lisesi’ne gelir ve buradan mezun olur. Sohbetlerimizde bize aktardığı kadarıyla tarih okumaya meyli vardır. Ancak özellikle babası Rahmetli Mehmet Hocaoğlu’nun konuya şerh koyması ve güçlü nedenler Rahmetli Hocamızı ikna etmesi üzerine; Hocamız İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği’ne 1968 yılında girer ve 1974 yılında mezun. Bu yıllar malum fırtınalı yıllar. Ve Hocamız tam da 68 yılında üniversite öğrenimine başlamıştır. Hocamız 68 kuşağını çok çok iyi bilirdi. 

Güçlü neden olarak tabir ettiğimiz konunun asıl nedeni ise bugün andığımız Osman Turan’dan başkası değildir. Rahmetli Osman Turan, Hocamızın babası Rahmetli Mehmet Hocaoğlu’nun yakın arkadaşıdır. Özellikle Osman TURAN Hoca’nın 60 darbesinde tutuklanarak işkence görmesi, uzuvlarında sigara söndürülmesi gibi acı ve elim tecrübeler az önce bahsettiğimiz güçlü nedenlerin haşiyesidir.

Hocaoğlu bir süre mühendisliğe devam etse de bir süre sonra mühendislik mesleğini bırakır ve akademisyen olarak Marmara Üniversitesi’nde göreve başlar. Hocamızı üniversiteye kazandıran isim hocamız ile aynı gün 23 Ekim’de vefat etmiş olan Hakkı Dursun YILDIZ’dır. Hakkı Dursun YILDIZ bugün askeri tarih konusunda Türkiye’nin en önde gelen tarihçisi ve müthiş bir entelektüel birikim sahibi Gültekin YILDIZ’ın babasıdır.

Rahmetli Hocaoğlu’ndan akademisyen olması için dilekçesini Rahmetli Amil Çelebioğlu’na sunar ki Hocamız O’nu anarken Mevlana soyunun asil mümessili derdi. Amil Çelebioğlu Hocamızın dilekçesinde “Araştırma Görevlisi” ibaresini görür ve Araştırma kelimesinin üzerini çizerek “Öğretim” yazar ve böylelikle Durmuş Hocaoğlu ders vermeye başlar ve bu dersler Hocamız 23 Ekim 2010 yılında ani bir şekilde ahirete göç edene kadar sürmüştür.

Hocaoğlu; Tarih, Fizik ve Türk Dili Edebiyatı bölümlerinde değişik nitelikte ve seviyelerde dersler vermiştir. Bunlardan bazıları dil felsefesi, tarih felsefesi, bilim felsefesi, Kuantum fiziği, özel relativete v.s. olarak sayabiliriz.

Biraz da akademisyen olarak Durmuş Hocaoğlu’ndan söz açarak ana konumuz olan “Aydın Problematiği”ne başlayabiliriz:

Şunu tüm samimiyetimle net olarak söyleyebilirim ki Hocaoğlu, Türkiye standartlarının çok üzerinde ders vermek gibi bir haslete sahipti. İlk olarak tüm kaynak ve ders notlarını basılabilir bir formatta sizin şahsi e-postanıza gönderir ve tüm maillerinize er ya da geç mutlak surette cevap verirdi. Sizi asla kitap almaya yahut kitaplarını aldırmak için zora koşmazdı. Ancak gönderdiği kaynakların bir hayli çetrefilli ve zorlu kaynaklar olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Yabancı dil hakimiyetiniz de iyi ise kaynakların sayısı bir hayli artardı. Dileyen bu notları bastırır, dileyen bilgisayarından takip eder, dileyen ise hiç umursamazdı. Ben iki sene boyunca 4 farklı Durmuş Hocaoğlu dersini takip etmiş biri olarak bu kaynakların sayısının net rakamı bilmemekle beraber 300’den fazla olduğunu söyleyebilirim.

Unutmadan söyleyeyim, ben Durmuş Hocaoğlu’nun hiçbir dersinin kayıtlı öğrencisi olamadım. Çünkü benim bölümümün hocası hiç olmadı. Benim bölümümün hocaları sınıflarına misafir hoca kabul etmezken ve çoğu zaman da buna gerek kalmazken Hocaoğlu için kayıtlı öğrencilerin dışında bir öğrenci gurubunun takibi altındaydı. Net olarak söylemek gerekirse son vermiş olduğu ders olan Tarih Felsefesi dersinde kayıtlı öğrenci sayısı 11 iken derse gelen öğrenci sayısı 20’den aşağı düşmüyor ve genel olarak 25 civarında seyrediyordu. Hocamızın ayrıca muhipleri vardı ki onlarla beraber özel ders yapıyordu. Bu isimlerden bazıları size Çemberlitaş Türk Ocağı üyelerine tanıdık gelecektir. Engin Aydın, Emre Zeki Demirtaş, Hasan Aydın, Muhammed Özbey, Nuri Civelek ve Engin Coşkun.

Rahmetli Hocamızın sınavları defter kitap açıktı ve dileyen bilgisayar getirip internete bile bağlanabilir derdi. Kaynaklar elinizin altında olsa bile Rahmetli Hocamız size öylesi orijinal sorular sorardı ki Rahmeti Hocamızın dersine yeterli ilgi ve alaka göstermeyenler için derslerini geçmek hiç de kolay olmazdı. Kendi cümleleri ile:

Hazreti Îsâ'ya atfedilen bir hadîste, "bir zenginin cennete girmesi bir devenin iğne deliğinden geçmesinden bile daha zordur" denir ya, işte benim derslerim dahi böyledir, hattâ daha bile fazla, çünki benim devem Orta-Doğu havâlisinin develeri gibi tek hörgüçlü değil, çift hörgüçlü, heyûlânî bir Orta-Asya Türk devesi ve elimdeki iğnenin deliği de daha küçük üstelik, enjeksiyon iğnesi gibi; "ben talebemin etini kemiğinden sıyırırım" derim, çünki böyle bir üniversiteden mezun oldum. [3]

Tarih okumasa da Rahmetli Hocamız ortalama bir tarih bölümü akademisyeninden çok daha fazla tarihi bilgi birikimine ve Osmanlı Türkçesi yeteneklerine sahipti. Bu bölümde Ali AKYILDIZ, Ali KARACA, Erhan AFYONCU ve Gülay ÖĞÜN BEZER gibi hocalarla sık sık sohbet ederdi. Doçent Dr. Osman Gazi ÖZGÜDENLİ hoca, Hocamızın vefatının bir hafta öncesinde Hocamızın dersinin günü ve saatini misafir öğrenci statüsünde dinlemek için bana sormuştu. Akademik camia Hocamızın kıymetinin elbette ki öğrencilerden çok daha fazla farkında idi. Ancak bu, kimi zaman Hocamıza iltifat ederek kimi zaman ise Hocamızı yok sayarak(!) kendini gösteriyordu.

Laf aramızda Fizik bölümü öğrencilerinden entelektüel meraklarının çok az olduğu gerekçesi ile biraz şikâyetçi idi. Kendi dilinden durumu Hocamız şu şekilde açıklıyordu:

 "Odamın kapısı açık, çay içmek için gelin, sohbet etmek için gelin, ama bilhassa soru sormak ve/ya ek bilgi kaynağı istemek için gelin, ama kat'iyen, 'imtihanda nereden nereye sorumluyuz', yâhut 'ne gibi sorular sorarsınız' şeklinde saçmalıklar veya '...hocam ben onbir çocuklu bir âilenin..." diye başlayan merhamet nutuklarıyla not almak için gelmeyin"... [4]

Son dönem Fizik Bölümü’nde kaldırılan Kuantum ve Relativete dersleri için bir konferans düzenlemek istedi idi ise de bu konferans maalesef ilgi görmedi.

Hocamızın şu an baskısı olmayan üç kitabı vardır. Gazete yazılarını da sayarsanız toplamda bini aşkın değişik niteliklerde yazılmış makalesi vardır. Ümit ediyoruz ki bu kitapları en kısa süre içerisinde Kültür Ocağı Vakfı (KOCAV) basılmamış kitapları ile beraber basacaktır. 

Ve en çetrefilli konu başlığımız olan “Entelektüel Olarak Durmuş Hocaoğlu ve Aydın Problematiği’ne başlayabiliriz. Aydınlar şahsi kanaatime göre ufuksuzlukları ve duruş sergilemekten uzak olmaları nedeniyle Milletimizin hatta ferdi olduğumuz Ümmetin şüphesiz ki en büyük sorunlarındandır. Bir dönem boyunca bu problematik dişe diş seyretse bile artık “bıçak kemik” ilişkisi halini almıştır. Ve “aydın” kavramı su götürmez şekilde nettir ki Türkiye şartlarında fazlaca kirlenmiş ya da kirletilmiş bir kavramdır. Bu nedenle Hocaoğlu kendisine “aydın” denilmesinden hiç hoşlanmazdı.

“Durmuş Hocaoğlu’na Sagu” [6] olarak isimlendirdiğim vefatının ikinci seneyi devriyesine ithafen ilk olarak Facebook üzerinde kurulu ve Rahmetli Hocamızın oğlu Kürşad Hocaoğlu tarafından yönetilen "Durmuş Hocaoğlu Okurları" gurubunda paylaşmış olduğum ve dün sizler için bu konuşmaya dair kılavuz bir metin hazırlarken biraz üzerinde değişiklikler yaptığım bir nesir var. Sanırım bu metin Durmuş Hocaoğlu’nun entelektüel hayatı konusunda bize ip uçları verecektir:

"Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir." - Hadis-i Şerif [5]

Hocam ikinci sene geldi, çattı; sen bizi bir başımıza, mürşidsiz koyalı. Pusulasız ve sonu görünmeyen kaoslar içerisinde "fikirsiz" kaldık. Önceleri silahsız, parasız, yiyeceksiz hatta yurtsuz dahi kaldığımız oldu. Lakin fikirsizliğin çöllerinde susuz kalmak... Bu bambaşka bir işkence ve eziyet ki bir kere değil; her an yeniden ve yeniden sadistçe öldürüyor... 

Senin kaleminden damlayan sütün hasretini yudumlar olduk; geleceği emzirmeni özledik. Bizi sert ve soğuk su etkisi ile çarpmanı, kendimize getirmeni, uykularımızı kaçırmanı özledik.

Vatan derdi ile dertlenmenin onulmaz yarası ile adeta bir annenin gözü önünde evladının lime lime edilmesinin acısı ve haykırışı ile bize Vatan kavramının deruni taraflarını yaşayarak öğretmeni özledik…

Onca derdine ve meşgalenin içerisinde biie arayarak, yeri geldiğince bir hocadan öte "baba nasihatları" etmeni özledik.

Kendini "alleme-i cihan" sananların, televizyon maymunlarının ve satılık kalemşörlerin karşısında bir entelektüel haysiyet içerisinde titizlikle okumalar yapmanı; yazı yazarken bazen günlerce uykusuz kalmanın sebebini yokluğunda daha şiddetli anladık. Yokluğunla harlandık; seni bir daha özledik.

İşittiklerimize oldu ki kulaklarımız inanmak istedi, gördüklerimizle gözlerimiz karardı. "Durmuş Hocam bizi uyarmıştı, bunu demişti" derken olanların şeddesi ve olacakların tahayyülü içerisinde "İkinci Endülüs" benzetmen ile irkiliyoruz. Etrafta dolanan Endüljans Papazlarını bozguna uğratmanı özledik.

El hasılı sonu gelmez bu yakınmaların…

İkinci Ergenekon benzetmen ile ümitvar olma gayretindeyiz.

Talebelerin seni özledi Hocam; Seni Özledik... [6]

Şimdi tam manası ile “Aydın Problematiği”ne giriş yapabiliriz.

Her şeyden önce Durmuş Hocaoğlu için "entelektüel" bir milletin çapını ve kapasitesini belirler. Milletine ufuk açar ve yön verir. Bu nedenle bunun tam tersini yapan Aydın olumsuz manada yazının devamında kullanılacaktır. Kendisine "entelektüel kıymeti verilen Aydınlar", "Durmuş Hocaoğlu'na Sagu"da benim ifade şeklim ile "Endüljans Papazları"

Tanıtım afişinde benim telefon görüşmesinde özellikle “problematik” olarak tanımlamama rağmen sanırım kelime bir Türkçeleştirmeye maruz kalmış. [7] Mesele tanımlaması "lisan-ı meşhur" açısında yanlış olmamakla birlikte durumu tam ifade etmek açısından eksiktir. Şöyle ki; karşılaştığımız durumu en iyi ifade eden problematiktir. Çünkü problematik kavramsal olarak sistematize olmuş, otomatiğe bağlanmış birbirini domino eden ve birbiri ile ilinti problemler dizisidir. Çözümü net olarak ortaya konulmuş değildir. Ortada bir teşhis var olsa da tedavisi yahut sağaltılması ya da farklı bir ifade ile nötralizasyonu meçhuldür. En azından hali hazırda. Mesele ise usule bağlıdır. Kendine has ihtisasları vardır. Bir ya da birden fazla disiplini enterese eder. Muhatabı bellidir. İngilizce ifadesi bu gibi durumları “issue”dur. Problem farklı bir tanımlamadır. Aydın Tanzimat ile beraber mesele olmayı aşmıştır.

Entelektüel ya da Aydın her ne kadar eşit olmasalar bile benzer tanımlamalar hakkında net bir tarif vermek güç. Birçok tanımlama ile karşılaşabiliriz. Genel bir lisanı meşhur ifadesi ile “her üniversite mezunu bir aydın adayıdır” sözü artık bir lakırdıya dönüşmüştür. Entelektüel için belli bir alan söz konusu değildir. Belirli kurumların yaptığı çalışmalar da yok değil. Mesele Amerika merkezli etkili uluslararası ilişkiler ve strateji kurumu olan Foriegn Policy her sene dünyanın en önemli 100 düşünce insanını(thinker) seçer. Buradaki insanların niteliklerinin birbirinden ne kadar farklı olduğunu görmek için 2 dakikaya ihtiyaç hissetmezseniz.

Fakat bir hikmet var ki entelektüel tanımlaması için Rahmetli Hocamız başvurmuş [8]:

Sağlığında nice ehli hünerin bir atım tuzu yoktur aşına
Öldürürler evvel onu açlıktan sonra türbe dikerler başına.

Kant’ın filozof tarifleri arasında “Hakikate ihanet etmeyen kişi var ki sanırım entelektüel tanımlamasına en çok bu yakışıyor. Yine ufak çapta yazı için malzeme araştırması yaparken güzel bir hata olarak bir kişinin İngilizce tamamen hatalı da olsa intellectual kelimesini intel actuel zamanın aklı gibi bir yanlış etimolojiye giriştiğini gördüm. Yanlış olsa da entelektüel zamanına karşı akıl görevini ifa etme açısından yine de hoş bir tanımlama olacaktır.

Aydın deyince Türkiye’de akla kimler kimler gelmez ki. Say say bitmez. Konu hakkında 850 sayfalık laf kabalığı yapanlar dahi var. Hocaoğlu makalelerinde buna dair yer yer yarı aydın tanımlaması kullanır ve Necip Fazıl’dan naklen şu cümleyi dile getirir[9]:

"Aslını gördüğü hiçbir şey, posasını görmediği hiçbir şey yoktur." 

Ancak entelektüel ya da aydın bir ihtisas sahibi olmalarının dışında zamanı okuyabilmeleri, olayları takip edebilmeleri ve en önemlisi insanların zihninde bir ufuk yaratabilmeleri adına önem arz eder. Fransız İhtilali’nin mimarlarından Jean Jacques Rousseau böyle bir karakterdir. Farsları Araplaştırmaktan kurtaran Firdevsi böyle bir karakterdir. Arap baharının planlayıcılarından Netwar kavramını inşaa ederek ülkesi Birleşik Devletler için milyar dolarlık masrafların gereğini ortadan kaldıran John Arquilla bir karakterdir.

Entelektüel ve aydınların yaşamları boyunca aydın denilmesinde hemen hemen hiçbir önemi yoktur. Ancak her yanı saran piyasa ekonomisinin metalaştırma alışkanlıklarından Aydınlar da nasibini aldı ya da kendi aydınlarını piyasa kendi fabrikasyonu ile üretti. Onlara gazetelerde köşe başlarını ve 5 haneli maaşlar verdi. Siyasetle bir kedinin sahibine sırnaşması kadar içli hale Süleyman Demirel’in meşhur aforizmasının buyurduğu üzere “dün dündür, bugün bugündür” mottosu ile omurgasız hareket kabiliyeti sağladı.

Hocaoğlu nazarında ise bir entelektüel her şeyden önce bir duruş sahibidir. Fakat duruş sahibi olması O’nu "siyasa"nın pisliklerinin çöpçüsü haline getirmez. Aksine hakikate karşı görevini en güzel şekilde yapması için bir imkan tanır. Hocaoğlu için mümkün mertebe siyasete mesafeli bir entelektüel yapısı gerekir ve Hocağlu da kendi buyurduğu üzere bu şekilde yaşamıştır. Gazzali’nin Eyyühel Veled adlı risalesinde söylediği üzere Durmuş Hocaoğlu bu mesafenin korunması gerekliliğini şu şekilde dile getirir. [10]

Siyâsetçinin sofrasına oturma; yediği haramdır! Sohbetine katılma; konuştuğu yalandır.


Çünkü insan için yaratılışı gereği Hocaoğlu’nun konuşmalarında sıkça atıf yaptığı ve "Harut ile Marut" hikayesinde de anlatıldığı gibi üç duygu onu melekten ayırır. Siyaset, ticaret ve şehvet. Net Hocaoğlu cümleleri ile:

Çünkü iktidar "güç"tür; güç ise Kant'ın deyimiyle, aklın muhâkeme kabiliyetini ifsad eder ve bu da hakîkate ihânet edemeyecek kişi olan entellektüelin yozlaşmanın kapısından içeri adım atması demektir. İktidâr'ın bu gücüdür ki, başlangıçta tamâmiyle en sâf ve en hâlis, en samimî hislerle, vatana-millete hizmet aşkıyla siyâsete atılan nice entellektüel, İktidâr'ın bu çıldırtan gücü karşısında mukavemet edememiş, bir vakitler ibâdeti yeri göğü kaplayan İblis'in Şeytan olması gibi tanınmaz hâle gelmiştir. [11]

Entelektüel niteliklerini ise şu şekilde tarif etmeyi uygun buluyor[12]:

1) Entelektüel, zamanının irfanına sahip olacaktır. Ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilecek, dünyadaki bellibaşlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır.

2) Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendirecektir.

Başlıca vasıfları dürüst, uyanık ve cesur olmaktır. Yani bir bilgi hamalı değildir entelektüel. Hakikat uğrunda her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir.


Biz de Schumpeter gibi düşünüyoruz. Entellektüel, tariflere hapsedilemez./Mefhumu dalgalanışları içinde kavramak, tarihe başvurmakla kabil.


Tüm bu tariflerin tam karşısında Hocaoğlu birçok makalesinde Türkiye’de bir "Aydın İhaneti" olduğunu dile getirir. Örnek vermek gerekirse Rahmetli Hocamız şu sözler "Aydın İhaneti"ni dile getirir[13]:

Siyâsetin ifsâdı idi, sermâye idi vesâire, bütün bunlar zâittir o'nun ihâneti için, yâni onlar olmasa da bu mel'aneti işleyecektir; çünki, o'nun derdi Türk'ün varlığıdır; o, Türk'e tahammül edemediği için ihânet etmektedir; o, komünist olur, komünist olmak için değil, komünizm ölür liboş olur, liberal olmak istediğinden değil; küreselci olur, küreselci olmak için değil; Kürd'ü sevmez kürtçü olur, Alevî'yi sevmez, alevîci olur, Ermeni'yi sevmez ermenici olur; AB o'nu ilgilendirmez, AB'ci olur; bir ve yalnız tek sebeple: O, Türk'e mazarratı dokunacak olan ne varsa bit gibi or'da biter. O'nun hiçbir yüksek ideali, hiçbir şeye sevgisi yoktur, hiçbir şeye sadâkat duymaz, o'nu ayakta ve diri tutan tek şey, sevdikleri değil, sâdece ve yalnız Türk'e olan dinmez nefreti, zift gibi, yapışkan, kap-kara kinidir.

"Türkiyeli Aydın'ın dini Türk'e olan kinidir."

Ülkemizde problematik teşkil eden 4 farklı aydın gurubu olduğuna kaniiyim. Bunların kendilerine ait gündemleri ve bazı alışkanlıkları, ortak özellikleri var. Bunları Hocaoğlu dilinden kısa tanımlamalar ile beraber mümkün mertebe sizlere aktaracağım. Bu aydın gurupları:

1- İslamcı aydınlar
2- Liberal aydınlar
3- Sol aydınlar
4- Milliyetçi aydınlar.

İslamcı Aydın Problematiği

Başlangıcı Cemaleddin Efgani’ye kadar dayanır. Siyasal İslam olarak da bilinirler. İslamcılık bir hayli gündemimizi işgal eder durumda. Ancak kavramsal olarak sıkıntıları bir hayli fazladır. İlk olarak İslamcı kelimesi ilginç bir tanımlama. İslam Dini mensupları hepimizin bildiği üzere "Müslüman" olarak tanımlanır. Genel olarak Selefi ve Vahhabi kültür ile her ne kadar uzak olduklarını söyleseler bile belirgin paralellikler göze çarpar. Farklı bir şekilde Filistin eksenli Arap Sosyalizmi ve Fars Entelijansiyası’ndan beslenen İhvanı Müslimin’e atıflar yapan bir gurup aydın ile yüz yüzeyiz. Özellikle 28 Şubat sonrası bu kesim Kozmopolitanizm zehrine de kapılarak bir "Türkiye'yi Türksüzleştirme Operasyonu'na" ortak hale gelmiştir. Kendi içlerinde “ümmet” vurgusu yapsalar bile bu ümmet vurgusu genel itibari ile Arapça konuşulan coğrafya ile sınırlıdır. İktidar ile çok yakın temas halindedirler. Fakat "Devlet" kelimesi ile ciddi sorunları vardır. Bazıları Türkiye'nin "Darülharp" olduğunu söylemeye cüret edecek kadar ileri gider. Son yıllardaki yeni şekillenmeler sonucunda terör guruplarına karşıt olmaktan vazgeçmişlerdir. Hatta belirli guruplar terör guruplar kol kola eylemler düzenlemiştir. Bazı tarikatlerce de desteklenilmektedir.

Hocaoğlu İslamcıları özellikle Papa Benediktüs'ün Peygamber Efendimize ettiği hakaret üzerine şu sözler ile eleştirir[14]:

Hangi sebep, acaba, İslâmcılık dâvâsı güdenlerin çifte şahsiyet ile mâlûl olmasına sebebiyet verdi: Daha dün Batı ve hâssaten Avrupa hakkında yazdıkları ağır – bir kısmı haklı bir kısmı haksız ve yanlış da olsa yine de bir yerde haysiyetli bir tavazzû idi bu – yazıların mürekkebi kurumadan, utanç verici, yüz kızartıcı bir şekilde Batıcılar'dan daha hızlı batıcı, Avrupacılar'dan daha hızlı Avrupacı kesildiler; ne oldu da Haçlı Rûhu'nun hâlâ yakıcı bir kor gibi küllerin altında sımsıcak yattığı, Churchill'in tâbiriyle "Hristiyan ahlâkının menbâı ve Hristiyan îmânının çeşmesi" olan Avrupa'nın, birden bire hakların ve özgürlüklerin garantörü, sulh ve sükûn ve selâmet ve adâlet diyârı, insanlığın son durağı, tarihin sonu, kendi memleketlerinde ne isteyip de elde edememişlerse hepsinin bilâ-bedel, efendilerince avuçlarına teslîm edileceği bir nevi' "arz-ı mev'ud" olduğunu keşfediverdiler de yüzleri kızarmadan, edep-hayâ etmeden, âr ü nâmûs şîşesini taşa çalarak AB lobiciliğine soyundular? Ne sebep oldu da Avrupa'ya göç eden Türkleri Medîne'ye hicret eden Muhâcirîn ile mukayese ederken – ne hayâsızlık -, dolayısıyla, erkeklerin erkeklerle evlendiği, "oğlan gibi kızların, kız gibi oğlanların diyârı" çürümüş-kokuşmuş Avrupa'yı Medîne'nin seviyesine terfî ettirmek alçaklığına düştüler ve kezâ, hiç mi vicdan diye birşeyleri kalmadı da bunun mâkûsunun da, Avrupalılar'ın Ensâr seviyesine 
ref'i demek olacağını îmâ ettiler; yoksa beyinleri çektiydi de düşünemez mi oldular?

Kara donlu, kara dilli, kara dinli Avrupalıların atını itini nallayıp karikatürlerle başlattıkları küfür kervanına, Katolikliğin başı olacak Papa nâm deyyûs-u ekber, İki Cihan Pâdişâhı, "Efendimiz", şefâatçimiz, başımızın tâcı, gözümüzün nûru, dizimizin feri, Süleyman Çelebî'nin Mevlîd'de "Bîle yazdım âdım ile âdını" mısrâıyla indallahdaki mevkıini edebî-estetik formatta âbileştirdiği Muhammed Mustafâ'yı ism-i şerîfini lâğım kuburu ağzına alıp, alenen, en denî hakaretlerle, hem de iki resmî sıfatıyla birden, tam destek verirken, kendilerine hâlâ İslâmcı diyen bu sefîl gürûh ne yapıyordu?

Rahmetli Hocaoğlu özellikle İslamcılığın Hazin Trajedisi yazı dizisi ile İslamcılar nezninde onların fikir önderleri ve aydınlarını eleştirir.

Konu İslamcılıktan açılmışken Kozmopolitanizm’e bir parantez açalım.

Kökleri çok antik çağlara kadar gitmekle beraber “dünya vatandaşlığı” olarak tanımlanır. Buna göre fert hiçbir millete mensup değildir ve ütopik olarak tek dünya devletinin hasretini çeker. Özellikle İslamcı Aydın güruhu Vatanı ruyi zemin, milleti nevi beşer saçma gibi tanımlamalarda bulunurlar. Devlete karşı sadakat hissetmezler[15]:

"İslâm'ın iktidar, devlet ve vatan talebi ve emri olmadığı gibi, Müslüman'ın da devlete ve vatana ihtiyacı yoktur. İslâm, bütünüyle şahsî ve ferdî hayata ve cemaat düzeyine indirgenebilir; o hâlde, şahsî ve ferdî hayâtında hürriyetini ve inancını yaşamasına ve bir tür 'komün' veya 'getto' gibi telâkkî edilen cemaat tarzı örgütlenmelerine müsâmaha gösteren her ülke, hiçbir fark gözetmeksizin onun vatanı, her devlet de hiçbir fark gözetmeksizin onun devleti olabilir" şeklinde hulâsa edilebilecek olan işbu yeni ve yozlaşmış Müslümanlık, bu saikledir ki, vaktiyle, vakur bir şekilde karşısına dikildiği Batı ile "uyum" sağlamağa çalışmakta ve bu cümleden olmak üzere, "Avrupa Birliği İşbirlikçiliği" yapmakta herhangi bir beis görmez olmuştur.

Liberal Aydın Problematiği

Liberal kelimesi her yere giren bir kelime olmuş durumda. Liberal Aydın içinde bulunduğu siyasi konjektürün adamı olur.  Bu kelime Fransızca kökenindeki özgürlük tanımlamasından mıdır bilinmez, her devrin adamı için kullanılabilir. İktidarın bir önemi yoktur. Gelir geçer ama koltuğa tapma Liberal Aydın için vazgeçilmez bir fetişizm halinde devam eder.[16]

Liberaller ise Devlet'e aşırı merbutttur. Türkiye'deki liberallerin büyük bir kısmı gerçek anlamda "liberé" değildir. Liberalizm'in temeli Burjuvazi'dir; Türk Burjuvazisi ise sahici mânâda bir burjuvazi olamayıp bir nevi "Devlet Burjuvazisi"dir, Devlet tarafından kurulmuştur, himaye edilmiştir ve de edilmektedir. Burjuvazi devleti emerek var-olmaya ve varlığını temâdî ettirmeye, yaşamaya alışkın olduğu için gerçek anlamda burjuvazi de sayılmamalıdır. Burada, yeri gelmişken çok muhtasar olarak, Türkiye'deki liberal intelijansiyanın 'garip' bir özelliğinden de söz etmek gerekecektir ki bu da, liberalliğin, 12 Eylül-sonrası'nda, ancak hassaten Özal Dönemi'ne paralel olarak, istihdam alanları daralmış veya bitme noktasına gelmiş olan eski marksistlerin kendisine aradığı yeni bir istihdam alanı olmasıdır. Nitekim liberal olduğu vehmedilen birçok kuruluşun ve hassaten medyanın önemli noktalarında bulunan neo-liberallerin önemlice bir kesrinin, aslında birer "dönme-marksist" olduğu gören gözlerden nihan olmayacaktır.

Liberaller'in "diğer" ve öncelikli mes'eleleri: "Özgürlük" denen şeyi sâdece Başörtüsü için değil herkes ve her kesim için savunmak, "Kürt sorunu"nu 'ivedilikle' halletmek v.s. Doğrusu kulağa hoş gelmiyor değil, ilk bakışta; ama ilk bakış yanıltıcı olabilir; şöyle, derin bir soluk alarak biraz daha müteemmilâne tefekkür etmekte fayda var. Niçin? Niçini şu: August Ferdinand Bebel (1840-1913), "Bir burjuva sana yanaşmak isterse ona yakından bir iyice bak. Şâyet bir aydın ise: O vakit bir kat daha yakından!" der; Bebel Türkiye'yi ve Türk(iye) liberallerini tanımış olsaydı, emînim ki, "Şâyet bahse mevzû olan, bir Türk(iye) liberali ise, o vakit iki kat yakından bak" derdi. Derdi emînim; zîra, dünyada belki de en güvenilmez aydın (?) – "entellektüel" değil - zümresi bunlardır da ondan ve bu da, kendileri de pek bir matah olmayan İslâmcıların ilk teşhis hatâsı: Liberalizm'in bir haysiyeti var muhteremler; 'bizim' (?) liberallerimizin ezici çoğunluğu liberal filân değil, mühimce bir kısmı "dönme marksist" ve dahi Marksizm'den dönmek diye birşey yoktur ve yine dahi, ezkazâ 'dönmüş' ise de, "liberal" olamaz, olsa-olsa, ancak "libertaryen" olur; diğer bir kısmı da ABD'nin veya AB'nin maaşlı memuru gibi çalışan birtakım mazanne-i sû erbâbı ve bir başka kesimi ise her gücün önünde eğilen lâstik omurgalı yumuşakçagiller sınıfından kimesneler. İkinci hatâ da, Liberalizm ile Demokrasi'yi eşit ve eşdeğer zannetmek; aralarında yakın bağlar var, ama aynı şey değiller elbet de. Tabiatiyle, demokrasi ile alay eden, demokrasi oportünisti İslâmcı taîfesi için bu detay mühim sayılmaz; sayılmaz ama, pratik kaygusuyla da olsa, detayı ciddiye almak lâzım; çünki işin kökü orada yatmaktadır.

Sol Aydın Problematiği

Marksist öğretilerden ve dogmatizminden beslenirler. Stalin’in yaptıkları hakkında konuşmayı çok sevmezler ve Aleksandr Soljentsin okumazlar. Kendi içlerinde farklı fraksiyonları olmakla birlikte 2000’li yıllarda adına “Ulusalcılık” denilen manevi dünyadan arındırılmış ve Türkiye sınırlarına hapsedilmiş bir milliyetçilik ile yeniden şekillendiler. Tarihi arkaplanları oldukça dardır. Sistematik olarak bir iki yüzyılı geçemezler. Jakoben bir tavırları ve milletin yeniden dizayn edilmesi gibi kronik bir sorunları vardır. Gazi Mustafa Kemal ve Laiklik kavramlarının olabileceğinin en kötü şekilde kendi çıkarlarına uygun bir müktesebât yüklerler. Rahmetli Hocamız Sol Aydın'ı şu şekilde yorumlar[17]:

Türk solu batılılaşmanın bir ürünü ve çocuğudur. Onun asıl ilham ve beslenme kaynağı hep batı olmuş, hemen hemen hiçbir şekliyle doğudan, kendi tarihinden en ufak bir çizgi dahi taşımamaya özen göstermişlerdir. Türk Solu genellikle İslam Dini ve Türk tarihi konusunda son derece sığ bilgilere sahip olmaktan en ufak bir rahatsızlık duymamıştır. Bu topraklarda sol olma iddiasıyla ortaya çıkan bir fikri ve siyaset için bu affedilmez hatadır ve hatta hatadan öte yanlışlıktır.

Milliyetçi Aydın Problematiği

Rahmetli Hocamız bir entelektüel olarak Milliyetçilik kavramını tanımlarken şu ifadeleri kullanır[18]:

Telaffuzu her ne kadar kolay olsa da grameri bir o kadar zor ve çetrefelli, herkesin konuşabildiği ama çok az insanın konuştuğu strüktürü bilebildiği ve anlayabildiği bir dil… (Mustafa Çalık'tan naklen)

Milliyetçilik Hocaoğlu’na göre aşağıdaki tanımları şöyle şekillenebilir:

Zımni, manifest, partizan, eleştirel, banal, militarist, agresif, bölgesel, küresel, devletçi, milletçi, tepkisel, pozitif, negatif, dönüştürülmüş, ekzistansiyel, kognitif ve dini…

Milliyetçilik bir aidiyettir, sadakattir, aşktır. Aşkı kim tarif edebilir? Elbette hiç kimse. O damarlarımızda akan kalbimizde atan bir şeydir.

Milliyetçi Aydın’ın genel problematiği günlük siyasi erk ve çıkarlar uğruna feda edilen bir geçmiş ve geleceğin tammesidir. Öyle ki bu nedenle destanlar ve mitolojilerin uydurma olduğu gibi bilimsel bir yanı olmayan ve yazılı kaynakları hiçe sayan tezler havalarda uçuşmaktadır. Bunlar kafalarına göre bölücübaşlarını Paşa yapar, ülkemizin çözülme sürecine methiyeler düzer Milliyetçi sıfatının arkasına sığınır ve sıfatlarının başına bir de "eski" ekleyerek itibar görmekte başarılı olur. Bu aydın profili "eski" sıfatı ile beraber olduğu "eski" arkadaşları ve "eski" ideolojilerine çamur atmaktan başka bir iş yaptıkları da vâkî değildir.

Türkiye’de siyasi erkin uzağında kalarak Milliyetçilik konusunda fikir beyan edebilmek son derece zor ve aşılması zor bir seddir. Ve Durmuş Hocaoğlu bunu milliyetçilere rağmen milliyetçi kalabilmeyi başarabilmiş bir güzide entelektüelimizdir.

Rahmetli Hocamızın oğlu Kürşad Hocaoğlu, babasını şu şekilde tarif ediyor[19]:

Türkiye'de aydın geçinen gürûhun, hep maddiyatını, kendi hayat şartlarını daha yükseltmek için, --bir nevî günümüzde çabuk parlayıp sönen şöhretlerde olduğu gibi-- "ünlü olmak" ve "zengin olmak" hayalleri kuran insanlarla çok benzeştiğini görüyorsunuz. İlmî sebeplerle değil tamamen kendi cebini, ailesini vs. düşünerek günü-birlik yaşayan adamcıklar. Ortega Y Gasset'in tabiriyle "ordinary man"...

Bir yazdığı kitapla saray yavrusu evlerde oturan ama birilerinin hoşuna gitmez belki diye fikrinden çizgisinden taviz veren kalemi satılık adamlar, daha doğrusu "adamcıklar". İsim zikretmeye gerek yok sanırım. Bir kısmının da bizzat Durmuş Hocaoğlu'nun tavsiye etmiş olduğu isimler olması onun için ayrı hayal kırıklığı sebebi olmuştur.

Ezcümle Durmuş Hocoağlu’nu farklı yapan bu idi. Fikirleri uğruna dünyayı elinin tersi ile iten adamdı.

Birçok arkadaşım acaba bir beşinci gurup var mı diye akıllarından ilk anda geçirmiş olsalar bile sanırım tanımlamalar sonunda diğer gurupların da aslında bu dört gurup içerisinde kendilerine bir şekilde yer edeceklerini görmüş olduğumuzu tahmin ediyorum.

Ve son olarak "Geleceğin Tarihine Yazılmamış Mektupların Mimarı Olarak Durmuş Hocaoğlu"

Durmuş Hocaoğlu’ndan tarafından yazılmış gidişat hakkında şiddetli bir uyarıyı benim eklediğim "Unutulacaksın Mehmed'im" ekleri ile konuşmamı sonlandırıyorum[20]:

Eğer bu alçak manevra tutarsa, unutulacaksın Mehmed'im;

Adınla, yazdığın destanla, ne için şehâdet şerbetini içtiğinle unutulacaksın Mehmed'im;

Seni, yalnız, tâbutuna kapanan baban, anan ve birkaç yakının hatırlayacak, unutulacaksın Mehmed'im;

Sonra onların da toprağın altına çekilmesiyle külliyen hiç yaşamamışsın gibi olacaksın, öyle ki, akıllara hiç düşmeyeceksin; çünkü seni hâtırlayacak kimsecikler kalmayacak. Unutulacaksın Mehmed'im;

Yine çünkü, Türkler, önce, bütün tarihlerinin zirvesine tırmandıkları  bu topraklarda efendi iken kul olacak, sonra ağır-ağır, çırpına-çırpına son nefesini vererek tarihin bataklığında boğulacak, unutulacaksın Mehmed'im;

Bu kavimler mezarlığında yaşamış ve adı-sanı kaybolmuş, nâmı nişânı silinmiş her-hangi kavimlerden birisine dönüşecek, unutulacaksın Mehmed'im...

Bana konuşma fırsatı veren Türk Ocağı ve Kültür Ocağı Vakfına, sizlere ve özellikle beni dinlemeye gelen eşime teşekkür ederim.

Var olun…

Allahû Âlem (En doğrusunu Allah bilir.)

www.uskudarcevresi.com

Kaynakça

1- http://www.durmushocaoglu.com/data/yazipdf/DHocaoglu_331_Turk_Muslumanligi_Uzerine_Bazi_Notlar.pdf?rnd=1667032837

2- http://www.tutunamayanlar.net/forum/yeni-turk-edebiyati/dilaver-cebeci/ (kelime hataları tarafımdan düzeltilmiştir.)



5- Suyûti, el Câmiu’s Sağir, nr 10026; İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l- İlm, nr. 139.







12- Arthur Koestler,Le Yogi et le Commissaire, Charlot, Paris, 1946 s.93-97-100-109’dan aktaran: Cemil Meriç,Mağaradakiler, İletişim Yayınları, 1997, Ankara. Durmuş Hocaoğlu'nun tanıma yer verdiği makale http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5494086








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder