20 Ocak 2015 Salı

Tengriler Otağı Efsanesi; “Soyların Çöküşü” -1-


Önce, çok önce, acunun göbeğinde; bozkırda, her yer soğuğa, ayaza ve kara teslim olmuş iken bir anda zaman durdu. Gökyüzünde bulutlar dağıldı ve göğün katları yarıldı. Yeryüzüne bir damla ışık süzüldü. Toprağın tam yüreğine düştü. Nice zaman sonra küçücük, mavi bir filiz, taşları aşındırdı, yavaş yavaş yerin bağrını deldi ve yukarıya; geldiği yere doğru yükselmeye başladı. Yükseldi, yükseldi ve yükseldikçe belirginleşti. Beş dalı peyda oldu. Beş dalın gölgesi beş yöne uzadı. Dallar büyüdükçe ağırlaştı. Ağırlaştıkça eğildi. Her dalın ucunda iki tane koza, baş aşağı uzanmaya başladı. Kozalardan biri altın, diğeri gümüştü. Sonra gök gürledi, göğün göğsü yeniden yarıldı. Yarılan gökten beş ışık süzüldü, ışıklar ağaca doğru ilerledi, büyüdükçe büyüdü.  Işıklardan her biri, ağacın yönlerinde duran beş dalın ucuna asılı kozaları aldı ve her biri beş farklı yöne doğru ışıklarını yayarak uzaklaştı. İşte, yaşam ağacının görevi, burada yeni bir yaşam için sona erdi...

Çağlar geçti. Yaşam ağacında yetişen kozalar, dağıldıkları beş yanda beş kardeş soyu meydana getirdiler. Her biri diğerinden daha güçlü ya da daha cesur değildi. Bu kardeş soylar bir arada yaşıyorlar, sahip oldukları her şeyi; hatta topraklarını bile bölüşmekten çekinmiyorlardı. Her birinin kendine has çadırı, kendine has atı ve kendine has pusatları vardı. Kurdukları koca devlette beş ayrı bölgede yaşıyorlar, beş kağan tarafından adaletli bir şekilde idare ediliyorlardı.
***

Göğün on yedinci katında, Altın Otağ'da her şeyin yaratıcısı ve mutlak sahibi Mengü Kayra Han, zümrüt ve yakuttan işlenmiş altın tahtında oturuyordu. Anka kuşu tüyleri ile süslenmiş börkünün altından, aslan yelesi gibi uzun saçları omuzlarına düşmüş, kirli sakalının üstüne doğru uzayan sarkık bıyıkları ilk görüşte adeta bir kurdun yüzüne bakılıyor hissi veriyordu. Sırtına attığı çakın kürkü yer yer parlıyor, etrafa ışık saçıyordu. Oturduğu tahtta, ellerinin arasından yere doğru bastırdığı kılıcı ile Altın Otağ'ın girişine bakıyordu. Mengü Kayra Han nicedir yalnızdı. Önemli bir salık için bütün çocuklarını çağırmış, onların gelmesini bekliyordu. Nice zaman sonra Altın Otağın kapısında bir hareketlenme oldu. Gümüşten kanatları, alınlarının ortasında altın boynuzları ve ateşten yeleleri olan Tulpar kişnemeleri göğü doldurdu. Mengü Kayra Han'ın gözleri parladı ve sırtındaki çakın kürkü otağın içini ışığa boğdu.

Altın Otağ'ın içine ilk olarak Gök Tengri ve Ülgen Han girdiler. Kayra Han'ın gözlerine bakmadan diz vurup öylece beklediler. Onlardan sonra içeriye Temir Tengri ve Altay Kağan girdiler. Onlar da ağa Hanları gibi Kayra Han'a bakmadan diz vurdular ve baş eğdiler. Bu sırada dışarıdan Hüma kuşunun kanat çırpma sesi geldi. Şuh ve keskin çığlığı Altın Otağ'ın içini çınlattı. Göz kamaştıran bir güzellik ve ışık ile içeriye son olarak Umay Bilge Konçuy girdi. Ağa Hanlarının aksine beyaz, gökyüzünün ışıkları ile bezenmiş elbisesinin kuşaklarından tutarak başını dizlerine değecek kadar eğdi ve Kayra Han'ı selamladı. Kayra Han'ın yüzü güldü. Hızla yerinden kalktı, eğilmiş ve diz çökmüş vaziyette bulunan çocuklarının üstüne doğru, sırtından çıkardığı çakın kürkünün rüzgarını savurdu. Bu rüzgar ile otağdakiler derin bir nefes aldı ve içeriye dolan ışık göğüslerinden içeri girdi. Kayra Han eli ile onların kalkmasını işaret ettikten sonra; "Hoş geldiniz Han oğullarım ve güzeller Hanı, ay yüzlü Konçuy'um! Esenim sizin olsun!" dedi. Hanlar ve Konçuy doğrulduktan sonra Kayra Han tek tek onlara baktı ve sırayla alınlarından öptü. Eli ile tahtının yanını işaret ederek, oturacakları tahtları gösterdi ve tahtına oturdu. Hanlar ve Konçuy sıra ile yerlerine oturup, ataları Mengü Kayra Han'ın söyleyeceklerini dinlemeye başladı.

Kayra Han konuşmak için ağzını açacaktı ki yüzü birden nefret ile asıldı ve sırtındaki kürk alevlenerek yanmaya, tahtının önünde yere saplanmış bulunan altın kılıcı kıvılcımlar saçmaya başladı. Dışarıda yanık, balçık ve kana bulanmış yaşlı bir tulpar duruyor, üstünden inen sahibi otağa doğru geliyordu. Kayra Han tahtından doğruldu ve davetsiz misafirinin içeriye girmesini bekledi. Otağın perdesi nefret ve kan kokusu ile açıldı. Yerin yedi katının sahibi ve Kayra Han'ın ilk yarattığı "Erlik Han" içeriye girdi. Kayra Han'ın çakın renkli gözlerinin içine, kan renkli gözleri ile bakarak elini göğsünün üstüne koydu ve "Esen ol, Mengü Kayra Ata!" dedi. Kayra Han ise bütün heybeti ve asaleti ile "Otur, Kara oğul!" diyerek tahtının tam karşısında olan diğerleri ile aynı boyuttaki tahtı gösterdi. Kayra Han tahtına oturunca altın kılıcını kavradı ve konuşmaya başladı;

"Han oğullarım, Konçuy'um ve Kara oğul! Buraya sizi neden çağırdığımı merak ediyorsunuz. Söyleyeyim; yer ve gök yok iken, dağlar ve sular yok iken, acun ve güneş ve ay yok iken onları sizin için ben yarattım. Sizlere bütün gücünüzü ben bahşettim. Güçlerimin her birinden birer parçayı sizin tininize ben koydum."

Bütün çocukları, Kayra Han'ın Mengü yüzüne bakıyordu. Kayra Han böyle sözleri ilk defa söylüyordu onlara.

"Kara oğul Erlik! Sen benim her şeyden evvel ilk yarattığımdın. Sana kendi güçlerimden bahşettim. Sana öğrettim. Seni sevdim. Sen ise kibirlendin. Özünü benimle bir saydın. Ve yarattın. Kendine eş olarak o iblisi; Albız'ı yarattın! Onun esiri oldun. Seni kovdum. Seni cezalandırdım. Senin için yarattığım acunun yedi kat dibine seni hapsettim. Bilinmeyen çağlardır orada yaşamaktasın. Kendine yerin altında bir acun inşa ettin. Özünü benimle bir görmekten vazgeçmedin. Seni affettim Kara oğul! Seni her şeye rağmen affettim! Ancak seni görmek istemiyorum. Seni duymak istemiyorum. Affım senindir. Ancak nefretim de senindir. Asla yerin dibinden çıkamayacaksın..."

Erlik Han yüzünde iğrenç bir gülümseme ile atasına bakıyor, olanlara anlam veremiyordu. Otağda bulunan herkes bu durumdan rahatsız olmuştu. Kayra Han kimseye bakmadan, elinde sıkıca kavradığı kılıcı ile konuşmaya devam ediyordu;

"Gök Tengri! Ülgen Han! Sizler benim büyük ağanızdan sonraki yarattığım oğullarımsınız. İkizsiniz. Gök Tengri, sana gökyüzünü bahşettim. Gökyüzünde her ne var ise senin kıldım. Mevsimleri ellerine verdim." Gök Tengri atasının sözleri karşısında başını eğdi ve elini yüreğine bastırdı. Atası konuşurken hep heyecanlanır, yüreği göğsünün dışına doğru çıkardı.

"Ülgen Han! Oğlum! Sana yeryüzünü verdim. Seni yeryüzünün usu kıldım. Usun ile yerlere hükmedesin diye, yerin üstünde ne varsa sana boyun eğsin diye sana güç verdim!" Ülgen Han da, Gök Tengri gibi elini yüreğine bastırdı ve başını eğdi. Atasının sözlerine kulak verdi. Kayra Han konuştuğu çocuklarının yüzüne bakıyordu. Kafasını Temir Tengri'ye çevirdi;

"Temir Tengri! Kudretli Hanım! Sana kırışların, savaşların gücünü verdim. Seni pusatların Hanı yaptım. Bu usun ile hükmet istedim." Temir Tengri tahtından kalktı ve bir çeriye yakışır şekilde diz vurdu. Sırtındaki altın yayı ışıyor, kemerindeki pusatları yaltırıklanıyordu.

"Altay Kağan! Sana demirleri, madenleri bahşettim. Altınları, gümüşleri buyruğuna verdim. Dağların kudretini, güneşin ışığını ayaklarına serdim. Yaratıkların dilini öğrettim." Atasının kendini öven sözleri ile mutlu olan Altay Kağan sağ elini havaya doğrulttu ve gözlerini kapattı, otağın altınlarından parçalar ellerinde toz halinde birikti. Avucunu kapattı ve tekrar açarak elindeki tozları üfledi. Altın tozları havalandı ve aslan şeklini alan bir kemer tokası olarak Kayra Han'ın gözünün önünde durdu. Kayra Han gülümsedi. Kendine sunulan bu armağanı tutarak kemerine yerleştirdi ve ayağa kalktı. Ay yüzlü güzel Konçuy'un gözlerine baktı ve;

"Umay Bilgem! Konçuyum! Eşsiz güzelliklerin sahibi! Sana sevgiyi verdim. Mutluluğu. Bilgeliği. Doğruluğu ve dürüstlüğü. Yarattığım; var olan bütün güzellikleri sana verdim! Kutlu ol!" ve onı alnından öptü. Umay Bilge elbisesinin kuşaklarını savurdu ve içeriye yaratılan bütün güzelliklerin kokusu doldu. Bütün Hanlar derin bir nefes alarak kendinden geçti. Erlik Han bile bu güzel kokudan nasibini almıştı. İlk konuşan ise Kayra Han'ın yanında en önemli yere sahip olan Gök Tengri oldu;

"Kayra Han atam. Bize öğrettiğin ve bildirdiğin bütün bu nesneleri niçin söylüyorsun? Bizi korkutuyorsun! Öfkenden ve hışmından bize tattırma, sen bizi kutla!"

Kayra Han tahtına geri oturdu. Kılıcını tekrar avuçlarına aldı ve konuştu;

"Size son olarak kişioğlunu bahşettim. Erlik dışında her birinize bir soy verdim. Yaşam ağacından aldığınız ve büyüttüğünüz bu soylar sizin yeryüzündeki yansımanız oldular. Onlara beni, Mengü Kayra Han'ı öğrettiniz. Uzun zamandır bu anı bekledim. Sizin edindiğiniz tecrübelerinizle yolunuzu bulmanızı, yarattıklarıma sahip çıkmanızı gözleyeceğim. Artık çağıdır."

Erlik Han ve Gök Tengri birbirlerine nefret ile bakıyorlardı. Erlik Han kendinden üstün olduğu ve kıskandığı için ondan nefret ediyordu, Gök Tengri ise Kayra Han'a ihanet ettiği için. Şimdi anlamışlardı ki, Kayra Han bir sona doğru kendini çekecek, geride kalanlar iyilik ve adalet için hep beraber yöneteceklerdi. İşte bu sebepten Gök Tengri Erlik Han'a bakıyordu. Bu düzeni bozmak için mücadele edeceğini biliyordu. Tam bu sırada Umay Bilge Konçuy konuştu;

"Mengü Han atam; neyin çağıdır? Bizi bırakacak mısın?" Kayra Han ellerini açtı ve kucaklamak ister gibi ona uzattı;

"Çağı geldi Umay Bilge! Her şeyimi size bırakıyorum ve göklere çekiliyorum."

Hanlar şaşkınlık içindeydiler. Gök Tengri dişini, Ülgen Han yumruğunu sıkıyordu. Temir Tengri ve Altay Kağan ise tulgalarını yere çaldılar. Erlik Han yalnızca ellerini kavuşturmuş; dinliyordu. Umay Bilge Konçuy ise atasının dediklerine çok üzülmüş ve gözlerinden dökülen yaşlar her tarafı yağmur kokusunun sarmasına sebep olmuştu. Kayra Han onu teselli etmek istercesine konuştu; "Konçuyum! Eşsiz güzelliğin sahibi... Sana bütün güzellikleri bırakıyorum. Ağa Hanlarını sana emanet ediyorum. Benim yokluğumda kişioğullarına mutluluk, esenlik ve iyilik ver."

"Ata Han'ım! Nereye gidiyorsun?" Soruyu soran Gök Tengri idi.

"Göklere gidiyorum. Göğün doksan dokuzuncu katına, kendime Zümrüt Otağ diktim. Orada oturacağım. Bir daha asla size karışmayacağım. Her şeyi siz yönetecek, siz bilecek ve siz yapacaksınız. Ben sizi sadece izleyeceğim." Kayra Han hepsine konuşarak son sözlerini söyledi; "Hanlarım, Konçuyum ve Kara oğul! Bu elimdeki kılıç yerin ve göğün ve her şeyin direğidir. Bu kılıç burada oldukça asla yer ile gök birbirine karışmaz, kötülükler acunda dolaşmaz. Hanlar Hanlara, soylar soylara saldırmaz. Kimse kimseye kötülük etmez. Bu kılıcı buraya dikiyorum. Gelecek çağlarda ve sonsuz gelecekte sizi esenlik ile korusun diye çakın kürkümü de Gök Tengri'ye bırakıyorum." Mengü Kayra Han elindeki altın kılıcı topraktan çıkardı ve hızla kaldırarak tahtının önüne şiddetle sapladı. Bu esnada otağ sarsıldı ve Kayra Han hariç herkes ayakta durmakta güçlük çekti. Kayra Han gitmek için otağın dışına doğru ilerledi ve son olarak "Kara oğul Erlik Han! Kovulduğun yerden asla çıkma!" diye buyurdu, sonrasında otağın önüne gelen altın bezeli yağız tulpara binerek göğe yükseldi.

Otağdaki herkes birbirine bakıyordu. Kimse diyecek laf bulamıyor, öylece otağın içinde bir oraya, bir buraya hızlı hızlı yürüyordu. Gök Tengri önce Umay Bilge'ye baktı. Gözünden inci taneleri dökülüyordu. Daha sonra kafasını Erlik Han'a çevirdi ve onun kendisine bakan ateşli gözlerini gördü. Kayra Han'ın armağanı çakın kürkü alev almıştı. Erlik Han ise gülüyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder