19 Eylül 2014 Cuma

Cumhuriyet Döneminde bir "Selçuklu" Sübaşısı


“Milletlerin istikbali için tarih yazmak yapmak kadar mühimdir. Zira devrimizde tarih şuurunu taşıyan milletler milli kudret ve medeniyet hamlelerinde bu hazineden faydalandıkça tarihin onlar için faydası vardır. Bu sebeple tarih yazılıp bir kültür ve şuur kaynağı olmadıkça, toprak altında kalan kıymetli madenler gibi, hiçbir mana ifade etmez…”[1]

Prof. Dr. Osman Turan

Üniversitelerimiz günümüzde akademisyen yuvası haline gelmiş bulunuyor. Bilindiği gibi hoca-akademisyen arasında bugün idrak edilmesi zor farklılıklar vardır. Tarih için söyleyebilirim ki; akademisyen tarihi vesikayı sadece üstünkörü olarak incelerken, hoca vesikanın ruhuna yönelir, vesikada yazan her ne ise onun yanında vesikayı ortaya çıkaran hangi ruh, hangi şartlar onu bulmaya çalışır.

“Bir milletin düşünürleri toplum kubbelerinin sütunlarıdır”. Bir kubbe birçok sütun üzerinde durur. Merhum Prof. Dr. Osman Turan da bu sütunlardan biridir. Vatan fedakar insanların omuzları üstünde var olur, yükselir. Merhum Osman Turan ve onun gibi sütunlar bu vatanda bizim minarelerimizdir; Türk Cihan Hâkimiyetinin minaresi, bayraktarıdır. Bunun içindir ki adı nesiller boyunca hafızalarda, yüreklerde sarsılmaz bir yer işgal eder. Merhum Hocamızı tanımak öncelikle tarihle iştigal edenlerin, sonra ise Türk Milliyetçilerinin asli görevlerindendir. Ben merhum Hoca'yı; “Tarih dört köşeli bir çerçevedir. Bu çerçevenin direklerinden biri Osman Turan’ın Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihidir…” diyerek yol gösteren çok kıymetli hocam sayesinde tanıdım.

Osman Turan, tıpkı İbn Haldun, İbn Misteveyh veya Naima gibi, konuları aynı olup, metotları farklı olan sosyoloji ilmi ve tarih ilmini aynı temelde birleştirerek, sosyal tarih penceresinden bakıp, ortaya koyan ilim adamıdır. Modernizmin yaşandığı ortamda görev yapmış bir Türk tarihçisidir. O, tarihi sadece kronolojik olarak ele almaktan çok kültür ve medeniyetin ictimai hakikati içerisinde hareket ederek eserlerini mevcuda getirmiştir. Hocanın alanında uzun süredir gelen tartışmasız liderliğinin bozulmamasının sebebi bundan kaynaklanmasından geliyor olmalıdır.

Osman Turan, Türk tarihinin karanlıkta kalan kısımlarını, kütüphanelerimizi süsleyen eserleriyle aydınlatmıştır. Hayatı Tanzimat’la sembolleşen sosyal ve fikri değişimin yıkıcılığını engellemeye çalışarak geçmiştir. Tarihçi, mütefekkir, ilim ve siyaset adamı kimliğini kullanarak vatan evlatlarına Cihan Hakimiyeti düşüncesini işlemeye çalışmıştır.

Osman Turan 1914 yılında Hasan Efendi ve Şahzene Hanım’ın oğlu olarak 1914 yılında Çaykara-Soğanlı Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Ailesi Koronoğulları olarak bilinen ağa soyundandır. Bağlı bulunduğu boy Fatih Sultan Mehmet tarafından Trabzon’un fethinden sonra iskan politikası gereği Van’dan getirilerek bu bölgeye yerleştirilmiştir. Aşiretin asıl adı Kurtoğullarıdır ve bu isim Soğanlı Köyü’ndeki oturdukları mahalleye isim olmuştur.[2]

Çocukluğu zorluklar içerisinde geçen, babasını tanıyamayan Osman Turan ilkokulu dayısının himayesi altında oturdukları köyden 3 km. uzaktaki Çaykara’da sabah gidip akşam gitmek suretiyle bitirmiştir. Bayburt’taki ortaokul eğitiminden sonra Trabzon Lisesi’ne devam eden Osman Turan’a burada, okumaya düşkünlüğü ve kuvvetli hafızasıyla arkadaşları arasında “ayaklı kütüphane” lakabı takılmıştır. Daha sonra Ankara Erkek Lisesi Edebiyat bölümüne geçiş yapan Turan’ın, büyük alimlerden M.Fuat Köprülü’nün imtihan vesilesiyle buraya gelip kendisiyle tanışması hayatının dönüm noktalarından birini teşkil etmiştir. Akabinde Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ni kazanarak lise yıllarındaki tanışıklığını Fuat Köprülü’nün öğrencisi olarak devam ettirmiştir. Bilgisi, çalışkanlığı sayesinde bu ilişki hoca-öğrenci ilişkisinden çok hoca-asistan ilişkisine dönmüştür. 1940 yılında buradan mezun olan Osman Turan’ın arkadaşları arasında; Halil İnalcık, İbrahim Kafesoğlu, Tayyip Gökbilgin, M.Altay Köymen gibi Türk Tarihçiliğinde pırıltıları sönmeyecek olan yıldızlar vardır. 1940 yılında aynı fakültede ismi geçen arkadaşlarıyla göreve başlamıştır.[3] Bu arkadaşlarıyla arasında ilmi atışmalar yaşanmıştır ve bunların en önemlisi Umumi Türk Tarihi’nde gelenek kurucusu olan İbrahim Kafesoğlu ile olanlarıdır.

1948’de Şarkiyatçılar Kongresine katılmak üzere Paris’e giden Turan burada sürgündeki Osmanlı Hanedanı’ndan birkaç kişiyle tanışır. Bu esnada bekar olan Turan rüyasında köklü bir ailenin kızıyla evleneceğini görür. Rüyanın etkisiyle uzun süre bekar kalan Osman Turan Hanedan’ın ülkeye dönmesine izin verilmesinden sonra Hüseyin Nihal Atsız’ın vesilesiyle Sultan II. Abdulhamid Han’ın torunu Emine Satıa Hanım ile tanışır. Akabinde Hamdullah Suphi Tanrıöver’in şahitliğiyle evlenir. Yaklaşık yirmi iki yıl süren evliliğinde çocukları olmamıştır.[4]

Onun bütün eserlerinde ve tarih anlayışında hocası Fuat Köprülü’den etkilendiği gözden kaçmayan bir gerçektir. Fuat Köprülü’nün “Türk tarih ve kültürü devamlılık arz eder” fikrinden hareket eden Osman Turan’ın, bu düşünceyi ilmi açıdan ispat etmeye çalışmak amaçlarından başlıcası olmuştur. Bu amaç için yaptığı çalışmaların en somut örneği olarak tarihimizdeki büyük bir boşluğu dolduran “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi” ya da “Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları” isimli eseri karşımıza çıkar.

Eser ile ilgili kayda değer yorumlardan biri şu şekildedir; “Eser ilk başta Osman Turan’ın Tarihçi olmasından hareketle klasik bir tarih kitabı olarak görülebilir. Ancak, kitap incelendiği zaman onun, meselelere sadece bir tarihçi gözüyle yaklaşmadığı, meselelerin sosyolojik, psikolojik, felsefi temellerine hâkim olarak, olay ve olguları asli kaynaklarından ustalıkla aksettirdiği hemen göze çarpmaktadır. Bu yönüyle düşünüldüğünde o, sadece bir tarihçi değil, aynı zamanda ilmine ve düşüncesine usta bir sosyolog, siyaset ve fikir adamıdır.”[5]

1944 yılından itibaren Marksist ideolojiyi benimseyenlerin çalışmalarının arttığı ve doğal olarak Milliyetçilerin buna tepki gösterdiği bir ortamda Turancılık davasında yargılanan Hüseyin Nihal Atsız’ı odasında misafir etmesi üzerine Milli Eğitim Bakanlığı emrine alınmıştır. Bu bir nevi Osman Turan’ın görevinden el çektirilmesi manasına gelmektedir. Daha sonra Memduh Şevket Esendal ve Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu’nun aracı olmasıyla görevine iade edilmiştir. Yalnız dönüşünde kendisine iki kıdem aşağıya indirme cezası verilmiştir. Fakat bütün bunlara rağmen fikri açıdan hiçbir şekilde anlaşamadığı Hasan Ali Yücel bile;

-“Sen öyle bir şeysin ki, hem ele alınamazsın; adamın elini yakarsın, hem de atılamazsın; çünkü memlekete çok hizmetler verebilirsin” diyerek üstü örtülemeyecek gerçekliği ifade eder.[6]

5 Mart 1951 tarihli Profesörler kurulunun toplantısında on altı oy ile kurulun methiyeler dolu raporuyla profesör olan Osman Turan bu sırada 37 yaşındadır. Genç yaşında ilmi kariyerinin zirvesine çıkmasını, Türk değerlerine olan bağlılığında, üstün ilmi zekasında ve çalışkanlığında aramak gerekir.[7]

1957 genel seçimlerinde siyasete adım atan Osman Turan, 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında on altı buçuk ay hapiste kalmış, çıktıktan sonra üniversiteye dönmek istemiş yalnız bu istek üniversite tarafından reddedilmiştir. Yalnız üniversite tarafından kendisine yarım maaş bağlanmıştır. M.Altay Köymen 1978 tarihli Tercüman Gazetesi’nde Osman Turan’ın fakülteye alınmamasının sebepleri arasında Orta Çağ Kürsüsü Başkanı merhum A.Nimet Kurat’ın, ve Turan’ın elinden tutarak fakülteye asistan aldığı merhum Faruk Sümer’in olduğunu belirtir.[8]

Osman Turan bütün ömrünü ilme, okumaya harcayan az sayıdaki yetişmiş tarihçilerimizden biridir. Askerlik görevinde bile okumaktan vazgeçmemiş, okumaya sadece darbeden sonra on altı buçuk aylık hapishanede geçirdiği sürede ara vermek zorunda kalmıştır. Okumaya ve kitaplara değer vermesini Osman Turan'ın sınıf arkadaşı ve yakın dostu olan Şerif Baştav bir anısında şöyle diyor:

-“Osman Turan ile ben Orta Çağ tarihinde beraberdik. Bütün günleri okumakla geçen ve seminerlerden çıkmayan Osman Turan’ın gözleri, çok okumaktan kan çanağına dönmüştü. O zamanlar henüz oluşmakta olan tarih semineri kitaplığına Osman Turan sahip çıkıyordu. Ve herkesin kitap okuyabilmesi artık onun iradesine bağlı idi. Kitapları adeta herkesten kıskanırdı. Kitaplar yüzünden aramızda çıkan ihtilaf, Köprülü’ye kadar intikal etmişti. Fakat eğitim yılı sonunda benim Hungaroloji’ye geçmem ile bu kavga son buldu.”[9]

Osman Turan’ın dikkati çeken ve örnek alınması gereken diğer bir özelliği ise Türkçeyi güzel yazma ve Türkçeyi korumak için yaptığı mücadeledir. Milli ve dini değerlere her fırsatta verdiği değeri ifade eden ve bunu eserlerinde işleyen Osman Turan, Türklerin tarih boyunca uçsuz bucaksız coğrafyalarda yaşamasına rağmen dil ve kültürünü koruduğunu,  böylece dilde yozlaşma değil bir gelişme olduğunu vurgulayarak, ilim ve mantık dışı dilde sadeleşmeyi savunanların hiçbir toplumda görülmemiş bir dil faciasına sebep olduğuna dikkat çekmektedir.[10]

 Çok iyi derecede Farsça ve Arapça bilmesiyle araştırdığı dönemin bütün ilmi, kültürel ve siyasi yönleriyle kavrayan Osman Turan Selçuklu Tarihini bütün yönleriyle derinlemesine araştıran, bilimsel yönleriyle Türkiye’de ortaya koyan ilk ilim adamıdır. Osman Turan, Selçuklu Tarihi ile ilgili çalışmalarıyla sadece Türkiye’de değil, çalışmalarının sağlam temellere dayanması, orijinal olması ve ilmi tarafsızlıkla ortaya koyması neticesinde otoritesini dünya bilim çevrelerince de otoritesini ispat etmiştir. Fransız Prof. Claude Cahen’in, Anadolu Selçuklu Tarihi[11] hakkında yazdığı eserinde Osman Turan’ı esas alması ve meşhur tarihçi Cambridge’nin İslam Tarihi isimli eserinde Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemini Osman Turan’a yazdırması bunun en güzel misalleridir.

İsmi çalışmalarınızdan başka Osman Turan milli meselelere de eğilmiş devrin siyasi ve sosyal bunalımlarına karşı düşüncelerini gazetelerde neşretmiştir. Gençliğin milletin bekasını sağlayacak unsur olarak gören Osman Turan Türk toplum yapısını tehdit eden Batıcılık, Kominizim gibi ideolojilerin karşısında Milli kimliğin korunması amacıyla sayısız konferanslar vermiş, makaleler ve kitaplar neşretmiştir. Türk Ocakları’nın başkanlığını yaptığı dönemde ve sonrasında verdiği konferanslar ve sohbetlerle Türk gençliğini bu tehditlere karşı uyarmıştır.

1948 yılında hiçbir ilmi sebep olmadan Türk Tarih Kurumu üyeliğinden çıkarılması yakın dostu M. Altay Köymen’in tepkisine neden olur. Tepkisi şu şekildedir:

“… Şimdi kendime soruyorum: Profesör Osman Turan’ın suçu ne idi de Kurum üyeliğinden çıkarılmıştır? O, Kurum üyeliğine yakışmayan ne gibi hareketlerde bulunmuştur? O, aşırı solcu muydu? Veya anarşistleri mi himaye etmiştir? Mesela o, cemiyetin hoş görmediği bazı şahsi hastalıklara mı malul isi? Yoksa o, vatana ihanet suçundan mahkemeye mi düşmüştü? O, kurumu maddi zarara mı sokmuştu? Sömürmüş mü idi? Yoksa o, eline nasılsa bir Türk Nüfus Teskeresi geçirmiş, şahsi menfaatlerinden başka bir şey düşünmeyen bir gayri Türk mi idi?...

            Türk Tarih Kurumu’nun ciddi Türk tarihi profesörlerini üye almamakla inat almaları yetmiyormuş gibi, otuz yıllık üyeliklerine rağmen otuz sahife yazı yazmamış olanlar dururken, cilt cilt eserlere sahip, vatansever, Selçuklu devri Türk Tarihçisine tahammül edememeleri karşısında hangi memleketini seven Türk isyan etmez?”[12]

Yassı Ada’da kaldığı dönemde kumandanın kendisine tokat atması üzerine kendisinin de karşılık vermesi sonucu tabutluk denilen hücreye konulmuştur. Turan’ın yakın dostu olan Altay Köymen bunu zamanın şartları değerlendirildiğinde bir kahramanlık gibi değerlendirilmesi gerektiğini ifade eder. Rahatsızlığı sebebiyle hastanede yatan Osman Turan yargılama sonuçlanmış ve beraat etmiştir.

Son dönemde yetişen büyük ilim adamı, Türk-İslam düşüncesinin yılmaz savunucusu, büyük tarihçi, büyük milliyetçi, büyük mücadele adamı Prof. Dr. Osman Turan; ilim, irfan, sıkıntı ve mücadelelerle geçen altmış üç yıllık ömürden sonra, evinde geçirdiği beyin kanaması sonucunda 1978 yılında ruhunu teslim etmiştir. İstanbul Fatih Camii’nde kılınan öğle namazı sonrasında binlerce sevenlerinin omuzlarından sonra Silivri’deki ebedi istirahatgahına defnedilmiştir. Vefatından sonra M.Altay Köymen, Fuat Köprülü, Şehhülmuharririn Ahmet Kabaklı, Necmettin Semercioğlu gibi dostları yazılar kaleme almışlardır. İlim dünyasına kazandırdığı makale, seminer ve cilt cilt kitapların seviyesine bugün ulaşılamaması Osman Turan’ın değerinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Orta boylu, ela gözlü, kumral saçlı olan, inandıklarından asla taviz vermeyen Osman Turan hakkında ne dersek diyelim eksik kalacaktır. Yazımıza merhum Hoca’yı çok yakından tanıyan dostu M.Altay Köymen’in kaleme aldığı ifadelerle son verelim:

“…Eski Kaynaklarımız ‘Devlet kılıçla kurulur, Kalemle idare edilir’ diye yazarlar. Gerçekten bizde devleti idare edenler siyaset adamlarımızdan ziyade; ilim, fikir ve sanat adamlarıdır. Böyle adamların rehberliği olmadan toplumlar yollarını şaşırırlar. Büyük alim Fuat Köprülü ile öğrencisi Osman Turan böyle birer rehber idiler. Memleketin savunma kaleleri olan onlar ve onlar gibiler göçseler bile eserleri bu memlekette rehberlik etmeye devam edecektir. Zaten Köprülü’nün kurduğu ve Osman Turan’ın devam ettirdiği bir tarih ekolü vardır. Bizler elimizden geldiğince bunu sürdüreceğiz.”[13]



[1] Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi, Ötüken Yay., İstanbul 2010, s.9.

[2] M.Altay Köymen, “Osman Turan”, Türk Ansiklopedisi, C.XXXI-I, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1983, s.13.; Nurdan Demirci, Prof. Dr. Osman Turan’ın Hayatı ve Eserleri, Boğaziçi Yay., İstanbul 1993, s.8.

[3] Demirci, a.g.e., s.20-21.

[4] Demirci, a.g.e., s.21.

[5] Tayfur Kozan, Prof.Dr. Osman Turan’a göre Din ve Türk Cihan Hakimiyeti, İrfan Yay., İstanbul 2010, s.28.

[6] Demirci, a.g.e., s.11.

[7] Kozan, a.g.e., s.23.

[8] Kozan, a.g.e., s.24.; Köymen, a.g.m., s.24.

[9] Kozan, a.g.e., s.25.

[10] Osman Turan, Türkiye’de Manevi Buhran Din ve Laiklik, Boğaziçi Yay., İstanbul 2003, s.9-10.

[11] Anadolu Selçukluları yerine Türkiye Selçukluları kullanılması daha yerinde bir kullanım olacaktır.

[12] Kozan, a.g.e., s.32.; Mehmet Altay Köymen, “Prof. Dr. Osman Turan’a Reva Görülen Muamele”, Tercüman Gazetesi, (30.09.1947)

[13] M. Altay Köymen, “Prof.Dr. Osman Turan’ın Ardından”, Tercüman Gazetesi, (02.02.1978), s.2.; Kozan, a.g.e., s.43.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder