28 Ekim 2014 Salı

Onlar; Hayallerini Satmayanlar...


                                                           İttihatçılar vardı hilal bıyıklıydılar
Sustasına basılmış birer çakıydılar
Mor kumrular patlıyordu camilerden
Mavzerlerin gözü dönmüştü
Kara kalpaklıydılar[1]
                                                                             
Bir bütünlük gösteren Türk tarihi boyunca milletimiz çeşitli devletler kurmuşlardır. Bu devletlerin bazı nedenlerde yıkılmaya yüz tuttuğunda kendi içinden çıkan evlatlarının üstün gayretleriyle, dünya tarihine yön verecek yeni oluşumları kurmayı başarmıştır. Asırlarca dünyaya hükmeden Osmanlı Devleti’nin de çöküş sürecine girmesi; aydınları, subayları ve devlet ricalini devleti kurtarmak için bir arayış içerisine sokmuştur.
Vatan topraklarının avuçlarından kayıp gitmesine, devletin çöküp gitmesine dur demek için faaliyete başlayan, yaptıklarıyla günümüzde bile etkisini sürdüren teşkilatlardan biri de İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir. İttihad-i Osmani olarak başlayıp daha sonra parti haline gelecek olan Cemiyet hakkındaki görüşlerde araştırmacılar arasında bir fikir birliğinin olmaması yorum, bakış ve hassasiyetler[2] yanında Cemiyetin örgütlenmesinin gizemini büyük ölçüde hâlâ koruyor olmasından kaynaklanmaktadır. Herhangi bir olayı ya da kurumu daha iyi anlamak için meydana getiren şartları anlamak, irdelemek ve bilmek gerekir. Tanzimat’ı sembol alarak diyebiliriz ki; insanların ve araştırmacıların dönemin sosyo-ekonomik şartlarını bilmeden yaptıkları yorumların yanlış olması ve böyle süregelmesi koskoca bir tarihi yanlış anlatmalarına sebep olmuştur. Eksik bilgiden yola çıkılması yanlış yorumlara ulaşılmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Nitekim:
 “tarih araştırmaları yapılırken karşılaşılan en büyük sorun bizim yakın tarih incelemelerimizde de karşımıza çıkmakta olan; incelenen dönemin koşulları göz önüne alınmaksızın, onun içinde yaşadığımız gerçekliğin değer ve inanç sistemleri ile değerlendirilmesidir.”diyen Şükrü Hanioğlu çok haklıdır.[3]
Bütün tarih kitapları 20.yüzyıl tarihini 1814-1815 Viyana Kongresi’ni temel alarak başlatır. Çünkü Osmanlı Devleti’nin de gireceği Umumi Harb’in altyapısının oluştuğu sebepler Viyana Kongresi’nde alınan kararlardan kaynaklanmıştır. Yeniden şekillenen dünyada bu Kongre’ye Osmanlı Devleti’nin davet edilmemesi, süper güçlerin hedefinin Osmanlı Devleti olduğunu açıklamaya yetecektir. Nitekim daha sonraki zuhur eden olaylar hep Devletin toprak kayıplarına ve bölünmesine yöneliktir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri İttihat ve Terakki’nin 1916’da yaptığı kongrede ifade edilmiştir:
1856 yılı Rusya savaşının ardından Paris Kongresine katılan devletler, Rusya’nın hızla genişlemesini Avrupa siyasi dengeleri için zararlı görmüştü. Bu nedenle kongrede kararlaştırılan antlaşma metnine, Osmanlı Devletinin “toprak bütünlüğünün” korunacağına dair konan maddeye rağmen, doksanüç harbinde ne Rusya’nın elimizden tekrar toprak almasına ne de ülkemizin parçalanmasına engel olunabilmiştir.”[4]
Düvel-i Muazzama’nın Şark Meselesi olarak konuya baktığı herkesçe malumdur. Batılıların ve batılı düşüncelere sahip aydınlarımızın! Şark Meselesine azınlıkların sorunu olarak bakıyor olmasına ise Talat Paşa hatıralarında şöyle cevap veriyor:
“Şark meselesi gösterildiği gibi bir insanlık ve Hristiyanlık meselesi değil, tersine bir nefret ve çıkar sorunudur. Türk devletinin iç işlerine yapılan müdahaleler hep buna dayanmaktadır”[5]
Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde devletlerin her birinin farklı hesaplar peşindedir.  İmparatorluk topraklarında Boğazlar üzerinde İngiltere-Rusya; Balkanlar üzerinde Avusturya-Rusya; Mısır üzerinde İngiltere-Fransa; Orta Doğu’da İngiltere-Almanya mücadelesi söz konusudur.[6] Diğer bir yandan kapitülasyonların etkisiyle Anadolu neredeyse sömürge haline gelerek devletin tüm gücünü sömüren bir şekle dönüşmüştür. 1870’li yıllarda Anadolu’yu gezen bir Amerikalı notlarında şöyle der: “Anadolu pamuk piyasasına Amerika Birleşik Devletleri hâkim. Bütün ticaret azınlıkların elinde. Hatta eczaneler bile”.[7] Cumhuriyet döneminde önemli yer edinecek olan Eczacıbaşı ailesinin babası Süleyman Ferit Bey’in yaşadığı, Taylan Sorgun’un naklettiği bir olay kapitülasyonların ne derece yıkıcı olduğunu ve insanların psikolojisini göstermesi bakımından çok ehemmiyetlidir:
İzmir’de bir azınlığın yanında kalfa olarak çalışmaya başlıyor. Bir gün, Türkmen bir kadın devesini kıh deyip durduruyor. İlaç alacak, giriyor. Süleyman Ferit Bey’in Türkçe konuştuğunu duyunca kadın yere oturuyor ve ellerini açıyor “Allah’ım sana çok şükür, benim gibi konuşan bir Türk gördüm bu eczanede”.[8]
Devlet o kadar işlemez hale gelmiş ki 1855 yılında Hariciye Nazırı Ali Paşa’nın Londra Sefiri ’ne yazdığı meşhur mektubu bu acı durumu gözler önüne seriyor:
“İngiliz Büyükelçisi Lord Stanford, hırslı, kibirli yaradılışta, kendisini Osmanlı Devleti’nin sahibi sanmakta. İçişlerimiz, dışişlerimiz, Patrikhane hepsi bu adamın kontrolünde”.
Bir başka örneği ise Enver Paşa hatıralarında verir. Olay şöyle gelişir: Manastır’daki Rus konsolosu sokaklarda dolaşır ve gördüğü Osmanlı askerlerine hakaret eder. Kamçısıyla vurur. Bir gün yine aynı edepsizliği yapmak için karakol nöbetçisi Halim’e vurur. Halim tüfeğini doğrultur ve konsolosu vurup caddeye serer. Bütün Osmanlıların onurunu koruyan Halim, Divan-ı Harp kararıyla idam edilir. İdam sırasında ise bütün Osmanlı Subayları hazır bulunmak zorunda olmuştur. Rusların Halim’i idam ettirmekle emellerini Enver Paşa:
-“Osmanlıların izzet-i nefsini daha da alçaltarak onları esir olmaya alıştıracağını zannediyordu” diyerek açıklamıştır.[9]
Osmanlı Devleti’nin son senelerinde yönetimi eline alacak olan ve toplumun hemen hepsini kucaklayacak tek ve etkin bir siyasi örgütlenme olarak Cemiyet-i Mukaddese, başlangıcında beş askeri tıbbiyeli öğrencinin bir araya gelmesiyle 3 Haziran 1889’da kurulmuştur.[10] Burada isim konusunda açıklama yapmak yerinde olacaktır. İttihat ve Terakki ile Jön Türk kavramı birbiriyle karıştırılmıştır. Jön Türk kavramı İttihatçıları da kapsıyor gibi dursa da büyük bir iç parçalanma söz konusudur. Jön Türk hareketinin içinde Osmanlı’daki ayrılıkçı hareketler, hatta Türk olmasına rağmen yabancılarla işbirliği yapmayı savunanlar da vardır. Hatta Mizancı Murat için İstanbul’daki yabancı elçilerin kuracağı bir komisyonun Osmanlı hükümetini idare etmesi diyebileceğimiz bir projesi söz konusudur. Fakat İttihat ve Terakki’de böyle bir faaliyet akıllardan bile geçmez. Bu konu hakkında Orhan Koloğlu şöyle der:
1889’da Askeri Tıbbiye’de başlayan hareketin ismi İttihad-ı Osmani’dir ve her şeyden önce Osmanlı Birliği ilkesini savunmaktadır. Bizim kaynaklarımızda daima bu isimle anılmıştır. Jön Türk deyimi ise Avrupalıların değerlendirmesidir. 19. yüzyılın son çeyreğinde kıtanın birçok ülkesinde genç grupların eylemleri vardır ve bunlara Fransızcadan hareketle “Jeune:Genç” damgası vurulmuştur. Osmanlı’da da benzer bir eylem başlayınca, bütün Avrupa basını Jön Türk diye tutturmuştur. Dikkati çeken Osmanlı İttihadı’nı hedef alanların Jön Türk deyimini tercih etmesidir”.[11]
İshak Sükûti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Mehmet Reşit ve Konyalı Hikmet Emin isimli beş öğrencinin maksadı çöküşte olan devleti kurtarmaktır. Yalnız devletin içinin boşaldığını, yıkılmak için ufak bir rüzgâr beklediğinin farkında olmadan (olması da beklenemez, çünkü daha çok genç ve öğrencidirler) Sultan II. Abdülhamid’in yönetiminin devrilmesi ile vatanın kurtulacağını düşünmüşlerdir. Bu amaçla çalışmalara başlayarak Sultan ve Onun çevresi hakkında muhalefete başlarlar.
Bu muhalefet başkalarının ifade ettikleri gibi yabancılarla iş birliği yaparak sadece Abdülhamid Han’ın şahsiyetine olan düşmanlıktan değil[12] yabancıların onur kırıcı davranışlarından kaynaklanmıştır. Yabancı devletlerin Osmanlı iç sorunlarına müdahalelerini içine sindiremeyen ve onurları kırılan genç subaylar arasında kısa sürede kabul gören cemiyet ordu içerinde örgütlenmeye başlar.[13]
İttihad-ı Osmani Cemiyeti Ahmet Rıza Bey’in teklifi ile 1895 yılından itibaren okul dışında da çevresini genişletme çalışmaları ve ismini Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirme kararı alır. [14] Cemiyete giren Talat Bey, bu İsim değiştirme ve birleşme ile ilgili önemli beklenti içerisine girmiştir. Birincisi İmparatorluk aydınlarınca tanınan daha önce kurulmuş olan İttihat ve Terakki ile birleşerek tanınan bu cemiyet ile kendi düşünceleri daha kolay kabul görecekti. Bu o dönem için hayati değer taşıyordu.
Çeşitli badireler atlatıldıktan sonra 1905 yılında Paris’e kaçan Bahattin Şakir ve Doktor Nazım’ın gayretleriyle Cemiyet daha da güçlenir. Bu dönemde, 1906 yılında Selanik’te kurulmuş olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile İttihat Cemiyeti 1907 yılında birleşme kararı alır ve ismini İttihat ve Terakki olarak değiştirir. Bundan sonra ülke içerisindeki örgütlenmeye ağırlık verilir.[15]
Etnik kaynaklı ıslahatlara yabancı devletlerin müdahale etmesine karşı çıkan[16] İttihat ve Terakki yönetimde merkeziyetçilik anlayışını kendini feshedene kadar sürdürmüştür. Toplumsal olarak ve manevi hayatımızda kendi milli ve dini özelliklerimizle varlığımızı sürdüreceğimize inanan, batının ilim ve tekniğini almamız gerektiğini öne sürmüşlerdir. Bir mektupta geçen şu satırlar bunu daha açık şekilde ifade etmektedir:
Biz Frenk taklitçisi değiliz. Öyle olanlardan da sakınırız. Avrupalıların teknikteki gelişmelerini öğrenmek ve yalnız bu kısmın memleketimizde tatbik edildiğini görmek isteriz. Yoksa ahlak ve gelenekler yönüyle Müslüman elbette ki Frenklere kat kat üstündür.”[17]
1907 yılında Paris’te İkinci Jön Türk Kongresi toplanır ve Abdülhamid Han’ın yönetimine olan muhalefetin ortak hareket etmesi kararlaştırılır. Burada alınan kararlara imza atan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin imza atması açıklanabilir gibi değildir.[18] Ermenilerin Cemiyetle iş birliği yapılmasına, Rum ve Bulgarlarla ortak hareket edilmesi teklifine karşı çıkmışlardır. 1908 yılından itibaren Cemiyet yurt içi çalışmalara ağırlık verilir ve Osmanlı insanının hiç alışık olmadığı yoğun propaganda yapılmaya başlanır.
Bunların yanında Cemiyet daha ilk kurulduğu zamanlardan itibaren Kafkasya ve Türkistan ile ilgilenir. Bunu da devletin son anına kadar sürdürür. İslamcı ve Türkçülük diyebileceğimiz bir anlayışla hareken eden Cemiyet’in iktidara gelmesinden sonra bazı çekincelerle bunu açıkça ifade etmemesi yerinde bir davranış ise de Umumi Harp’te ve sonrasında bu açıkça söylenilmiştir. İngilizler Hilafet korkusundan, Ruslar ise Türkçülük korkusundan dolayı bu duruma karşı bazı tedbirler alırlar. Fethi Okyar bu Türkçülük fikrini şöyle ifade eder:
İttihat ve Terakki, belki o günün şartları içinde açıkça ifade edilmesi imkansız ve hatta başındakilerin de felsefe ve fikir düzeniyle ifade edemeyecekleri şekilde Türk Milliyetçisi idi.”[19]
İttihat ve Terakki’nin “komitacı” olduğu yönündeki ifadeleri ise Nevzat Kösoglu “Her meseleyi kuvvete dayanarak, kısa ve kolay yoldan çözme anlayışı olarak” açıklar. Yine merhum Kösoglu “Sorunların kuvvetle ve doğrudan çözülmesi onlar için bir eğitim meselesinden çok, yaşanana bir hayat alışkanlığıdır… Alışkanlıklarını siyasi hayata da yansıtmaları doğaldır. Biliyoruz ki, ilk siyasi parti, bir gizli ihtilal cemiyeti olarak kurulmuştur.”[20] diyerek bu konuda en mantıklı açıklamayı yapmıştır.
İleride İttihat ve Terakki’nin askeri kanadının başına geçecek olan Enver Paşa daha cemiyetlerin birleşmesinden önce Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne girer. İtalyan Karbonari [21]tarzında gizli bir örgütlenmesi olan Cemiyete girişte bazı törenler vardır. Bunu Enver Paşa’nın kendisinden dinleyelim:[22]
“Alatini tuğla fabrikasının sokağından biraz önce araba durdu. Ben Talat Bey ile birlikte sokağa girdim. Meydanlığa çıkan köşede durduk. Talat Bey cebinden çıkardığı siyah bir gözlüğü gözlerime yerleştirdi. Altında siyah bir bez olmakla birlikte etraf biraz seçiliyordu. Mamafih ben Selanik’in yabancısı olmam dolayısıyla buraları bilmiyordum. Bir bahçeden içeri girdik. Bahçe kapısında, kimdir o? denildi. “Hilal” parolası verildi. O bekleyen beni aldı. Talât Bey dışarıda kaldı. Bir taş merdivenden çıktık. Sağda bir odaya girdim. Orada yalnız kaldım. Hafif bir lamba ışığı odayı aydınlatıyordu. Nihayet sıra yemine geldi. Sağ elim Kur’an-ı Azimü’ş-an, sol elim kama ve bıçak olduğu halde, 1877 Anayasası’nın geri getirilmesine çalışacağıma ve bu uğurda hiçbir şey esirgemeyeceğime yemin ettim.”[23]
Daha sonra Cemiyet birleştikten sonra İttihat ve Terakki’ye mason diyerek saldırılmasına rağmen Enver Paşa’ya hiçbir şekilde böyle saldırıda bulunulmamıştır. Burada Cemiyetin masonluğu meselesine değinmek yerinde olacaktır. Konuyla ilgili detaylı bir çalışma yapan Koloğlu, İttihatçıların sınırlı bir kısmının mason olduğunu belirtmiştir. Masonluğun İttihatçılar için hiçbir etkisi yoktur. İttihat ve Terakki’ye mensup kişilerin Sultan Abdülhamid’in sıkı takibi nedeniyle devletin giremediği mason localarında buluşup gizli toplantılar yapması nedeniyle bütün cemiyet itham edilemez. Kaldı ki toplantıyı yapmak için kendilerine mason görüntüsü vermek zorunda kalmışlardır. Hatta o locadaki gerçek masonlar, locaları İttihatçılar yüzünden terk edip başka loca kurmuşlardır.
Talat Paşa’nın Osmanlı Büyük Doğu’su örgütünü kurma amacı ise yabancı kökenli mason localarına mensup kişilerin devlete sızmalarına karşı alınana bir tedbirdir.[24] Özellikle İngiliz güdümünden bağımsız olarak kurulan bu locayı güdümüne alamayan İngilizler bu bağımsız ve hürriyetçi locayı yıpratmak için karalama kampanyalarına başlamıştır. Bu karalama tutumunun temelinde Osmanlı Büyük Doğu’sunun bağımsız ve özgürlükçü tutumu yatmaktadır. Çünkü bu özgürlükçü tutumla Mısır’daki masonlar ona katılmaya başlamışlar ve İngilizler bu durumdan çok korkmuşlardır. İttihat ve Terakki yemin odasında bayrak, Kuran-ı Kerim ve tabanca üzerine yemin edilir. Hangi mason Kuran-ı Kerim üzerine yemin eder?
İttihat ve Terakki’yi doğuran sebepleri, alt yapıları bilmeden konuşmak zaman kaybından ibarettir. Onlar Türk tarihinin en ağır ve en zor çeyrek yüzyılında zuhur edip sorumluluğu üzerlerine aldılar. Adeta bu ateşi avuçlarında kor gibi taşıdılar. Yüzyıllardır milletin kanını emen kapitülasyonları başkaları kaldırmayı hayal bile edemezken onlar kaldırdılar. Evet, Osmanlı Devleti onların kollarında son nefesini verdi ama yeni bir Türk devleti onların yüreklerinde filizlendi.[25] “Biz seferle yükümlüyüz, zafer ya da mağlubiyet Allah’tandır” her biri vatanın en ücra köşesinde son nefeslerini verdi, mukaddes kanlarını akıttı.[26] Her biri uğrunda can verecekleri ideallere sahiptiler ve gerektiğinde fedakârlık yapmaktan bir an geri durmadılar. Kanal Harekatı’nda Alman kurmay başkanı” Yarabbi, bu insanları emellerine ulaştırmazsan, adaletinden şüphe ederim” [27]derken bu gerçekliği kanıtlamaktadır.
Yazımızın son kısmını merhum Nevzat Kösoglu’nun ifadeleriyle bitirelim:
Bu insanları değerlendirmek de kolay değildir. Bunlar çöküşün kahramanlarıydılar, yürekleri dağ gibi idi; hayalleri de öyle… Asla küçük düşünmüyorlardı. Yüce Devlet’i kurtarmak için, her biri İmparatorluğun uzak bir köşesinde can teslim ederken, hayalleri sadece Turan’ı kurmak değil, bütün bir İslam âlemini Batı’ya karşı ayağa kaldırmaktı. Yani, ülkesi ve devletiyle, kendisini kurtarabilmek için ateşlere atılırken, bütün Müslüman dünyayı kurtarmayı düşlüyor ve bunun heyecanı ile sarsılıyorlardı. Büyük düşünmek, büyük rüyalar görmek, büyük yürekli olmak, büyük zamanların tezahürleridir; hâlbuki bunlar çöküyorlardı ve çökerken bile yüreklerinde, kafalarında bu büyüklükleri terk etmiyorlardı. Anadolu’ya çekildiğimizde, gün geçtikçe onları anlamak zorlaştı…. Erzurum’u, Sarıkamış’ı Turan zannettiler. Bu anlayışsız insanlar, biz Irak’ta, Suriye’de Sarıkamış ve Çanakkale’de savaşırken vatan topraklarını savunduğumuzu anlayamadıkları gibi, İngiliz ordularının binlerce kilometre öteden gelip, burada ne aradıklarını düşünmeyi de akıllarına getiremediler, İşte böyle, İman ışığı olmayınca göz görmez…”[28]
            
Yürekleri ve hayalleri dağ gibi olanlara selam olsun…



KAYNAKLAR

Bayur, Yusuf Hikmet, Türk İnkılabı Tarihi, C II, Kısım IV, TTK Yay., Ankara 1974;

Birgen, Muhittin, İttihat Terakki’de On Sene, c.I, İstanbul 2006, s.360.

Çandar, Tevfik, Talat Paşa Bir Örgüt Ustasının yaşam Öyküsü, Kültür Bakanlığı Yay., s.47.

Çulcu, Murat, Bir Enver Paşa Kitabı “Şu İngilizler Çok Canımı Sıkıyor”, Destek Yay., İstanbul 2009, s.9-10.

Enver Paşanın Anıları, haz. Halil Erdoğan Cengiz, İstanbul 1991, s.60.

Okyar, Fethi, Üç Devirde Bir Adam, İstanbul 1980, s.23.

Hanoğlu, Şükrü ,Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük (1889-1902), İletişim Yay., İstanbul 1985, s.3.

İlhan, Atilla, Bütün Şiirleri 6, Yky Yayınları, İstanbul

Koloğlu, Orhan, Cumhuriyet Döneminde Masonlar, Pozitif Yay., İstanbul 200. ;

Koloğlu, Orhan, İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yay., İstanbul 2005.

Kösoğlu, Nevzat ,Şehit Enver Paşa, Ötüken Yay., İstanbul 2013, s.38;

Talat Paşa’nın Anıları haz Alpay Kabacalı, Türlüye İş Bankası Yay., İstanbul 2000, s.17.

Yağcıoğlu, Eşref, İttihat ve Terakki’nin Son Yılları 1916 Kongresi Zabıtları, Nehir Yay., İstanbul 1992,s.12.

Yamauchu, Masayuki, Hoşnut Olmamış Adam-Enver Paşa, İstanbul 1995, s.288.




[1] Atilla İlhan, Bütün Şiirleri 6, Yky Yayınları, İstanbul
[2] Burada bahsedilen hassasiyetler İdeolojik ve romantik düşüncelerdir.
[3] Şükrü Hanoğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük (1889-1902), İletişim Yay., İstanbul 1985, s.3.
[4] Eşref Yağcıoğlu, İttihat ve Terakki’nin Son Yılları 1916 Kongresi Zabıtları, Nehir Yay., İstanbul 1992,s.12.
[5] Talat Paşa’nın Anıları Haz. Alpay Kabacalı, Türlüye İş Bankası Yay., İstanbul 2000, s.17.
[6] Murat Çulcu, Bir Enver Paşa Kitabı “Şu İngilizler Çok Canımı Sıkıyor”, Destek Yay., İstanbul 2009, s.9-10.
[7] Taylan Sorgun, a.g.e., s.61.
[8] Süleyman Ferit Bey’den nakleden Taylan Sorgun, a.g.e., s.61.
[9] Masayuki Yamauchu, Hoşnut Olmamış Adam-Enver Paşa, İstanbul 1995, s.288.
[10] Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Yay., İstanbul 2013, s.38; Yağcıoğlu, a.g.e.,s.82; Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, C II, Kısım IV, TTK Yay., Ankara 1974; Orhan Koloğlu, Şu İngilizler Canımı Çok…, s44. Tevfik Çandar, Talat Paşa Bir Örgüt Ustasının yaşam Öyküsü, Kültür Bakanlığı Yay., s.47.
[11] Koloğlu, a.g.e., s.44; Orhan Koloğlu, Cumhuriyet Döneminde Masonlar, Pozitif Yay., İstanbul 200. ; Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yay., İstanbul 2005. İttihat ve Terakki konusunda önemli çalışmaları olan Şükrü Hanioğlu kıymetli eserinin bazı yerinde Jöntürk kavramını kullanmıştır. Bilgi için Bkz. Hanioğlu a.g.e., s.91-92.
[12] Akademik camia başta olmak üzere toplumda böyle düşünce ve ifadeler had safhadadır.
[13] Kösoğlu, a.g.e., s..39.
[14] Kösoğlu, a.g.e., s..40. ;Çandar, a.g.e., s.53.
[15] Yağcıoğlu, a.g.e.,s.86; Muhittin Birgen, İttihat Terakki’de On Sene, c.I, İstanbul 2006, s.360.
[16] Bayur, a.g.e., s.249.
[17] Kösoğlu, a.g.e., s.ç41. ;Bayur, a.g.e., c.2. s.88.
[18] Çünkü alınan kararlar İttihat ve Terakki temel ilkelerine aykırı düşmektedir. Konuyla ilgili bkz. Kösoglu, a.g.e., s.42.
[19] Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, İstanbul 1980, s.23.
[20] Kösoglu, a.g.e., s.45.
[21] Buonarroti’nin Cenevre’de kurduğu örgüttür. Detaylı bilgi için bkz Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yay., İstanbul 2005
[22] Çulcu, a.g.e., s.11 ve 22.
[23] Enver Paşanın Anıları, haz. Halil Erdoğan Cengiz, İstanbul 1991, s.60.
[24] Koloğlu, ag.e., s.48.
[25] İttihat ve Terakki liderleri yurt dışına çıktıktan sonra başsız gibi kalan yerel unsurlar dimdik ayakta kalmış ve İstiklal Harbinde kendilerine yakışanı yaparak ellerinden gelenleri yapmışlardır.
[26] Çin içlerinden Kafkasya, Arap Coğrafyasına kadar her yerde tablo budur. Irak’ta Süleyman Askeri Bey’in şahadeti böyledir.
[27] Nevzat Kösoglu, a.g.e., s.19.
[28] Nevzat Kösoglu, a.g.e., s.19.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder