27 Ağustos 2014 Çarşamba

Yemen Çöllerinde Biten Gül

“Bir adamı bana çok mu gördünüz? 
O benim yularsız aslanımdır…”[1]

Bu sözlerin Sultan II: Abdulhamid Han tarafından adına türküler yazılan Mihrali Bey için söylendiği konusunda Anadolu insanımızda umumi bir kabul ediş vardır. Evet, belki hâlâ sözün doğru olup olmadığı akademik camia için tartışma konusudur ama bizce “Yularsız Aslan” lakabı Mihrali Bey için söylenebilecek en güzel benzetmedir.
Kahramanların insanlık tarihindeki yeri çok ayrı bir yer tutar. Milletlerin destani kahramanlarını gelecek nesillere tanıtmak için yarıştığı, hatta gerçek kahraman eksikliklerini uydurma kahramanlarla doldurma gayretleri bilinen bir gerçektir. Bu konuda dünyada en zengin millet Türk milleti olmasına rağmen kendi kahramanlarının hayatının ortaya çıkarılıp kendi çocuklarımıza tanıtmak konusunda bizim kadar da başarısız bir başka millet yoktur. Belki eğitim sisteminin yanlışlığından, belki sayının fazla olmasından halen tarihimizin derinliklerinde sıranın kendisine gelmesini bekleyen sayısız kahramanlarımız bulunmaktadır. Fakat tarihin tozlu raflarında tarihçilerin unuttuğu kahramanları, her şeye rağmen millet hafızası unutmamış, kahramanlarla ilgili olayları dilden dile anlatarak hatıralarını hep canlı tutmuştur. İşte milletin unutmadığı kahramanların biri de destanlaşan hayatıyla Mihrali Bey’dir.

Mihrali Bey’in ismi ilk olarak, zihinlerde büyük etki bırakmış olan Doksan üç Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nı anlatan Mehmet Arif Bey’in “Başımıza Gelenler ”isimli eserinde geçer.[2] Doksan üç Harbi’nde olağanüstü mücadele eden Mihrali Bey, o döneme bir nevi damgasını vuran Hamidiye Alayı kurucusu olarak isminin kaynaklarda daha çok geçirtecek büyük adımını atmıştı. Daha sonra bu kurduğu alayla Yemen’e gönüllü olarak giden Mihrali Bey, Yemen’de şehit düşmüş, bir destan kahramanına yakışır şekilde adına destanlar, ağıtlar, uzun hava yakılmıştır. Doksan üç Harbi, Hamidiye Alayları ve Yemen. Bu sihirli kelimelerin ayrı ayrı akıllarda müthiş düşünceler çağrıştırdığı bir gerçek iken hepsinin Mihrali Bey’in şahsında birleşmesi hayatının destan halini almasındaki temel sebebi oluşturmuştur.

Mihrali, 1844 yılında Çarlık Rusya’sı sınırlarında yer alan Tiflis’in Borçalı sancağına bağlı Darvaz köyünde doğmuştur.[3]Ailesi Karapapak Türklerine mensup olmakla beraber ahali içerisinde ağırlığı olan kadim ve asil bir aileden gelmiştir. Karapapaklar Hazar ve Kıpçak Türklerinin Ön-Asya’daki torunlarıdır.[4] Aynı zamanda Terekeme de denilen Karapapaklar’ın bu ismi İran’daki vergi memurlarının kullandığı “Türkmen” deyiminin çoğul biçimi Arapça “Terakime”den bozma olarak kullanılan “Terekeme” kelimesi ile aynı anlamdadır.[5]

XIX. yüzyıla gelindiğinde Karapapakların yaşadıkları bölge Rusya, Osmanlı İmparatorluğu ve İran’ı kapsayan üçgeni kapsamaktadır.  Osmanlı Devleti içerisinde Kars ve çevresi, Rusya yakınlarında Ardahan, Çıldır gibi köylerde, İran’da ise Makû ve Ovacık kazaları civarında yaşamaktaydılar.[6]

Osmanlı Devleti, Rusya ve diğer büyük devletlerin bu bölgede çatışma ve hâkimiyet mücadelesinin kızıştığı bir dönemde dünyaya gelen Mihrali’nin babasının ismi Memili Ağa’dır. Mihrali, Memili Ağa’nın erkek çocukları arasında en büyük olan çocuğudur. Memili Ağa’nın Ali ismini çok sevdiği, diğer çocuklarına; Mehmed Ali ve Ali isimlerini vermesinden dolayı açık bir şekilde anlaşılmaktadır.[7] Kısa boylu etine dolgun, kara yağız ve sevimli olan Mihrali’nin adı, genç yaşında gözü pek olması, cesaret ve mertliğinden dolayı o dönemde bile dillerde dolaşmaya başlamıştır.

Mihrali’nin hayatı henüz genç yaşında babasının vefat etmesiyle belirgin bir şekilde değişmiştir. Vefat eden babasının na’şının, Müslüman mezarlığına gömülmesine izin verilmemesi üzerine inançlarına ters bir şekilde Rus mezarlığına gömmek zorunda kalmıştır.[8] Bu durumun kendinde yarattığı olumsuz etkilerden olsa gerek Mihrali aynı günün gecesi babasını rüyasında görür. Rüyada Mihrali’ye sitem eder ve kendisinin Müslüman mezarlığına gömülmesini ister. İçinde bulunduğu ruhi bunalımın ve rüyanın etkisiyle yatağından fırlayan Mihrali hemen mezarlığa girer, babasını çıkarır ve kendisine engel olmaya kalkışan iki Rus askerini öldürür. Babasını Müslüman mezarlığına gömer.[9] Daha genç yaşında yaşadığı bu olay kendisini geri dönülmez bir şekilde yola sokmuştur. Böylece aynı anda Karapapaklar için kahraman Ruslar için ise amansız eşkıya Mihrali’nin zuhur etmesinin ilk adımını atmış oluyordu.

Bu zamanlarda On yedi-On sekiz yaşında olduğu tahmin edilen Mihrali annesiyle helallaştıktan sonra doğruca Keçeli Köyü’ne gider. Çünkü burada gönül verdiği anlaşılan Bahar isimli yavuklusu yaşamaktadır. Ayrıca baba dostu olan Ahmet Ağa’ya sığınmıştır. Sabah olunca nöbetçilerin öldürüldüğü anlaşılır ve Ruslar Mihrali’nin yakalanması için dört bir tarafa adam gönderirler. Keçeli Köyü’nde etrafı sarılan Mihrali atına ilk mahmuzlamasında at şaha kalkar, ikinci mahmuz vurmasıyla ahırdan çıkar. Mihrali atın karnına saklanarak hızlı bir şekilde oradan uzaklaşır.[10]

Mihrali daha sonra dağlarda özellikle Rusya, İran, Osmanlı toprakları üçgeninde kaçak hayatı sürmeye başlar. Bu üç bölgeye yayılan Karapapakların sayesinde çok sık şekilde yer değiştirme imkânı bulan Mihrali’nin hangi tarihte hangi bölgede bulunmasının tespitinin yapılması zordur. Bu arada Rusya’nın Tiflis valisi yaptığı araştırmalar sonucu Mihrali’nin İran’da olduğunu öğrenir. Durumu öğrenen Çar II.Aleksandır bir mektup yazarak Mihrali’nin yakalanmasını ister. Mihrali kendisini yakalamak isteyen İranlı askerleri çatışarak öldürür ve iki ülkede de suçlu durumuna düşer. Daha sonra Rusya’ya geçen Mihrali bu sırada dağlarda farklı suçlardan aranan birçok Karapapak’ın yanına gider. Mihrali ve arkadaşlarının şöhreti gün geçtikçe artar. Bu arada çok sıkı şekilde aranan Mihrali Osmanlı topraklarına geçer. Rusların sıkıştırmasıyla bölgede görevli olan Osmanlı yöneticileri kendilerini çok zor durumda bulurlar. Ya eşkıyaya yardım ediyorlar yaftasından kurtulacaklar ya da kendi soydaşlarını teslim etmek durumunda kalırlar.

Mihrali çeşitli çatışmalar sonunda nihayet 1874 yılının son günlerinde Türk askerleri tarafından yakalanır. Yaralıdır. Kars’ta hapise atılır. Hapishane doktorlarının yarasına bakmasına, kendisini zehirleme ihtimallerini düşünerek izin vermez. Başlayan mahkemede hiç konuşmayan Mihrali, beklenildiği gibi idama mahkûm olur. Bütün yazışmalar tamamlandıktan sonra padişahın onayı beklenmeye başlanmıştır lakin Mihrali hapishanede karışıklık çıkararak oradan kaçmayı başarır.[11]

Bu sırada Osmanlı–Rus savaşının ayak sesleri gelmeye başlamıştır. Her iki taraf da bölgedeki Müslüman unsurları kendi taraflarına çekme çalışmalarına başlamışlardır. Ruslar kendi saflarında yer alanların suçlarını sileceklerini söylemiş, bunu öğrenen Mihrali yine yol ayrımına gelmiştir. Fakat kararını kendi soydaşları tarafında olmaktan yana kullanan Mihrali Osmanlı hâkimiyetindeki Karapapaklar ile Ferik Hüseyin Paşa’ya haber gönderip suçlarının affedilmesini ister. Ahmet Muhtar Paşa’ya ulaşan haber sonrasında Paşa ”seyyiât- ı sabıkları devletçe ma’füvvdür, ordumuza gelebilirler.[12] diyerek affedildiğini bildirmiştir.

Hemen Osmanlı topraklarına gelen Mihrali’ye savaştan sonra geri alınmak şartıyla Binbaşı rütbesi verilmiştir. Savaş sırasında Ahmet Muhtar Paşa, Mihrali Bey’e son derece önemli ve tehlikeli görevler verir. Kars savunmasında, atlılarıyla kuşatma hattını yarıp, Rusların binlerce koyununu ganimet olarak ele geçirmiştir. Bu yapılanların kuşatma altındaki asker ve halkın moralini yükselttiği malumdur. Artık Mihrali yaptıkları dilden dile anlatıla gelen gerçek bir kahramandır.

Savaşın doğu cephesinde kızıştığı dönemde Ardahan taraflarında göreve olan Mihrali aniden karşısına çıkan Rus askerlerine karşı Turan Taktiği olarak bilinen geleneksel Türk Savaş Taktiği’ni kullanarak iki Rus piyade taburundan oluşan Rusları imha etti. Gerek Rusların Kars kuşatmasına karşı yaptıkları, gerekse diğer görevleri başarıyla yerine getirmesi II.Abdulhamid Han’ın kendisine beşinci rütbeden Mecidiye Nişanı vermesine vesile olur. Savaş devam ederken bin bir zahmet ve tehlike atlatarak ailesini Rusya’dan Osmanlı topraklarına geçirir. Bu sırada oğlu Rüştü yeni doğmuştur.

93 Harbi olarak bildiğimiz 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı gerek Batı cephesinde Gazi Osman Paşa’nın, gerekse Doğu cephesinde Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın gösterdikleri müthiş savunmaya rağmen kaybedilmiştir. Uzmanlar bu savaşın cephedeki asker ve kumandanların beceriksizliklerinden değil, savaşın geçtiği coğrafyayı bilmeden savaş stratejisi hazırlayıp uygulanmasını kesin bir dille emreden Saray komutanlarının yüzünden kaybedildiği konusunda hem fikirdirler.[13]

Savaş sırasında çeşitli şekilde yaralanan Mihrali Bey savaş sonrasında ailesine yeni bir kalacak yer aramak için yanındakilerle Sivas’ın Kangal nahiyesine gelmiş, burada yeni bir köyün temellerini atarak buraya Acıyurt adını vermişlerdir. Halk ağzında ise buraya Mihrali Bey’in köyü denmiştir. Mihrali Bey’in bu bölgeye gelip yerleşmesi Rusların etkisiyle kaynayan Ermenileri rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlıkla Mihrali Bey’i şikâyet etmeye başlamışlar, valilik bunun üzerine araştırma yapmaya başlamış ve bu sırada Mihrali Bey’de Sadarete telgraf çekerek adalet istemiştir.[14]

Mihrali Bey 93 Harbi’nin üzerinden on yıl geçtikten sonra Devlet tarafından tekrar hatırlanmış ve Kurt İsmail Hakkı Paşa ile birlikte asayişi bozan aşiretleri düzene sokmak için Irak’a gönderilmiştir. Görevini başarıyla yerine getiren, tekrar Sivas’a dönen Mihrali Bey Sivas’ta çeşitli görevlerde bulunmuştur.

Osmanlı Devleti II.Abdulhamid döneminde Doğu ve G.Doğu Anadolu Bölgesinde, Hamidiye Alayları olarak bilinen bir teşkilatlanmaya gitmiştir. Böyle bir teşkilatın kurulmasında bölgenin idari, sosyal, askeri, dini, ekonomik, faktörlerinin kontrol altına alınamaz durumu etkili olmuştur. Bu kurulan yeni teşkilat Ordunun ihtiyaç duyduğu Süvari eksikliğini doldurmakla kalmayıp aynı zamanda, Rusya ve İran’a karşı da kullanmak için taze kuvvet olarak önemli şekilde devletin elini güçlendirmişti. Halkın bu teşkilata girmesi için devlet baskı yapmamış, aksine gönüllüğü esas almıştır. Bununla birlikte her aşiretin başvuruları kabul edilmemiş, devlet onları bir elemeye tabi tutmuştur.
        
         Diğer yandan Hamidiye Alayları deyince II.Abdulhamid akla geliyorsa da teşkilatın fikir babası olmasının yanında bölgedeki sosyal, ekonomik ve siyasi durumu yakından bilen ve yaptığı çalışmalarla bölgeye damgasını vurmuş 4.Ordu komutanı Müşir Mehmed Zeki Paşa’yı anmadan yapılacak her çalışma yarım kalacaktır.[15]

Yeni bir teşkilatın kurulmasını haber alan Mihrali Bey Karapapaklardan oluşmak şartıyla bir Hamidiye Alayı kurmak için Zeki Paşa’ya başvurarak, çıkan padişah iradesinden sonra, 40.Hamidiye Süvari Alayını, 26 Ekim 1982 Çarşamba günü Sivas’ta kurdu.[16] Diğer aşiretlerin başvurularının bir eleme sistemine tabi tutulmalarına karşın, Mihrali Bey’in isteğine izin verilmesinin bir ayrıcalık gibi görünse de Mihrali Bey’in askerlik sanatının inceliklerine vakıf olması ve bunu defalarca ispat etmesinden kaynaklandığı doğru bir yorum olacaktır. 40.Hamidiye Alayı’nın kurucusunun Mihrali Bey, askerlerinin de en az onun kadar yiğit olması bu alayı farklı kılan özellikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Alay’ın kuruluşunda çekilen fotoğrafların II. Abdulhamid Han’a verildiği çalışmalarda dile getirilmiştir.[17]

40.alay’ın kurulması sonrasında kendisine Kaymakam’lık rütbesi verilen Mihrali Bey açısından yeni bir dönem başlamış bulunuyordu. Mihrali Bey’in gün geçtikçe güçlenmesi, Sivas Valisi Halil Bey’i rahatsız etmeye başlamış ve Vali Mİhrali Bey’i çekememeye başlamıştı. Bu sıralarda 1895 yılında Vilayat-ı Sitte denilen Altı vilayet başta olmak üzere Ermenilerin yaşadığı yerlerde büyük olaylar patlak vermiş, Sivas’ta olaylar 1985’in Kasım ayında başlamıştır.14 Kasım itibarıyla çıkan olaylar sonrasında bilanço Ermeniler çok olmak üzere, 400’ten fazla ölü olarak kayıtlara geçmiştir. Bu olaylarda Mihrali Bey kendisinin kurduğu alayla vazifesini tam mânâsıyla yerine getirmiştir.[18]

40.alay bu olaylardan sonra başlayan 1897 Osmanlı-Yunan Savaşında yeni bir göreve çağrıldı. Mihrali Bey ve kurduğu 40.alay kendilerini ispat etme fırsatını bu savaşla bulmuş oldular. Lakin Türk askerlerinin cephede Yunanlılara karşı değişmeyecek üstünlüğü 40.alay’ın savaşa iştirak etmesine gerek bırakmamıştır. Göreve gitmemiş olmalarına rağmen çağrılmaları 40.alay’ın ve Mihrali Bey’in, devlet nezdinde ne derece dikkate alındıklarının güzel bir ispatıdır.

Bu sıralarda Mihrali Bey’in Kangal kaymakamıyla arası açılır ve Mihrali Bey Kaymakamı döver:
“Bir gün beyler ve ağalar Kangal’da sohbet ederken, Kangal kaymakamı içeri girer. Herkes ayağa kalkar, Mihrali kalkmaz. Kaymakam hiddetlenir. Mihrali de gazaba gelib, kaymakamı döver. “Sen kim oluyorsun da ayağa kalk diyorsun? Seni kalaycı çırağı seni!...” der. Kaymakam bu olayı Vali Reşit Paşa’ya anlatır. “Seni kalaycı, beni de çırağın yaptı.” Der. Buna fazlasıyla içerleyen vali, durumu Sultan Abdulhamid’e bildirir. Sultan da “Bir adamı bana çok mu gördünüz? O, benim yularsız aslanımdır.” diye haber gönderir.[19]

Mihrali Bey’in durumunu en iyi şekilde karşılayan “yularsız aslan” lakabının gerçekliği, Doğan Kaya’nın makalesinde geçmesine rağmen[20], akademik olarak çalışma yapan Cengiz Çakaloğlu[21], bu lakabın bizzat Sultan’ın ağzından çıkmasını şüpheyle karşıladığını bildirmiştir. Buna rağmen bu olay milletin hafızasında yer edem Mihrali Bey tasvirini göstermesi bakımından çok ehemmiyetlidir.

Bütün bu olaylar cereyan ederken Yemen’de fitne çarkı çalışmaya başlamış, olayların çıkması için oluşturulmaya çalışılan altyapı neredeyse tamamlanmaya başlanmıştır. Osmanlı tarihinde Yemen’de çıkan olayların iç yüzünde bölgedeki İmamlar ile Devletin hâkimiyet mücadelesi vardır. Çünkü Yemen’deki Zeydiler, Osmanlı Padişahını Halife hiçbir zaman halife olarak görmemişler ve bu duruma birde Düvel-i Muazzama’nın isyana teşvik edici çalışmaları eklenince isyanın çıkması kaçınılmaz olmuştur.

1918 yılında elimizden çıkan Yemen de, türkü yazdığımız diğer yerler gibi milletimizin hatıralarında çok derin izler bırakmıştır. Tarihi romanlarıyla da tanınan Mehmet Niyazi Hocamızın, bir kitabının önsözünde;[22] “Yemen’de şehit olan Türk Askerlerinin sayısını, ansiklopediler yazmaya korkar. Toprağı sıksan Şehit çıkar”, “Gece bir ses gelir derinden derinden/ Beni mi çağırdın Yemen çöllerinden” diyerek bahsetmesi orada Şehit olan atalarımızı hatırlatmakla beraber, yüreğimizin sızlamasına da neden olur.

Yemen’de İmamlığın başına Yahya geçer geçmez hiç beklemeden isyan hareketine girişi. Yemen’de Osmanlı Askeri zor duruma düşer. Ordunun merkezi San’a kuşatma altına girer. Gönderilen yardımcı kuvvetlerin erzak ve cephaneleri terk etmeleri yüzünden bu kafileye isyancılar sahip oldu. Bab-ı Âli birliklerin bu başarısızlığı üzerine Yemen’e Hamidiye Alayı gönderilmesini kararlaştırarak gidecek alayların belirlemek için çalışmalara başlamıştır. Verilen karara göre Yemen’e iki alay gidecekti. Bunlar; Milli aşireti reisi İbrahim Paşa’nın ve gönüllü olarak görevi kabul eden Mihrali Bey’in 40.Alayı’dır. Daha sonra İbrahim Paşa’nın isteksizliği sebebiyle yerine 25.alay görevlendirilmiştir.

Yemen’e gitmek için yola çıkan Mihrali Bey 15 Ağustos 1905 tarihinde İskenderun’a ulaştı.[23] İskenderun’da bekledikleri sırada bir atın çifte atmasıyla Mihrali Bey’İn iki kaburgası kırıldı. Vücudunun sağlam yapıda olması ve tedavi sonrası iyileşen Mihrali Bey’in rütbesi bu sıralarda Miralaylığa yükseltilmişti.[24] 1 veya 2 Eylül tarihinde Mihrali Bey’in içinde bulunduğu ilk kafile Hudeyde’ye vardı.

Mihrali Bey burada kendisine verilen görevleri yerine getirmeye çalışmış ve bu görevlerini yerine getirirken vefat etmiştir. Vefat şekli ve tarihi kaynakların yetersizliği sebebiyle tam olarak bilinememektedir. Ölüm şekli anlatıya dayalı olarak iki şekilde açıklanmaya çalışılmıştır; 1.si Yemen sıcaklarından dolayı hastalanmış ve ölmüş, 2.olarak savaş sırasında yaralanmış ve yarası kangren olması sonucunda vefat etmiştir.[25] Konunun uzmanları Mihrali Bey’in hastalanarak vefat ettiği rivayetinin daha gerçekçi olduğunu belirtirler. Çünkü Mihrali Bey: Sivas–İskenderun arası uzun ve yorucu bir yolculuğa çıkmış, İskenderun’da atın çifte atması sonucu kaburgası kırılmış, deniz yolculuğu yapmış, en kötü şart ve mevsimde Yemen’e ulaşmış ve Çölde yorucu bir yolculuk yapmıştır. Tüm bu yoruculuğun üstüne isyancılarla harbe girmiş olduğu düşünülürse vücudunun ne kadar yıprandığı tahmin edilebilir.[26] Birde tüm bu olumsuzlukların üstüne Yemen’de şehit olan askerlerin savaşta değil, Yemen’in kötü şartlarından dolayı şehit olduğu gerçeğini göz önüne almak gerekir

Mihrali Bey’in şehit olması ailesi, kendisini sevenler ve milletimiz için büyük kayıptır. Zihinlerde oluşan Mihrali Bey figürü kendisine “ikinci Köroğlu, Kars Kartalı” gibi destani isimler verilmesine vesile olmuştur. Mihrali Bey adına meşhur uzun havalar, ağıtlar, türküler, destanlar ortaya çıkmıştır. Bunların en bilineni Rüşdü Bey’in de adının geçtiği uzun havadır. Bizim burada vereceğimiz eser Mihrali Bey’e yazılan ama pek bilinmeyen bir eser olacaktır:
Kars Kavgaları Türküsü
Gümrü’den yürüdü şapkalı Kazak
Kars içinde eser bir acı sazak
Kaptan paşa diyer: Devranı bozak
Gel beri gel beri bizim Osmanlı
Kavga koptu Kars’ın başı dumanlı
Yaktı gülşen yurdu zalim saldadı
Loris de zulmedip verdi berbadı
Ardahan kan ağlar gözler imdadı
Gel beri gel beri bizim Osmanlı
Kavga koptu Kars’ın başı dumanlı
Mihrali Paşa da çok mertlik etti
Mansur’un evini yıktı dağıttı
Hacı Veli’nin toyunu tuttu
Gel beri gel beri bizim Osmanlı
Kavga koptu Kars’ın başı dumanlı [27]


Bu kahraman atalarımız Mihrali Bey şahsında bir kez daha minnet ve gururla yâd ediyorum. Mevla’m mekânlarını Cennet eylesin.
                                                                                                                              Oğuzhan Yücel




KAYNAKLAR
Aydemir, Ş.S., Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Cilt 1 1860-1908, İstanbul 1972.
ÇAKALOĞLU, Cengiz, Yemen’den Dönemeyen Bir Karapapak:40.Hamidiye Süvari Alayı Komutanı Mihrali Bey, İstanbul 2011.
KAYA, Doğan, ” Bir Destan Kahramanı: Mihrali Bey “,Halk Kültürü Dergisi, İstanbul 1985.
MEHMED Arif, Başımıza Gelenler (93 Harbinde Anadolu Cephesi/Ruslarla Savaş), İstanbul 2006.
NİYAZİ, Mehmet, Yemen Ah Yemen,İstanbul2011.
Sönmez, Beşir, Mihrali Bey, Sivas 2004.
TOZLU, Selahattin; ”Karapapaklar Hakkında Bazı Notlar”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi,2005.
TÜRKOĞLU, İsmail, “Karapapaklar” ,DİA, C.XXIV, İstanbul 2001, s.470
YAZICI, Rıfkı, “93 Harbinin Ünlü Kahramanlarından: Mihrali” Türk Yurdu, C.IX, S.20, Eylül 1988, s.6.
YILMAZ, Salih; Karapapak Türkleri, Ankara 2007.





[1] B.Sönmez, Mihrali Bey, Sivas 2004,s.181-182; C. Çakaloğlu, Yemen’den Dönemeyen Bir Karapapak:40.Hamidiye Süvari Alayı Komutanı Mihrali Bey, İstanbul 2011. s.115.
[2] Mehmet Arif Bey, Başımıza Gelenler (93 Harbinde Anadolu Cephesi/Ruslarla Savaş), İstanbul 2006.
[3] Salih Yılmaz, Karapapak (Terekeme) Türkleri, Ankara 2007,s.121.
[4] C. Çakaloğlu, a.g.e., s.2,dipnot 6
[5] C.Çakaloğlu, a.g.e., s.2.
[6] Mehmet Arif Bey,, a.g.e., s.63
[7] İsmail Türkoğlu, “Karapapaklar” DİA, C.XXIV, İstanbul 2001, s.470.
[8] Rıfkı Yazıcı, “93 Harbinin Ünlü Kahramanlarından: Mihrali” Türk Yurdu, C.IX, S.20, Eylül 1988, s.6.
[9] B.Sönmez, a.g.e., s.14.
[10] B. Sönmez, a.g.e., s.20-21; C. Çakaloğlu, a.g.e., s.6.
[11] M. Arif, a.g.e, s.68
[12] C. Çakaloğlu, a.g.e., s.22
[13] Ş.S.Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Cilt 1 1860-1908, İstanbul 1972, s.71-72.
[14] C. Çakaloğlu, a.g.e., s.48.
[15] C. Çakaloğlu, a.g.e., s.67-68.
[16] C. Çakaloğlu, a.g.e., s.76.
[17] C. Çakaloğlu, a.g.e., s.77.
[18] C. Çakaloğlu, a.g.e., s.89.
[19] D.Kaya, ”Bir Destan Kahramanı: Mihrali Bey”, Halk Kültürü Dergisi, 1984/4, İstanbul 1985, s.82. ; C. Çakaloğlu, a.g.e., s.115.
[20] D.Kaya, a.g.m., s.82.; C. Çakaloğlu, a.g.e., s.114.
[21] C. Çakaloğlu, a.g.e., s.114-118.
[22] Mehmet Niyazi, Yemen Ah Yemen, İstanbul 2004.
[23] C. Çakloğlu, a.g.e., s.146.
[24] Miralay Osmanlı Ordusu içerisinde bir rütbe olup, Alay komutanıdır.
[25] Salih Yılmaz, Karapapak Türkler, Ankara 200, s.190.
[26] C. Çakaloğlu, a.g.e., s.211.
[27] Doğan Kaya tarafından, Cendere Köyünden Karslı Bahri Efendi’den derlenmiştir. Bkz: C. Çakaloğlu, a.g.e., s.237-238.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder