4 Şubat 2015 Çarşamba

Tengrilerin Otağı Efsanesi "Soyların Çöküşü" -3-



Bir önceki hikayeyi okumak için tıklayınız.

“Mengü Kayra Han; atam! Beni yanına al, beni yanına al... Ulu atam, Hanım, kağanım, beni yanına al, beni yanına al... Seni görmek dileyen yakarışımı kabul buyur...”

Umay Bilge Konçuy, sabahtan beridir Altın Otağ’dan savaş meydanını izliyor ve ağlıyordu. Ağa Hanları birbirlerine girmiş; soylarının cesur, yüz binlerce çerisi bir bir uçmağa varmıştı. Merhamet timsali çeriler tek tek yırtıcı hayvanlara dönüşmüşler, birbirlerini parçalamışlardı. Yeryüzü kan deryası idi. Sahip olduğu mutlak iyiliğin kudreti onları durdurmaya yetmemiş, ağalarından her biri kendini onun düşüncelerine kapatmıştı. Şimdi son çare olarak atası Kayra Han’a yakarıyordu. Çağlardır Kayra Han’ın yüzünü görmemiş, sesini duymamıştı. Bu kanı yalnızca onun dindireceğini biliyordu. Olanca kudreti ile bir daha seslendi ve ortaya bütün güzelliklerin kokusu, bütün mutlulukların ışığı yayıldı;


“Mengü Kayra Han; atam! Beni yanına al, beni yanına al... Ulu atam, Hanım, kağanım, beni yanına al... Seni görmek dileyen yakarışımı kabul buyur...”

Umay Bilge Konçuy’un kudreti tükenmiş, Altın Otağ'daki tahtta gözlerini kapatarak, dalgınlığa geçmişti...

“Konçuy’um, eşsiz güzelliğimin sahibi, mutluluk ve iyiliklerin yegane hakimi; uyan...”

Göğün doksan dokuzuncu katında, daha önce kimsenin görmediği bir şekilde bezenmiş ve dikilmiş zümrüt otağda bulunan tahtta Mengü Kayra Han oturmuş, kucağına aldığı kızı Umay Bilge Konçuy’u uyandırmaya çalışıyordu. Onun yakarışlarına kayıtsız kalamamış, alkışına kulak vermişti. Umay Bilge o kadar güçsüz düşmüştü ki onu ancak Kayra Han’ın ağzındaki kudret ateşi uyandırabilirdi. Kayra Han ağzındaki kudret ateşi ile kızını alnından öptü ve Umay Bilge Konçuy ağır ağır gözlerini açtı. Atasının kucağında olduğunu görünce utandı ve birden ayaklanarak onun karşısına geçip, elbisesinin kuşaklarından tutarak, Kayra Han’ın sevgi dolu bakışları ile baş eğdi.

“Kayra Han; atam... Yakarışımı duydun ve ulu otağının ulu tahtının ayağında kabul buyurdun. Esenliğinle bizi kutla!” Kayra Han ona elini uzattı. Umay Bilge diz çöküp atasının kutlu elini ellerine aldı ve öperek gül kokan yanaklarına sürdü.

“Konçuy’um. Ne için geldiğini biliyorum. Kırışı durdurmak mıdır dileğin?”

“Atam; kardeşlerim birbirlerine girdiler. Yeryüzü karıştı. Hanlar Hanlara, uluslar uluslara saldırdı. Mutlak güç ve hakimiyetinizin simgesi Altın Kılıç kayboldu. Erlik Han ve iblis evdeşi Albız kardeşlerimi aldatarak onu çaldılar. Kardeşlerim suçu birbirlerine atarak bölündü. Gök Tengri Temir Tengriyle; Ülgen Han da Altay Kağan ile birleşti. Çerileri birbirlerine girdi, yalnız bununla da kalmadı. Kardeşlerim, ağa Hanlarım kudretleri ile onları acımasız birer yaratığa dönüştürdü. Ne olur bize yardım et! Soylarımız tükenecek!”

            Kayra Han, Umay Bilge’nin anlattıklarını biliyordu. Sözlerini bitirdikten sonra sordu; “Umay Bilge. Savaşı bitirmek için fedakarlık gerekir. Fedakarlığın nedir?”

            Umay Bilge, atasının fedakarlık isteyeceğini biliyordu. Ona, fedakarlık olmadan mutluluğun olmayacağını atası öğretmişti. Hiç düşünmeden yanıtladı; “Soyumdur. Fedakarlığım soyumdur. Bu savaşın bitmesi için soyumu feda edebilirim. Bunu biliyorlar. Onlara fedakarlık olmadan kanlarının ve soylarının mutluluğa erişmeyeceğini öğrettim. Ne olur, bu savaş ve kıyım son bulsun!”

            Kayra Han düşünceli idi. Onlara karışmayacağına dair bir and vermişti. Ancak bu andı bozamazdı. Yine de kendisine yakaran ve fedakarlık eden kızını geri çevirmeyecekti. “Ay yüzlü Umay Bilgem!” dedi, “Savaş son bulacak. Bunu sen gerçekleştireceksin. Ancak bedel isterim.”

            “Buyruk senindir!” diyerek baş eğdi Umay Bilge; “Dileğin her ne ise yerine getireceğim atam.”

            Kayra Han’ın yüzü ciddileşti. Bir müddet düşündü ve ona şöyle dedi; “Umay Bilge, güneş gözlü Konçuyum! Soyunu topla. Yaşayacak olanları seç ve geri kalanı kırış meydanına sür. Böylece kırış bitecek. Sonra da ağa Hanlarını zapt et ve Altın Otağ’a, feleklerin sığınağı olan ayaklarıma getir!”

            “Han atam, bu nasıl mümkün olur?” diye sordu Umay Bilge, “Onlar mutlak savaş ve gücün sahipleri!”

            “Bilge! Sen onlardan daha üstünsün. Sende olup da yaratılmış olan kimsede bulunmayan bir şey var ki, bu sonsuz bilgelik ve sonsuz iyiliktir. Saf mutluluk ve iyilikten yaratılan sen, her güce karşı gelebilir, her öfkeyi yerle bir edebilirsin. Şimdi git ve bana onları getir!”

            Umay Bilge kendisini birden soyunun etrafında, onlara doğru yüksek bir kayadan bakarken buldu. Yüz binlerce kişi toplanmış, pür dikkat onu izliyordu. Umay Bilge onlara seslendi; “Soyum! Güneş gözlü, ay boynuzlu ana geyiğin kişileri! Soydaşlarımız bugün kanın ve acının içindeler. Onlar durmadan, yağız yere bir daha asla mutluluk ve esenlik gelmeyecek! Bu savaşı durdurmak sizin elinizde. Sorarım size; bu kıyımı ve kırışı durdurmak; soylarınızı esenliğe çıkarmak ister misiniz?”
            Umay Bilge’nin soyu hep bir ağızdan cevap verdi; “Buyruk senindir! İsteriz!”

            Konçuy gülümsedi. O gülümseyince etrafı keskin çiçek kokuları sardı. Ellerini karşısında toplanan kişilere çevirdi, avuçlarından onların üzerine iyilik ve esenlik rüzgarı savruldu. Adaleti, mutluluğu, sevgiyi ve kardeşliği öğrettiği soyu kendisini yarı yolda bırakmamış, mutluluk için fedakarlık gerektiğini bir kere daha kanıtlamıştı.

            “Soyum! Canınız pahasına da olsa bu fedakarlığı yapacak mısınız?”

            “Buyruk senindir! Yapacağız!” Yüz binlerce kişi diz vurup, baş eğiyordu. Umay Bilge canları ile bu yola feda olan kişilerini topladı. Onların ardında ocaklarını devam ettirecek kandaşlarını bırakarak savaş meydanına doğru yola çıktı.
           
            Kanın ve şiddetin hakim olduğu bozkırda, savaşın sonu gelmiyordu. Yırtıcı sürüler akşama değin savaşmış, güneş batmak üzere olduğu halde hâlâ birbirlerini parçalamak için mücadele ediyorlardı. Dört sürü de yarısından fazla çeriyi ve yırtıcıyı kaybetmişti. Bu gece bu iş bitecek, ölen ölecek, kalanlar meydanda yaşamaya devam edecekti. Bir tek çeri, bir tek yırtıcı bile asla kaçmaya tenezzül etmemiş, şerefli ve onurlu bir ölümün kollarına kendilerini atmışlardı. Dört ulu kardeş ise hâlâ savaş meydanını izliyorlar, sonsuz öfkenin gereğini yerine getiriyorlardı. Savaşın yorgunluk ve bitkinliğinin arttığı, kanın mideleri bulandırdığı bu anda, meydana doğru uzaklardan akıp gelen bir sürü göründü. Birbirlerini parçalamakta olan yırtıcılar bir anda durdu. Hepsi kafalarını kaldırıp, meydana doğru gelen bu sürünün dost mu yoksa yağı mı olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yırtıcıların gözleri ile kestiremediklerini dört kardeş göklerden görmüşler ve şaşırmışlardı. Gelenler, Umay Bilge’nin soyu idi. Ancak farklılardı. Onlar, güneş gözlü ve ay boynuzlu ana geyiğe dönüşmüşlerdi...

            Umay Bilge bütün güzellik ve ihtişamı ile savaş meydanının üzerinden, hüma kuşunun sırtında göklere doğru yükseldi. Hüma kuşunun yıldız ve güneş parçaları ile süslü kanadından dört tüy kopardı ve ok haline getirerek dört kardeşine doğru tek tek fırlattı. Hüma kanadının okları kardeşlerinin zırhlarını delmiş ve bedenlerinin içini sararak onları kıpırdayamaz bir duruma düşürmüştü. Savaşın ve pusatların hakimi Temir Tengri bile bu duruma şaşırmış, kendi ördüğü zırhın delinmesine anlam verememişti. Nasıl bir kudretti ki bu, Umay Bilge kendilerini esir ediyor, hüma kuşunun ayaklarına onları bağlayıp göklere doğru çekiyordu? Dört kardeş de çaresizlik içinde kalmış, bağlanmış bir halde Altın Otağ’a doğru sürükleniyorlardı. 

            Kırış meydanına doğru bütün güçleri ile koşan ana geyikler, meydana girdikleri anda av olacaklarını biliyorlardı. Sabahleyin merhametli ve uslu ruhlara sahip olan çeriler yalnız bedenlerini değil, ruhlarını da kaybederek yırtıcı hayvanlara döndükleri için, bir yırtıcı düşüncesi ile hareket ediyorlardı. Bu sebepten aynı sürüden olanlar bile birbirlerine saldırabilmişti. Us gitmiş, yerini kargış almıştı. Şimdi bütün yırtıcılar ufak bir şaşkınlık içinde ana geyiklere bakıyorlar, yorgunluk ve açlık ile onları gözlüyorlardı. Her birinin tek düşüncesi var idi; yemek yemek ve güç kazanmak. Ana geyikleri avlamaya başlamaları çok sürmedi. Şimdi meydanda savaş bitmiş, yerini sürüler halinde olan bir sürek avı almıştı. Beraberce geyikleri kovalıyorlar, sıkıştırıp parçalıyor, yiyorlardı. Yağız yere, masum kanı dökülmüştü.
           
         Altın Otağ’da Mengü Kayra Han, ululuk ve kudret ile oturuyordu. Umay Bilge, Han kardeşlerini bağlı olarak otağa getirdiğinde, onları böylesine öfkeden körelmiş vaziyette gördüğü için çılgına dönmüştü. Elinin tersini onlara doğru savurarak çıkardığı rüzgar ile bağlı oldukları tüylerden kurtulan kardeşler hemen kendilerine çekidüzen verdi ve atalarının önünde diz vurarak, baş eğdi. Kayra Han tahtından kalktı ve ağzından kudret ateşinin kıvılcımlarını saçarak konuşmaya başladı; “Oğullarım! Sizlere yazık olsun! Sizleri böyle mi görecektim? Nefret ettiğiniz Kara Oğul Erlik sizi aldadı ve yüreklerinize fenalık mı getirdi? Kendi kanınıza mı girdiniz? Soylarınızı mı tükettiniz?”

Gök Tengri tam ağzını açıp, “Hanım...” diye söze başlayacaktı ki Kayra Han adeta bir aslan gibi kükredi “Sus! Asıl susması gereken sen; sus! Sana kudretimi verdim, sana gökleri verdim. Sana çakın kürkümü verdim. Böyle mi hükmettin? Kardeşlerine böyle mi yol gösterdin!”

    Kayra Han’ın ettiği bu sözler sonunda Gök Tengri başından tulgasını çıkarıp yere vurdu ve sırtındaki kürkü alıp, atasının tahtının üzerine bıraktı. Kayra Han dört kardeşe baktı ve “Emanetim olan Altın Kılıca sahip olamadınız. Benim kudretimin bir kılıç ile ayakta durduğunu mu sanırsınız? O size bir işaretti. Sizin için bir sınavdı. Ve siz kaybettiniz! Kırış bitti.” dedi. Kayra Han öfke dolu kudreti ile otağda dolaşıyordu.

        "Bundan böyle yağız yere ve göklere yağılar olarak çekilin! Bir daha asla bir araya gelemeyeceksiniz! Bir daha asla soylarınız bir araya gelemeyecek! Eğer bir daha bir araya gelmek istiyorsanız ve soylarınızın dirliği olsun istiyorsanız, Altın Kılıcı buraya; sahip olduğu yere getirin!  

              Yoksa Erlik Han’ın gazabı ve kini altında, Kalgançı Çak’a kadar inlersiniz...”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder