18 Haziran 2014 Çarşamba

Kürt Nüfus Artışı Türkiye ve Türkler İçin Bir Tehdit Midir?

Nedendir bilmiyorum. Her gün ülkemde değişiyor ama bir rutin hiç mi hiç değişmiyor.

Türkiye'yi herhâlde ne sosyologlar ne de siyasetçiler belli bir kategoriye koyamaz sanıyorum. Hakikaten garip bir ülkeyiz. Kimse Avrupa Birliği ya da Ortadoğu ile ilgili bir gündem varken ülkede Ülkücüleri hatırlamazken, bir terör saldırısı ya da mili manevî değerlere karşı bir hücum ya da tehdit algılaması oluşur oluşmaz ''Nerede bu Ülkücüler'' lafı güzaflarını duymaya başlıyoruz. Rutin hiç değişmiyor. Yahut ben ve dostlarım bu soruya muhatap oluyor.

İnşallah gün gelir de güzel ülkemde yine bir garip hadise tezahür etmez de biz de bu konularda yazmak durumunda kalmayız.


Genelkurmay koltuğunda oturan kişiye açıklamaları sonrası hakaretamiz sözler etmemek için yazdım sildim, yazdım sildim. Toplamda 700.000 kişiyi aşan bir personel ile Türkiye. Onurumuz, gururumuz ve hepsinden önemlisi “Namusumuzun Bekçisi” kahraman Mehmetçik’in yanlış ellerde ne kadar kötü duruma düşürülebileceği akla hayale gelebilecek gibi değil, işin doğrusu. Açıklamalar, yalanlar ve bahaneler. Askerliğin birçok tanımlaması olmasına karşın herhalde en güzel tanımlamalarından biri “Milletinin hayatiyeti söz konusu olduğunda hukuk çerçevesinde can veren ve can alan devlet görevlisi askerdir” olduğunu düşünüyorum.

Özellikle sosyal medyada bazı bölünme yanlılarının türediğini görüyorum. Tam da İmralı canisinin arzu ettiği vatandaş modeli bir şekilde artık aramızda türedi ve yüksek sesli konuşuyor.

Hal böyle olunca farklı bir il ya da coğrafya üzerinden değil de memleketim üzerinden düşünüyorum. Deseler ki doğduğum topraklar farzı misal; Aksaray'ı sözde Kürdistan diye bir yere teslim edeceğiz. Kendi doğduğum toprakların başka bir ülke sınırları içerisinde kalıp oraya pasaportla giriş yapma ihtimalini sindiremiyorum. Bir yandan da bundan sadece iki üç kuşak öncesi dedelerimizin yaşadıkları geliyor aklıma. Kaç milyon insan Balkanlarda Kafkasya’da hatta bugünkü Arap coğrafyasında doğup geride bıraktı topraklarını. Bazı dostlarımızın Güney Azerbaycan ile, Azerbaycan ile birleşme ve Uygur Bölgesi’nden ata yadigarı amca çocuklarımızı ülkeye getirme gibi konulardan söz açtığına şahit oluyorum ki açıkçası gönlüm istese bile aklım pek mümkün görmüyor. Türkiye kendi havalimanlarına sığınmış mazlum insanları sessiz sedasız ülkesine kabul etmek yerine “Tarık Haşimi” gibi ülkemiz adına ne getirip ne götürdüğü belli olmayan karanlık isimleri “onur konuğu” belleyen bir siyasi yanılgı (delusion) içerisindedir.

Demem o ki vatan toprağını gerekirse Pirus Zaferi* olsa da bırakmamak gerek. Konu hakkında daha önce “Sözde Kürdistan’ın Komplo Teorisi” isimli bir yazı da kaleme almıştım.

Hazreti Hüseyin, Kerbela'ya giderken yolda karşılaştığı bilge birisi Kûfe halkı ile ilgili olarak ''Onların dilleri başka gönülleri başka söyler'' diye gitmemesini salık verir. Kısaca özetlemek gerekirse ''Ortadoğu’da sadece güç konuşur.'' hatta biz dâhil. Niteliğini ister askeri, isterse ekonomik olarak ölçün veyahut siyasi kriterlerin açısından bakın. Güçlü bir lider olduğu düşüncesi ile tıpkı Erdoğan'a bunca itibarın gösterilmesi gibi.

Ola ki güçlü bir irade ortaya konulur, Rahmetli Başbuğ gibi “Bana bir sene verin, temizlerim” diyecek bir irade ortaya konulur da taraftar bulursa ve aynen Kıbrıs'ta gerçekleştiği gibi bir can siperâne bütünlük sağlanabilirse bu meselenin de çözülmemesi için bir neden göremiyorum. 

İşin vatandaş boyutu ile terör boyutu bile Sri Lanka örneğindeki gibi birbirinden ayrılabilir. Lakin terör örgütünün ve onun akıl hocalarının büyük ölçüde emekleri ile bu iki kavram Güneydoğu coğrafyamızda günümüz realitesinde iç içe girmiştir. Sırf cumhuriyetin on yılı aşan tek projesi olan GAP(Güneydoğu Anadolu Projesi) kaptırmamak adına bu işi kıvırma mecburiyetindeyiz ama öyle ama böyle. Türkiye kuruldu kurulalı belki ciddi sınavlar verdi. Fakat bu sınav “Türkiye’nin devlet, Türklerin millet olarak varlığının sürdürülme” sınavı olduğunu açık açık görmek gerekir.

Şöyle ki;

Olası bir sözde devlet yapılanması gerçekleşmesi ile birlikte bir kısım coğrafyamızın ki için GAP dahil olmak üzere elimizden çıkacaktır. Fakat özellikle Türkiye’nin büyükşehirlerinde “baronlaşmış” ve çeteleşmiş olarak konuşlu bulunan ve terör örgütüne yardım, yataklık ve diğer tüm lojistik destek sağlayan “kanunsuz güruh” nedeniyle; bu işin bir şekilde sadece kopma ya da bölünme ile sonuçlanmasına asla rıza göstermeyecektir ve daha fazlasını isteyecektir. Daha önce medyamızda da kısım kısım silik de olsa geçen “kanton” modeli bir federatif yapının kurulmak istenileceğine emin olabilirsiniz. Yani; bahsi geçen güruh kendine yakın kimselerin yoğun yaşadığı tüm ilçe hatta semtlerde; kendi kolluk kuvvetlerini, kendi mahkemelerini ve kendi maliyelerini oluşturarak adeta bir “metastaz” fazına geçmiş kanser hücresi gibi hareket edecektir.

Bazı büyüklerimin iddiasına göre 2030’lu yıllarda İmralı’ya muhabbet duyan nüfus Türk nüfusuna kıyasla sayıca bir üstünlük yakalayacak. Bu veri istatistiksel açıdan doğru olabilir. Lakin hiç önemsemiyorum. Bunun iki farklı tezim var:

Birincisi halen önemli bir kesim akil ve mutedil insanımızın Türkiye’ye bağlılık beslediğine inanıyorum. Bölgedeki adaletsizliklerin hele ki son senelerde ayyuka çıkması nedeniyle onların sesini kişisel münasebetlerimiz dışında hiç duyamaz olduk. Hala Diyap Ağaların varlığına yürekten inanıyorum.

İkincisi ise birçok ülkedeki yabancı nüfus rakamlarını biliyoruz. Hatta Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri benzeri ülkelerde durum çok daha vahim olmalı. Nüfus dediğimiz rakamlardan ibarettir ve doğrudan doğruya siyaseti etkilese bile siyaset için tek başına yeterli bir yorumlamaya yeterli gelmez. Bölgede kolluk kuvvetlerinin (özellikle Polis) ve adalet tesisinin hızlı, etkili ve şaşmaz bir biçimde etkili olması sağlanmalıdır.

Ekonomik göstergelerden gidersek belki “Marksist” durur ama daha gerçekçi olur. Yine sırf ekonomi yüzünden bölünme dahi gerçekleşse buradaki zenginleşmiş olanları yaptıkları pisliklerden vazgeçmeyecek. Çok bir şey yapmamıza gerek yok. Sadece İstanbul’da yaşayan herhangi bir vatandaş için hangi yasalar geçerli ise onlara da uygulansın, yeterli olacağına en ufak bir şüphem yoktur.

Anayasamızın sadece “eşitlik” ilkesinin hiçbir şekilde taviz verilmeden tüm vatandaşlarımıza eşit olarak uygulanması; yılanın başı ezilecek ve terör meselemiz bile büyük ölçüde tebahhur edecek. “Eşit vatandaşlık” falan diyorlar ya kara para sayesinde “Milletvekili” olmuş birileri… Bu söyleme sonuna kadar katılıyorum. Adalet karşısında kaçakçılara, vergi kaçıranlara, teröristlere ve itirafçılara karşı, sokakta açtığı küçük işporta tezgahında çakmak satarak üniversitede okuyan kızına harçlık göndermeye çalışan Abdullah Amca’nın eşitliği.

Teröre karşı milletimin mazlum sesi adına “Hukuk” önünde eşitlik istiyorum.

Basit bir simit arabası ihalesi için adam gasp edenler ve gasp edilenler için eşitlik.

Bakara Suresi şöyle buyurmaktadır:

Kâlellezîne yezunnûne ennehum mulâkûllâhi, kem min fietin kalîletin galebet fieten kesîraten bi iznillâh(iznillâhi), vallâhu meas sâbirîn(sâbirîne)

Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.

Allahû Âlem – En doğrusunu Allah bilir.




*Kazanılanlar ile kaybedilenlerin kıyaslandığında kaybedilenleri kazanılanlardan daha çok olduğu sözde zafer.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder