25 Aralık 2014 Perşembe

Sen ki A'sara Gömülsen Taşacaksın... Heyhat!


“Eğer Enver Paşa, dünyamıza sığmayan bir kahraman, Emir Timur çapında bir cihangir yaratılışında olmasa idi, o günlerde, belki de kesinlikle Türkistan devletsiz kalmayacaktı. Onun kafasında sadece Buhara değil bütün Türkistan vardı. Şartlar ne olursa olsun Enver Paşa Türkistan’da silinmeye yüz tutan Türklüğe en az 100 yıl yetecek yeni bir güç kazandırmıştır.”[1]
“Ataların ruhları milletlerle yaşar; ancak bunu tarihlerini bilenler hissedebilir. Bu histen alınacak gıda kadar hiçbir şey millet için hayati değildir”[2]

Evet, ataların ruhları milletlerin genlerinde nesilden nesile geçerek varlığını devam ettirir. Nitekim aşağıdaki ifadeler bunu teyit edercesine söylenmiştir adeta:
 “..Kanaatimiz odur ki, geçmişimizin parçalarını bir araya bir araya getirdiğimizde Osmanlıda Göktürkler’i, Hun atlısında isimsiz kahraman Osmanlı askerini görmemek mümkün değildir”.[3]

Türk tarihine altın çağını yaşatan Devlet- Aliyye’nin[4] son yıllarına damgasını vuran Enver Paşa da bu genleri taşıyan milletin evlatlarından biridir. Balkan Harbi’nde yenilerek bütün büyüleyici özelliğini kaybetmiş[5], disiplinden uzaklaşmış esas işinin savaşmak olduğunu unutarak siyasete bulaşmış, bir ordudan onu disiplin altına sokmuş, Çanakkale’yi kazanarak Çarlık Rusya’nın yıkılmasına ve tarihe yenilmez denilen İngiliz donanmasını boğazın sularına gömülmesine, Kut’ul Amare’yi kazanarak mağrur İngilizlerin tarihlerinde almadıkları yenilgiyle tanışmasına sebep olan ordu haline getirmesi bu genlerin verdiği çeviklikten başka bir şey değildir.

Umumi Harp bittikten sonra o emperyalizmle mücadelesine devam ederek atalarına layık bir torun olduğunu ispat etmiştir. Kim bilir belki de bu dur durak nedir bilmeden çalışan, Oğuz Han’a damat olan Osmanlı Ordularının başkomutan vekilinin genleri Çi-çi Han’dan, İlteriş Kagan’dan, Yavuz Sultan Selim’den, Timur’dan kendisine miras kalmıştır.

Balkan Savaşı’yla ilgili Şevket Süreyya’nın: ”Devletin en güçlü ordularının hatta denilebilir ki tek silah dahi patlatmadan Balkan orduları önünde birkaç gün içinde dağılıp perişan olmalarına karşılık, şu Sarıkamış Muharebelerinde görülen tahammül, itaat, direniş ve sonuna kadar mücadele gücüdür. Halbuki Rus ordusu, Balkan ordularından çok daha güçlüydü. Hele aradaki silah farkı çok daha lehlerine idi…” [6] diyerek ifade ettiği analiz Enver Paşa’nın orduya aşıladığı ruhu göstermesi bakımından önemli delildir. Yine bu konu ile ilgili olarak hakikatli analizlerde bulunan Ziya Nur’un ifadeleri Enver Paşa’nın etkisinin ne derece olduğunu gözler önüne sermektedir:

“Daha açık konuşalım: Bizim millet ve devlet olarak son büyük harbimiz, Birinci Cihan mücadelesidir. Sonraki İstiklal Harbi, ona nisbeten cüz’i ve mahdut bir savaştır. Bugün, Türk ordusunun ve askerinin, dünya efkâr-ı umumiyesinde ve askeri mahfillerinde bir ismi varsa, bunu Birinci Cihan Harb’inde gösterilen harb gücüne ve kaabiletine borçluyuz. Bu neticede ise, büyük bir imanla meşbu olan Enver’in dahlini unutmamak gerekir”.[7]

Enver Paşa’yı “Osmanlı Devleti’ni bir oldubittiyle gereksiz yere Birinci Dünya Savaşı’na soktu, yüzbinlerce şehidi boşu boşuna verdik” gibi saçma gerekçelerle suçlayanların Enver Paşa’yla hesabı bitmediği aşikâr olan İngilizlerin dâhildeki hayranları olmaları bir tesadüf müdür? Ona yapılan askerlikten anlamadığı yönündeki eleştirilerin ise komiklikten öteye gidecek bir tarafı yoktur. Bu konu ile ilgili yapılan eleştirilerin hepsi savaş bittikten sonra yapılmıştır ve sorumluluğu üstlerinden atma telaşı ile yapılmış, gerçeğe aykırı beyanlardır.[8] Ayrıyeten Enver Paşa’ya yapılan askeri eleştirilerin hiç biri başkomutan seviyesinde değildir. Eleştirenler ya kolordu, ya tümen, ya ordu komutanıdır. Hâlbuki Enver Paşa başkomutan vekilidir, ordunun ve donanmanın komutanıdır ve ona göre davranmaktadır. Yapılan bu eleştirilere ise Enver Paşa’nın şu beyanları bir cevap niteliğindedir:

“Enver ʹİttifak Devletleri Erkan-ı Harbiyesi, Balkanlara fazla ehemmiyet vermezken, İmparator Kayser Wilhellm’e Bizi bu Balkanlar yıkacaktır, tehlike oradadırʹ demiştir. Nitekim de öyle olmuştur.”[9]

Siyonist bir Yahudi olan, Amerika’nın İstanbul sefiri Morgenthau’a Enver Paşa, Churchill’in “İngiltere’nin sadece donanması ile kendini müdafaa edebileceği” iddiasına, “hiç bir büyük imparatorluğun, kudretli bir kara ordusu olmadıkça, ayakta kalamayacağı” sözü ile karşılık vermiştir.[10] Nitekim sonraki olaylar malumdur ve Enver Paşa’nın askeri dehasını kanıtlar niteliktedir.

Çanakkale Muhabereleri’nde Başkent’te kimse zafere inanmazken Enver Paşa “Tarihe İngiliz donanmasının yenilebileceğini isbat eden kimse olarak geçeceğim.” demiştir. Tarihte o güne kadar yenilgi yüzü görmemiş İngiliz donanması Fransızların desteğine rağmen Türklere hiç şans verilmemişken, Enver Paşa burada kazandığı zaferle emperyalistlerin sömürgeciliğine en büyük darbesinden birini vurmuştur.

Enver Paşa’nın Sadrazam Talat Paşa’ya Şerif Hüseyin’in isyanı hakkında şifreli olarak çektiği 16 Kasım 1917 tarihli telgraftaki şu cümleler askerlik sanatından yoksun olduğunu göstermiyordur herhalde:

“…Esasen bu cephede harekât-ı harbiyenin mühim bir safhaya dâhil olması dolayısıyla, İstanbul’a avdetimden on beş-yirmi gün sonra karargâh-ı umumi işe gerek Sina, gerek Sina, gerek Irak cepheleriyle daha yakından meşgul olacağım. Çanakkale ve diğer cephelerde düşmanın esaslı bir harekette bulunacağını da tahmin etmiyorum…

Ben esasen şimdilik mühim harekâtın Irak’ta değil Suriye cephesinde olduğunu ve olacağını tahmin ediyorum. Avdetimde ahval ve harekât hakkında daha ziyade tafsilat arzederim. 16 Teşrinsani 333.

Enver”[11]

Nitekim daha sonra Mustafa Kemal Paşa da Suriye Cephesi’nin öneminden bahsedecektir.[12] Ayrıca bu konuda neye dayanarak hüküm vereceğiz? Misal vermek gerekirse Yıldırım Bayezid Haçlıları tarumar ederken Timur'a karşı yenilmiştir? Bu Onun askeri bilgisinin olmamasını mı göstermektedir? Veyahut Yıldırım Bayezid'in bu yenilgisi yüzünden Osmanlı Devleti parçalanma tehlikesi geçirdiği için Onu hainlikle mi suçlayacağız? Unutmayalım ki gururla yad ettiğimiz Çanakkale Zaferi, unuttuğumuz Kut Zaferi, Bakü'nün fethi gibi başarılarımız Enver Paşa'nın Başkomutanlığında kazanılmıştır. Ayrıyeten araştırmacıların gözünden kaçan şey ise Çanakkale'de Deniz kuvvetlerine karşı kara ordusuyla savunma yapılmıştır. Bunu da değerlendirirken göz önünde tutmak gerçeği kavramak için önemli bir adım olacaktır.

“Dâhildeki İngiliz hayranları” sözü biraz ağır gibi görünmektedir ama maalesef ki bir gerçeği ifade bakımından önemlidir. Çünkü hem İngiliz düşmanlığı yapıp hem de Enver Paşa’ya hakaretler etmek akıl sağlığı yerinde olmayanların yapacağı bir davranıştır. Emperyalizmin en azgın çağında İngilizlere darbe üstüne darbe vurup “güneş batmayan ülkenin” güneşini söndüren Enver Paşa’ya hakaret etmek İngilizlerin ekmeğine yağ sürmeye yarar ve bu durum İngilizlere hayranlığının da en açık kanıtıdır. Enver Paşa’nın oğlu Ali Enver’e Churchill’in:

“Senin baban, benim siyasi hayatımı 20 yıl geriye attı”[13] demesi bir intikam hissi ile söylenmiştir. Bizce dâhildekilerin ettiği her hakaret Churchill’in kinine ortak olmaktır.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Harbi’ne girmek zorunda mıydı? Bunun cevabı ne yazık ki evettir. Nitekim Von Frankenberg’in Filistin cephesinde iken söylediği “Bu savaş Almanya için fütuhat harbi olsa da, Osmanlı Devleti için bağımsızlık savaşıdır.” sözleri gerçeğin çıplak ifadeleridir.[14] Devleti savaşa sokmak zorunda bırakan diğer hayati bir mesele ise var olan kadim düşman Çarlık Rusya tehdididir. Bu konu hakkında “Bazı yazarların yaptığı gibi Osmanlı Devleti’nin kadim düşmanı Rusya’nın rolüne değinmeksizin Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş hikâyesini anlatmak, Soğuk Savaş sırasındaki Amerikan dış politikasına ve stratejisine göndermede bulunmaksızın Sovyetler Birliği’nin 1991’ deki yıkılış tarihini yazmaya benzer” yorumunu yapan Sean McMeekın araştırmacıların hep umursamadıkları koca bir hakikati[15] ifade eder. Devlet ise vücudunu ayakta tutacak bütün hayat damarlarından mahrumdur. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nın “Eski zamanlarda olsa benim durumuma düşen sadrazamların kafasını padişahlar binek taşında kestirirdi; ben o haldeyim” sözleri esasında devletin içinde bulunduğunu ifade eden sözlerdir. Savaşın sonunda kendisine hayat şansının tanınmayacağının farkında olan Devlet Ricali her şeyi göze almış Devlet-i Aliyye tarih sahnesindeki yerine geçmiş ama millet bağımsızlığını kazanarak çıkmıştır. Nevzat Kösoğlu’nun da dediği gibi “bu gerçeği, bir takım siyasi endişeler uğruna örtmenin hiçbir anlamı yoktur”.

Savaşa girip girmeme meselesine Cemal Paşa’nın bir ifadesi ile son noktayı koyalım:

“Müdafaa ederek ölmekle, bila-müdafaa ölmek arasında farkı takdir etmeyenlere sözümüz yok” [16]

Bu kısa açıklamalardan sonra biz bu yazımızda Enver Paşa’nın Türklüğe katkısından da biraz bahsedeceğiz. Çünkü Enver Paşa şimdilerde olduğu gibi İslam’ı ve Türklüğü birbirinden ayrı gören bir fikir yapısına sahip değildir. Eğer öyle olsaydı umutsuz olarak gittiği Tarablusgarp’ta ne işi vardı?[17] Diğer yandan Azerbaycan Türklüğünün yok olmayla karşı karşıya kalmasına Enver Paşa en güçsüz zamanında bile göz yummamış, Kafkaslar üzerine yürüyüp, Bakü’yü tekrar fethederek Azerbaycan Cumhuriyeti’nin başkenti olmasını sağlamıştır. Esasında bu Osmanlı Devleti için de stratejik bir hamle idi. Yani Paşa, başka coğrafyadaki Müslüman ve Türk kardeşlerinin kaderlerini hiçbir zaman ayırt etmemiş, kendi kaderi gibi algılamıştır. Yaptığı çalışmalar bunun en güzel ispatıdır. Bakü’nün fethinin ne demek olduğunu ise, bugünkü Azerbaycan Devleti’nin de temelini oluşturduğunu anlamak için o hareketi daha yakından okumak gerekir.[18] Kafkas İslam Ordusu’nu kurarak hem Osmanlı Devleti’ne tampon bölge oluşturması hem hammadde sağlanması hem de kardeşlerimizin kurtarılmasına çalışması onun ne derece büyük bir lider olduğunun ispatıdır. Nuri Paşa’ya Bakü’nün fethi emrini verirken aynı safta çarpıştıkları Almanlarla karşı karşıya gelmesi onun Almanların güdümünde çalıştığı yalanına verilen en büyük delillerdendir.[19]

Enver Paşa’ya olan güven sevgiyi Kafkas Dağlarında bir Türk çocuğunun aşağıdaki ifadeleri çok güzel gösterir: “Bir esir katarında Kafkas dağlarını aşarlarken, katarın durduğu bir yerde katarın yanına gelen bir Türk genci:

“Korkmayınız; buradan giden esirlere Ruslar fenalık yapamaz. Sizi nereye kadar götürürlerse, Enver Paşa oraya kadar gelecektir. Türk ordusu yakın bir zamanda Bakü’ye gelmek üzeredir.”[20]

Uçsuz bucaksız bir coğrafyada, dağın en ücra köşesindeki bir çobana bu sevgiyi kazandıran acaba ne idi?

Savaş bittikten sonra savaşın ikinci safhasını gerçekleştirmek için ve milletin geleceği için İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalan Enver, Cemal ve Talat Paşalar bindikleri gemide ne yapacaklarını tartışıp uzun uzun konuşurlar. Talat Paşa “siyasi hayatlarının bittiği” düşüncesindedir. “Gerçi biz vicdanlarımıza karşı mahkûm değiliz. Çünkü biz milletimizi kurtarmak ve yurdumuzu yükseltmek istedik; fakat talih bize yar olmadı. Böyle olunca vazifelerimizi başkalarına terk etmemiz gerekir” diyerek esas düşüncelerini ifade eder. Enver Paşa hariç herkes bu düşüncededir. Çünkü Enver Paşa doğuda silah, mühimmat ve para sevkiyatı yapmış, Kafkaslarda iki tümen yığmıştı. Onun için savaş bitmemiş sadece savaşın ikinci safhası başlamıştı. Nitekim Enver Paşa’nın doğuya yığdığı ordular daha sonra milli mücadelede en büyük destekçimiz olacaktı. Ali Fuat Paşa bu konuda şöyle demektedir:

“Enver Paşa’nın doğuda kurmuş olduğu ordular Milli Mücadele’de elimizde taze kuvvetler ve teçhizat bulunmasını sağlamıştır.”[21]

Paşa İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Türkistan’a geçmek çeşitli yolculuklar geçirir. Bunu kendisi şöyle ifade eder: “Üç defa teşebbüs ettiğim halde mateessüf başarılı olamadım. Birçok defalar düşerek, iki defa da düşmanların esaretine maruz kaldım. Müthiş müşkülatla bu esaretlerden bi’avnillah-i taala kurtularak, nihayet karadan hududu geçtim.”[22]

Bu sırada Anadolu’da Milli Mücadele başlamış ve Meclis açılmış durumdadır. Mücadele başarıya doğru gitmektedir. Anadolu’da bazı çevrelerde Enver Paşa ve eski İttihatçıların tekrar gelip yönetimi ve liderliği ele alacağı dedikoduları yayılmaya başlamıştır. M.Kemal de buna karşı bazı sert tedbirler almaktadır.[23] Halil Paşa’ya karşı sert baskı yapmaya başlar. Enver Paşa M.Kemal’e bir mektup yazar. Mektup, sert, açık ve nettir. Yani Tamamen Enver’ce yazılmıştır:

“Bak, şimdi bütün arkadaşlarım adına temin ederim. Bizim hiçbir mevkide ve memuriyette gözümüz yok. Bana gelince, ben yalnız bir ideal takip edeceğim. O da İslam’ı ezen Avrupa canavarları ile pençeleşmek için Müslümanları harekete geçirmek. Bunun için siz çekinmeyin, vehme düşerek düşmanlarınıza, memlekette yeni bir mücadele çıkacak ümidini vermeyin. Lüzumsuz şiddeti bırakın.

“Şimdi sen, ben başta olmak üzere arkadaşların memlekete gelmesini isteniyorsun değil mi? Sebebi de, güya bizim gelmemizle memlekette bir ikilik çıkacak diyorsun; öyle mi? Hâlbuki ben ve arkadaşlarım o kanaatteyiz ki, eğer memlekette bulunsaydık, belki de bugün devam eden gereksiz baskılara hiç hacet kalmayacaktı. Çünkü herkes görecekti ki, biz baskı yapacak ve daha kolay birlikte yürütecektik. Mamafih şimdilik Moskova’da bulunarak hariçten yine memlekete yardım ettiğimizden gelmiyoruz. Fakat, bunu da itiraf etmemiz lazım gelir ki, her ne sebepten, kanunsuz olarak memleket haricine sürgün şeklindeki arzunuza, ilelebet tahammül pek ağır ve sefilane gelir.

Mamafih, vatan için buna şimdilik katlanıyoruz. Binaenaleyh dışarıda kalmanın, umumi maksadımız olan, başta Türkiye olmak üzere, kurtarmaya çalıştığımız İslam âlemi için durumun çaresiz, belki de tehlikeli olduğunu hissettiğimiz anda, memlekete geleceğiz. İşte size açıkça vaziyeti anlattım. Benim açık sözlü olduğumu bilirsin. Eğer başka bir fikrin bulunmuyorsa seni sevenlere inanırsın. İşte bu kadar.”[24]

Enver Paşa’nın bu açık yürekli ifadeleri haksız değildi. Çünkü Şevket Süreyya Mustafa Kemal’in endişeleri hakkında bir teşhiste bulunur: “Onun o günlerdeki bütün hesaplarına damgasını vuran ve belki hiç kimseye açamadığı derin bir kuşku içindeydi: Enver Paşa kuşkusu”.

Bu arada savaşın bitiminden daha önce “Biz burada, kanımız ve soyumuz olan ve nüfusumuzun iki mislinden fazlası orada, muhataralar ve dertler içindeyiz. Düşmanımız müşterektir. Bu müşterek düşmanı yıkabilirsek saadetimiz mutlak olacaktır. Onlar bizim için biz onlar için hiçbir ciddi malumata sahip değiliz. Mukadderatı bu kadar müşterek olan, aynı milletin aynı evlatlarının birbirinden ayrı âlemlerin mahlûkları imişçesine maddeten ve manen uzak kalmalarını kıl ve mantık kabul etmez Siz asli menbaa gidiyorsunuz. Ben de aranızda bulunmayı can-ü gönülden isterdim. Bir gün bana da bu şeref nasip olursa mesut ve bahtiyar olacağım. Hatta bu uğurda canımız seve seve vermeye amadeyim”[25] diyerek Türkistan’a gönderdiği, oralarda bir hareket başlatıp başlatamayacaklarını incelemesini istediği Hacı Sami’den cevap gelmiştir. Kuşçubaşı Eşref Beyin kardeşi olan Hacı Sami Türkistan’ın parçalanmışlığından, boyculuğun kanayan bir yara olduğundan bahsederek buralarda bir mücadelenin imkânsız olduğunu bildirmesi üzerine Enver Paşa:

“Uzun zamanlardan beri Türkistan Türklüğü ile Osmanlı Türklüğü arasındaki irtibat kopmuştur. Ben, Osmanlı Ordularının Başkomutanı ve İslam Halifesinin Damadı olarak oraya gelir ve Türkistan’ın bağımsızlığı uğruna ölürsem bu köprüyü kurmuş oluruz.” [26] Cevabını verir. Bu cevap tam Envercedir ve tarihte başka hiç kimseye söylemek ve gerçekleştirmek nasip olmamıştır,


Korbaşıların (Rusların ifadesiyle Basmacıların) arasında mahalli Özbek kıyafetleri ile Şehid-i Muhterem Enver Paşa Hazretleri

Hayatında paraya kıymet vermeyen, bir servet toplamayan, çocuklarına da hatıra, cefa ve şereften başka miras bırakmayan[27] Enver Paşa’nın Türkistan’daki hayatı hakkında kaynak pek azdır. Rus kaynakları bu konuda güvenilir değildir. Çünkü bilgilerin içerisine bilinçli olarak farklı bilgiler ilave etmişlerdir. Buradaki faaliyetlerini kendi mektupları ve çok kısıtlı yazılan hatıratlardan takip edebiliyoruz. Burada yeri gelmişken bu konu ile ilgili yazılan eserlere de temas etmek gerecektir. Bu bağlamda Şevket Süreyya Aydemir’in 3 cilt halindeki Makedonya’dan Orta Asya’ya eserinin Türkistan ile ilgili kısımları pek sağlıklı değerlendirmeler içermemektedir.[28] Çünkü Şevket Süreyya kendi ideolojisini işe karıştırarak Türkistan kurtuluş hareketine (Basmacılar Hareketi olarak da bilinir) Marksist-Leninist gözle bakar. Analizleri bu düşüncelerle yapmıştır. Komünist idareye karşı kurtuluş hareketi verilemeyeceği düşüncesinde bulunması, konunun hakikatine aykırı cümleler kurmasına sebebiyet vermiştir.

Enver Paşa’nın gittiği Türkistan coğrafyası gerçekten de sosyolojik olarak düzenli mücadele vermekten çok uzak bir görüntü çizmektedir. Türkistan, Hacı Sami’nin söylediği gibi yıpranmış bir halde bulunuyordu. Devlet şuuru çökmüş ve mücadele sadece Hanlıklar arasında olmaktan çıkmış kimi yerlerde boylar ve aşiretler arasında baş göstermeye başlamıştır. Timur Rönesansı’ndan sonra kültürel bir durgunluk çerisine girmiş bulunan Türkistan, Hanlıkların da birbirleriyle mücadele etmelerinden ve birbirlerini düşman görmelerinden kaynaklanan sorunlarla Ruslar tarafından parça parça işgal edilmişti. Bu işgal Ruslar için zor olmamış ve XIX. yüzyılda tamamlanmıştı.[29]

Enver Paşa’nın Türkistan’da kısıtlı zamanda verdiği ama cihanşümul etkileri olan mücadelesini başka bir yazı olarak düşündüğümüzden pek girmeyeceğiz. Yazımıza bugün Paşa’nın simgesi olduğu neslin amaçlarını, mücadelelerini anlamayan, yan gelip yattığı yerden atıp tutanlara[30], İngilizlere hâlâ unutamadıkları yenilgilerini tattıran Kuttulamare Kahramanı Halil Kut Paşa’nın cümlelerini cevap olarak vererek bitirelim:
“...Şimdi artık hem hür bir vatanda serbest vatandaş, hem de bütün bu hatıraları yaşayan bir eski askerim. O hatılalar ki, mektepten Abdülhamid mahkemelerinden başlar Makedonya’ya Tunus’a Trablusgarb’a, İran’a, Kafkasya’ya, Irak’a, Dağıstan’a, Türkistan’a, Gürcistan’a, Rusya’ya, Moskova’ya, Avrupa’ya kadar uzanır. Bazen bakarım, bunlar bir hayata sığmayacak şeyler gibi görünür. Ama sığdı işte. Ve ben bunların hepsini yaşadım. … Ümit, heyecan, karar gücü, ihtiras ve hayat ufkumuzun genişliği sınırsızdı. Hayatımın bu akışından memnunum.

….Ben şimdi bütün bu hatıralar yığını arasında adeta bir türbedar gibiyim. Ve geriye baktığım zaman görüyorum ki, yalnız dalgalı, hareketli bir şahsi hayatın değil; dalgalı, hareketli, ihtiraslı ve hayal ufuklarına sınır tanımayan bir değerli ve üstün neslin de son temsilcisi gibiyim.”[31]

O aziz neslin ruhlarına fatihalarla…



----
[1] Enver Paşa’nın Umumi Muhaberat Müdürü Molla Nafiz Türkistanlı Mirza Pirnefes.
[2] Mehmed Niyazi, Türk Tarih Felsefesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2008.
[3] Ali Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, Yeditepe Yay., İstanbul 2014, s.24.
[4] Çünkü Türkler her kurduğu devlete bir önceki devlette kazandıkları tecrübeyle hükmetmişlerdir. Nitekim Mehmed Niyazi bu konuda büyük bir bozluğu dolduran eserinde bu durumu şöyle ifade etmiştir: ”Türkler yeni bir devlet kurarlarken, eski, devirlerinden intikal eden tecrübelerden faydalanmaya dikkat etmişler, devletin bilgi, birikim ve tekâmül işi olduğunu gözden kaçırmamışlardır. Türk devlet hayatını bütünleştiren bu telakki, her konunun tahlilinde bizi ilk Türk devletlerine götürmektedir”. Konu ile ilgili daha detaylı bilgi için bkz. Mehmet Niyazi, Türk Devlet Felsefesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2011.
[5] Nitekim Enver Paşa Harbiye Nazırı olarak orduya yayınladığı beyannamede bundan bahseder: “Ordudan iki şey istiyorum: Mutlak bir itaat ve vazifeyi ifaya gece gündüz gayret… Son felaketler [Balkan Felaketi] yüzünden orduya sürülen kara lekeyi temizlemek için her zabitin, vazifesinin gerekenden daha fazla bir gayretle çalışmak olduğunun anlaşıldığını ümid ederim…” Ziya Nur Aksun, Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2008, s.48.; Ayrıyeten Ali Fuad Paşa da bu konu ile ilgili:“ Enver Paşa, İkinci Ordunun tatbikat ve manevralarına gelir; manevranın sonunda yüzlerce subay karşısında yapılan tenkid esnasında Osmanlı Ordusunun Balkan Harbi’nin şinini ve utanç veren hatırasını silerek tarih huzurunda şerefinin iade etmesini diler ve ister…” diyerek bu konu üzerine vurgu yapar. Daha detaylı bilgi için bkz. Ali Fuat Erden, Paris’ten Tih Sahrasına, Ulus Basımevi, Ankara 1939.; Ordunun bütün olumsuzluklarına rağmen Enver Paşa en düşkün anlarında bile askerine bakıp “Bu ordu yenilmek için yaratılmamıştır” diyerek orduyu disiplin altına alma çalışmalarına başlamıştır. Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2013, s.273.
[6] Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Remzi Kitabevi, İstanbul 1993, c.3, s.156-157.; Kösoğlu, a.g.e., s.387.
[7] Aksun, a.g.e., s.53.; Kösoğlu, a.g.e., s.388.
[8] Kazım Karabekir’in hatıraları da bahsettiğimiz husustadır.
[9] Aksun, a.g.e., s.61.
[10] Aksun, a.g.e., s.63.
[11] Murat Bardakçı, İttihadçı’nın Sandığı, Türkiye İş Bankası Yay., İstanbul 2014, s.450-451.
[12] Ali Aslan, İstanbul’dan Çıkış Milli Mücadeleye Giriş, Paraf Yay., İstanbul 2010.
[13] Aksun, a.g.e., s. 51.
[14] Kösoğlu, a.g.e., s.391.
[15] Sean McMeekın, I.Dünya Savaşı’nda Rusya’nın Rolü, Çeviren Nurettin Elhüseyni, YKY ,İstanbul 2013, s.21.
[16] Aksun, a.g.e., s.171. ; Hatırat (1913-1922) Cemal Paşa,Hazırlayan Ahmet Zeki İzgöer, DBY Yay., İstanbul 2012.
[17] Paşa bu konu hakkında şöyle diyor:” Vazifem bu sefer ben, hiçbir maddi netice alamayacağım bir amaca doğru götürüyor. Trablus, zavallı memleket, şimdilik kaybettik-belki de ebediyyen-. Peki, o zaman niye gidiyorum? İslam dünyasının bizden beklediği ahlaki görevi yerine getirmek için.” Kösoğlu, a.g.e., s.100.
[18] Kösoğlu, a.g.e., s.391. Azerbaycan’ın bağımsızlığı için bkz. Nejdet Karaköse, Afrika Grupları Komutanı Kafkas İslam Ordusu Komutanı Sütlüce Fabrikasının Sahibi Nuri Paşa (Killigil) {Enver Paşa’nın Kardeşi}, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012. ;Mustafa Görüryılmaz, Türk Kafkas İslam Ordusu ve Ermeniler, Bİlgeoğuz Yay., İstanbul 2007.; Halil Bal, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kuruluş Mücadelesi ve Kafkas İslam Ordusu, İdil Yay., İstanbul 2010.
[19] Bakü’nün fethi ve Kafkas İslam Ordusu ile ilgili detaylı bilgi için bkz. Nejdet Karaköse, a.g.e. ;Mustafa Görüryılmaz, a.g.e.,; Halil Bal, a.g.e.,.
[20] Kösoğlu, a.g.e., s.408.
[21] Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, İstanbul 2000, s.39.
[22] Masayuki Yamauchi, Hoşnut Olamamış Adam- Enver Paşa, Bağlam Yay., İstanbul 1995, s.135.
[23] Bu dönemde Kazım Karabekir Paşa’nın önermesiyle karalama kampanyalarına başlanır. Ama pek tutmaz. Bunun üzerine Sarıkamış’ta 90.000 askeri donarak şehit ettiği yalanları ortaya atılır ve yalanlar bugüne kadar gelir. Kazım Karabekir, İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat Terakki Erkanı, İstanbul 1967, s.138.; Kösoğlu,s.22.
[24] Yamauchi, a.g.e., s.205-208.
Ana Vatanda Son Beş Osmanlı Türkü, Tarih yay.,34, İstanbul 1962, s.35.
[26] Aksun, a.g.e., s.26. (Nevzat Kösoğlu’nun eklemesi); Kösoğlu, a.g.e., s.479.
[27] Bizce bundan daha önemli bırakılacak miras yoktur.
[28] Aydemir eserin tamamında bu düşüncelerle hareket etmiştir.
[29] Aksun, a.g.e., s.24. (Nevzat Kösoğlu’nun eklemesi); Kösoğlu, ag.e., s.485.; Ali Bademci, 1917-1934 Türkistan Milli İstiklal Hareketi Korbaşılar ve Enver Paşa, c.1, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2008, s.102.;
[30]Burada kastedilen isminin önünde Prof. Dr. unvanı olan birçok akademisyenlerdir.
[31] Son Osmanlı Paşası Halil Paşa’nın Hatıraları, Şevket Süreyya’dan Nakleden Murat Bardakçı, a.g.e., s.15.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder