28 Ocak 2015 Çarşamba

Tengriler Otağı Efsanesi "Soyların Çöküşü" -2-

Bir önceki hikayeyi okumak için tıklayınız.


            Çağlar çağları kovaladı. Acundaki Han soyları çoğaldıkça çoğaldı. Hanlar bazı zamanlarda Altın Otağ’da bir araya geliyorlar, kimi kararlar alıp, birbirlerine danışıyorlardı. Erlik Han ise hapsedildiği yerin yedi kat dibinde, özgür kalmak için fırsat kolluyordu. Onun çıkmasını engellemek görevini yeryüzünün hakimi Ülgen Han’a vermişlerdi. Ülgen Han, Temir Tengri’nin elleri ile dövüp, kendine armağan ettiği pusatlar ile yer kapısına diktiği otağında Erlik Han’ı gözlüyordu. 


            Mengü Kayra Han gökyüzündeki otağına çekildikten sonra, çocukları Altın Otağda kendi yetiştirdikleri soylar için birbirlerinden ayırt edici tuğlar yaratmışlardı. Her soyun kendine has damgası ve bayrağı, işareti ve tuğu belirlenmişti. Bu belirleme Kayra Han’ın onları yaratma sırasına göre yapılmıştı. En sevilen ve en büyük olduğu için Gök Tengri ilk bayrağı ve tuğu seçen idi. Bu tuğlar Temir Tengri ve Altay Kağan’ın elleri ile yaratılacaktı. Gök Tengri, kendi soyu için “gök yeleli bozkurt” tuğunu seçmişti. Ülgen Han ise soyu için “gümüş dişli pars”ı tuğ olarak aldı. Temir Tengri savaşın ve çerilerin hakimi olduğundan yaratıkların en dayanıklısı ve en güçlüsü olan “kor alevli ejderi” seçmiş; Altay Kağan ise atası Mengü Kayra Han’a armağan verdiği kemer tokasındaki “çakın gözlü aslanı” kendi soyu için uygun görmüştü. Sıra Umay Bilge Konçuy’a geldiğinde ise o, bütün acunu saran mutluluğun, güzelliğin ve iyiliğin yansıması olacak “güneş gözlü, ay boynuzlu ana geyiği” tuğ olarak seçmişti. Bu tuğlar ve bayraklar Altın Otağ’da Temir Tengri ve Altay Kağan tarafından işlenmiş, Umay Bilge tarafından süslenmişti. Gök Tengri tuğlara ve bayraklara elleri ile dokunmuş, dokunurken de her birine bir güç katmıştı.

Ülgen Han tuğları ve bayrakları alıp yeryüzüne, kendi soylarının yaşadığı topraklara, kağanların otağlarının önüne bir gece vakti dikmişti. Tuğlardan ve bayraklardan geceleyin yayılan ışıklar Gök Tengri’nin katına çıkmış, Gök Tengri ışıkları avuçlarına almış ve yeryüzüne tekrar göndererek her tuğun soyundan olan ne kadar kişioğlu varsa, uykularında göğüslerine yerleştirip, onlara yetenekler kazandırmıştı.

Günler günleri kovaladı. Ülgen Han, yer kapısının önünde bulunan otağında, kardeşi Temir Tengri’nin ördüğü zırh ve işlediği pusatlar ile tahtında oturuyordu. Geceleyin, yer ve gök birden karaya bulandı. Etrafı kan ve kesif balçık kokusu sarmıştı. Ülgen Han bunun üzerine hışımla tahtından kalkıp otağının önüne varınca yer kapısının ardına dek açılıp, içinden ateşler ve kıvılcımlar ile bezeli elbisesi ile Albız’ın çıktığını gördü. Sırtından altın yayını aldı ve gererek yaklaşmasını bekledi. Altın yay Temir Tengri’nin yeteneği ile işlendiği için diğer yaylardan farklı olarak oka ihtiyaç duymuyordu. Yay gerilince gökyüzünden bir yıldız kopup geliyor ve yayın içinde ok halini alarak bekliyordu. Albız’a bağırdı;

“Dur! Kara Erlik’in evdeşi Albız! Nasıl dışarı çıkarsın! Dışarıya çıkmanızın yasak olduğunu bilmiyor musun?”

Albız, kendine yakışan iğrenç bir gülümseme ile ona doğru yaklaştı ve kanış yaparak elindeki yaya sarıldı;

“Ah Ülgen... Çıkmamızın Kayra Han ve Gök Tengri tarafından engellendiğini bilmiyor musun? Sence dışarı çıkıyorsam, bu kimin sayesindedir?”

Ülgen Han durakladı. Albız dediklerinde haklı idi. Yer kapısının sonsuz çakın mührünün bozulması ancak Gök Tengri ya da Mengü Kayra Han’ın izni ile olabilirdi.

“Neden dışarıya çıktın? Sana kim izin verdi?”

“Tabii ki ağa Hanın Gök Tengri... Kendisi ile Altın Otağda buluşmamı buyurdu.”

Albız, Ülgen Han’ı aldatıyordu. Ülgen Han ise Gök Tengri’nin neden böyle bir şeye izin verdiğini anlamıyordu. Tam o anda Albız’ın kara tırnakları arasından bir çift sarmaşık peyda oldu ve Ülgen Han’ın dört tarafını sararak onu yere, tıpkı bir ağacın kökleri gibi sapladı. Tam bu esnada yer kapısı şiddetle parçalanarak dört bir yana savruldu ve Erlik Han kanlı tulparı ile gökyüzüne doğru hızla yükselmeye başladı. Albız sarmaşıklarını çektiğinde ise Ülgen Han onu görmeden, hiçbir şey olmamış gibi otağına dönüp tahtına geri oturdu. Erlik Han; yine aldatmıştı...
***
Gökyüzünde, Altın Otağ’da, Mengü Kayra Han’nın tahtında Gök Tengri yalnız başına oturuyor ve elinde kendi soyuna ait olan bozkurt damgalı tuğunu tutuyordu. Tuğun ucunda kendi soyunun kağanına ait kanlı baş vardı. Anka kuşları ile bütün kardeşlerine salık vermiş, onların gelmesini bekliyordu. Otağın önünden tulpar kişnemesi duyulunca tuğu yere saplayıp, yerinden fırladı ve otağın dışında henüz tulparından inmiş olan kardeşi Altay Kağan’ı kemerinden tutup yere çarptı. Altay Kağan yerde debelenir iken Gök Tengri bir elini havaya kaldırdı ve avucunda toplanan yıldırım ile onun göğsüne şiddetle vurdu. Tam bu sırada havayı yırtan bir ses ile oraya gelen Ülgen Han’ın yayından fırlayan ok, Gök Tengri’nin omzuna saplandı ve onu otağın içine doğru fırlattı. Ülgen Han otağa doğru koşarken Temir Tengri otağın önünde peyda oldu ve gümüş kargısı ile Ülgen Han’ın tulgasına yıldırım gibi bir darbe indirdi. Gökyüzü karışmıştı. Her tarafta bulutlar patlıyor, demirden yağmurlar ve ateşten şimşekler her yana yağıyordu. Bir an sonra otağın içinde dört kardeş, karşı karşıya geldiler. Kardeş oldukları için birbirlerine zarar veremeyeceklerini biliyorlardı. Yalnızca Gök Tengri, onları yok etme kudretine sahipti. İlk konuşan da o oldu. Tahtın önünde saplanmış duran tuğu kaldırdı ve bağırdı;

“Altay Kağan! Bu tuğun ucunda gördüğün baş, benim soyumun kağanına aittir. Alnına senin soyunun damgası olan aslan vurulmuş vaziyette duruyor. Sen bu cüreti kimden alırsın! Sen benim soyuma nasıl ilişirsin!”

Altay Kağan şaşkınlık içinde bir tuğa, bir de ucundaki sallanan başa baktı;

“Gök Tengri; ağa Hanım! Benim böyle bir şey yapmayacağımı bilmez misin? Benim soyumun kanını taşıyan kimse böyle bir şeye cüret edemez. Senin ağzından çıkan sözler bana sövgüdür!”

Ülgen Han ise burnundan soluyarak Gök Tengri’ye bakıyordu. Tam o konuşacakken araya girdi ve sordu; “Gök Tengri! Atamın altın kılıcı nerde! Ona ne yaptın!”

Otağın içinde sessizlik oldu. O sırada içeriye Umay Bilge Konçuy girdi. Hareketleri endişeli ve gözleri merak içindeydi, konuştu; “Gök Tengri ağa Hanım, altın kılıç nerede? Yer ile gök karıştı. Yeryüzünde soylarınız birbirlerine çeri çıkardılar. Benim soyum hariç her soyun kağanı öldürülmüş ve alınları sizin işaretleriniz ile damgalanarak başları kesilmiş. Soylar kan istiyor, ödeş istiyor!”

“Benim kağanımın başında ise Ülgen Han soyunun damgası var! Ülgen, sana işlediğim kılıç ile mi kestin soyumun kağanını!” Konuşan Temir Tengri idi. Kardeşler birbirlerine düşmüşlerdi. Yeryüzüne ve soyların tuğlarına kan bulaşmıştı.

“Benim tasam altın kılıçtır. Bilirim ki bu olanlar Gök Tengri’nin suçudur. Geçen gece Albız geldi. Ona yerin kapısını Gök Tengri’nin açtığını, kendini özgür kıldığını ve kendisine altın tohumu vermemi söyledi. Ben de buyruk Gök Tengri’nin diye isteğini yerine getirdim. Gök Tengri’nin böyle kötü bir işe karışacağını bilmezdim. Bize ihanet ettin!” Altay Kağan’ın bu suçlaması üzerine Gök Tengri sustu ve Mengü Kayra Han’ın tahtına oturdu.  Çakın kürkü alev alev yanıyordu. Parmaklarını tehditkar bir şekilde sallayarak, Ülgen Han ve Altay Kağan’a bağırdı;

“Yer kapısının başında Ülgen vardı. Yer kapısının emaneti onaydı. Atamız Mengü Kayra Han’ın emanetine böyle mi sahip çıkıyorsunuz? Altay Kağan! Benim kağanımı öldürdün. Soyum öç alacaktır. Kırış istiyorsanız size bu kırışı misli ile vereceğim!”

“Susun!”

Bağıran Umay Bilge idi; “Görmüyor musunuz? Hepimiz aldatıldık! Albız ve Erlik bizi aldadı! Atamız Kayra Han’ın bize verdiği gök ve yerde, onun yasalarına karşı mı geleceksiniz! Sizler kardeşsiniz! Bunu yapamazsınız!”

Gök Tengri tahttan kalktı. Temir Tengri de onu takip etti. Otağın dışına vardıklarında Gök Tengri, Temir Tengri’nin kulağına bir şeyler fısıldadı ve Temir Tengri otağın içindekilere şunları söyledi;

“Bundan böyle tek yasa ölümdür!”
***
Uzun ve uçsuz bozkırda ucu bucağı görünmeyen dört ordu karşı karşıya gelmişti. Gök Tengri ile Temir Tengri’nin orduları yan yana, Ülgen Han ile Altay Kağan’ın orduları da onların karşısında birlik olmuş bekliyordu. Her ordu, önlerine kendi soylarının tuğlarını dikmişti.  Gök Tengri soyunun tuğu gök yeleli bozkurt, Temir Tengri soyunun tuğu ise kor alevli ejder idi. Ülgen Han ve Altay Kağan’ın ordularının tuğları ise gümüş dişli pars ve çakın gözlü aslan işlemeli olarak orduların önünde salınıyordu. Her taraf böyle sessizliğe bürünmüşken gökten iki tulpar kişnemesi işitildi. Altay Kağan ve Ülgen Han tepeden tırnağa zırhlanmış bir şekilde ordularının önüne indiler. Ülgen Han ellerini havaya kaldırınca karşılarında bulunan orduların ardında ve yanında sarp dağlar yükselmeye başladı. Altay Kağan ise avuçlarını açtı ve yerden yükselip içinde biriken demir tozlarını üfledi. Demir tozları ateşlenerek uçtu ve Ülgen Han’ın yükselttiği dağlarla birleşerek onları aşılması imkansız bir hale getirdi.

Ülgen Han sırtındaki altın yayı iki kere gerdi ve bıraktı. Yaydan fırlayan yıldız okları karşı orduya değecekken gökyüzünden bir bulut indi ve onu içine alarak tekrar yükseldi. Tam bu sırada gökten bulutlara binmiş olarak Gök Tengri ve Temir Tengri indiler. Ordularının önünde durunca Temir Tengri yumruklarını şiddetle yere vurdu ve yerden savrulan tozlar Gök Tengri ile kendi ordusunun üstüne yağdı. Her toz zerresi bir pusat ve zırh olarak ordudaki çerileri sardı; onları yenilmesi zor bahadırlar haline getirdi. Karşı karşıya duran iki ordu böylece dalgalanırken Gök Tengri ellerini kaldırdı ve gökyüzünden çakınlar yağarken iki ordu da savaş uranları atarak birbirine doğru harekete geçti. 

Sabah başlayan savaş, güneş tepeye değdiğinde iyice kızışmıştı. Ordularını göklerden izleyen dört kardeş birbirlerine kin ve nefret ile bakıyordu. Yüz binlerce çerinin ruhu, Kayra Han’ın uçmağına varmış, yüz binlercesi de onların kanı üzerinde birbirlerine kıymak için uğraşıyordu. Gök Tengri ve Temir Tengri’nin çerileri zırhları sayesinde üstünlüğü elinde tutuyordu. Yağıları olan soydaş çeriler ancak onlarca darbe ile onları yere serebiliyor,  kendileri ise ekin gibi bir darbede biçiliyordu. Savaşın bu kızdığı ve şiddetlendiği anda Ülgen’in ve Altay Kağan’ın ordusu birden durdu. Hızlıca geri çekilmeye ve kaçmaya başladılar. Gök Tengri ve Temir Tengri’nin çerileri onları süratle takip ederken birden bir ışık parladı ve kovaladıkları çeriler tek tek havaya yükselmeye başladı. Kaçan çerilerin tuğlarından onlara doğru hücum eden ışıklar göğüslerine girdi ve havaya yükselen çerilerin ışık patlaması ile gözden kaybolmasını sağladı. Patlayan çeriler kendi soylarının hayvanlarına dönüşmüş olarak yere inmişlerdi. Şimdi savaş alanında, Ülgen Han ve Altay Kağan’ın çerileri gümüş dişli pars ve çakın gözlü aslan olarak yenilenmiş vaziyette duruyorlardı. Şaşıran ve kılıç düşüren Gök Tengri ve Temir Tengri ordusu ise bu olanlar karşısında umutsuzluğa kapılmış, sonlarını beklemeye başlamışlardı.

Gök Tengri gökyüzünde durduğu bulutun üstünde güldü. Elleri ile savaş alanına doğru hamle yaptı, çeriler ve sürüler arasına çakınlar düşürerek onları birbirinden uzaklaştırdı. Geri çekilen ordu ve sürü toparlanmaya başlarken, Temir Tengri de yere indi ve çerilerinin tuğlarını alarak onlara doğru sallamaya başladı. Tam bu sırada Gök Tengri çerileri ile Temir Tengri çerileri de havaya yükseldi ve tuğlarından yükselen ışık onları da sardı. Bir müddet sonra savaş alanında çeriler kaybolmuş, karşı karşıya gelmiş yırtıcı sürüleri ortaya çıkmıştı. Gök Tengri’nin çerileri gök yeleli bozkurt, Temir Tengri’nin çerileri de kor alevli ejder olarak yenilenmişti. Soyların çerileri gitmiş, yerine daha acımasız, merhametsiz ve daha güçlü yırtıcılar gelmişti. Bu yırtıcılar normal olan yırtıcılardan daha büyük, daha hırçın ve daha amansızdı. Birbirlerine merhamet eden çeriler yerini tek yasası ölüm olan yırtıcılara bırakmıştı. Artık acımasız son olan ölümün önüne kimse geçemezdi...

Gök yeleli bozkurtlar, gümüş dişli parslar ile amansız bir mücadele içine girmişlerdi. Her sürü kendi içinde onlarca sürüye ayrılmış, birbirlerini savaş alanında çevirip, parçalıyorlardı. Temir Tengri’nin ejderleri ortalığa ateş saçıyor, bir ejder için on çakın gözlü aslan saldırıyordu. Bu yırtıcılar, dönüştükleri çerilerin ruhundan da uzaklaştıkları için düşünemiyorlar, kimi zaman kendi yanındaki arkadaşlarına dahi zarar veriyorlardı. Bir süre sonra meydanda kimin kim ile savaştığı bilinmiyordu. Kimi zaman bozkurtlar ejdere saldırıyor, kimi zaman parslar ejder ile birlik olup aslanları kovalıyordu. Olanca güçlerine rağmen gökyüzünden bu büyük kıyımı izleyen dört kardeş, asla onlara müdahalede bulunmuyor, istedikleri kan ve öç ile onları yüzleştiriyordu.

Devamı gelecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder