28 Mart 2015 Cumartesi

Düşünmediklerimiz ve Osmanlı'da Rusya Korkusu

“Bir kişi dahi olsa Türk tarihinin doğru bilinmesine vesile olabilirsek muradımıza ermiş oluruz…”
Ali Ahmetbeyoğlu[1]

Mensubu olduğumuz aziz Türk Milleti tarihin ilk dönemlerinden itibaren Çin içlerinden batıda Orta Avrupa’ya, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Arabistan’a kadar yayılan geniş bir coğrafyada hüküm sürmüştür. Tarihte başka hiçbir millete nasip olmayan bu muazzam durum Türk Milleti’ne haklı olarak övünç kaynağı oluşturmuştur. Bu kadar geniş coğrafyada hüküm süren Türkler diğer topluluklarla yakın ilişki içerisine girmiş, onları etkilemiş ve etkilenmiştir. Bu cümleden olarak Türk tarihini okumak dünya milletlerinin tarihini okumaktır; ama doğru okumak.[2]
        
Bu bağlamda misal verecek olur isek: İran ve Safevi Tarihi’ni okumadan ne Selçuklu Devleti’ni, ne Devlet-i Aliyye’yi, ne de Şiilik-Alevilik-Sünnilik hususlarını, buna bağlı hamleleri okuyamazsınız. Aynı şekilde paralel okuma yapılmadan anlaşılmayacak bir diğer önemli tarih ise Rusya Tarihi’dir.[3] Çünkü Rusya toprakları Türklerin eski tarihlerde yaptıkları güzergâh üzerinde bulunuyordu. Bu topraklar da Türklere vatanlık yapmıştı. Rusya’nın bir güç olarak, Türk Tarihi’nde önemli etkisi kaderin bir cilvesi olarak Osmanlı İmparatorluğu döneminde [4]olmuş ve hâlâ da Putin liderliğinde toparlanarak Türkistan ve Orta Doğu’da etkisini sürdürmektedir.

Türkiye’de umumi kanaat olarak Devlet-i Aliyye’nin[5] Harb-i Umumi’ye hiç gereği yokken girdiği, devletin kaderini keyfi olarak ateşe atmakla suçlanan İttihat ve Terakki suçlanmıştır. İnsanoğlunun yaradılışından beri en kolay yaptığı şey suçlamak. Bu taraflı suçlamalarda en dikkat çeken ve ruhlarına en fazla eziyet çektirilenler, milli bir hareket olan İttihat ve Terakki ileri gelenleri, bilhassa Rus mitralyözlerinin üzerine korkusuzca atılan Şehid-i muhterem Enver Paşa, bir Ermeni’nin kurşunuyla şahadet şerbetini içmiş olan Talat Paşa ve Rusların Ermeniler ile işbirliği yaparak Şehit ettikleri Cemal Paşa’dır. Burada yazmış olduğu Osmanlı Tarihi’nin 9. Cildindeki ifadelerle Enver Ziya Karal’a başvurmak yerinde olacaktır:


“Parti liderlerinin karakteri ve Ülkücülüğü... Enver, Talat ve Cemal üçlüsü, İttihatçıların beyni ve ruhunu temsil etmekte idi. Genç, dinamik ve pervasız idiler. Bu kadro memleketin içinde bulunduğu durumun perişanlığı karşısında kötümser değillerdi. Bu perişanlığa son verebileceğine inandıkları bir ülküleri vardı. Bunun temelini Osmanlı İmparatorluğu’nun tam bağımsızlığı ve güvenini sağlamak teşkil ediyordu”.[6]


Bizim ise bu duruma bakma şeklimiz Mehmet Niyazi’nin cümlelerinde gizlidir:
“Ataların ruhları milletlerle yaşar; ancak bunu tarihlerini bilenler hissedebilir. Bu histen alınacak gıda kadar hiçbir şey millet için hayati değildir”[7]

Bu cümlede anlatılmak istenenin başka bir şekilde ifadesi ise Ali Ahmetbeyoğlu’na aittir:

“..Kanaatimiz odur ki, geçmişimizin parçalarını bir araya getirdiğimizde Osmanlı’da Göktürkleri, Hun atlısında isimsiz kahraman Osmanlı askerini görmemek mümkün değildir”.[8]

Tarihi bir olayda, olayın neden yapıldığının, nelerin tetikleyici unsur olduğu gibi şeylerin hiçbir önemi yok insanlar için. Bu insanlar arasında ne yazık ki tarihçilerin olması ayrı bir abeslik teşkil ediyor.[9] Hâlbuki bu düşünce yapısında olmaması gerekenlerin, hakikatlerin ortaya çıkarılmasıyla yükümlü olan tarihçiler olması gerekmektedir. Nitekim tarihçinin görevi, Mehmed Niyazi’nin ifadesiyle şudur:

“-Hiçbir olay tek başına başlayıp tek başına sona ermez. Tarihin akışını etkileyen olaylar genel olarak iç içe geçmiş, birbirine dolanmış yumak halindedir. Tarihçi bu yumağın mihverini teşkil edeni, teşhis etmelidir.”[10]

Tarihçinin görevi hakkında en doğru ifade, tarih felsefesi üzerine otorite olan Hegel’in bahsettiği ifadelerde gizlidir:

-“Tarih insanların ne yaptıklarını bilmek değil, ne düşündüklerini anlamaktır[11]

Bizce tarihin sis perdesini aralayacak kilit cümle budur. Tarihçi geçmişin etkili mevkilerinde yer alan kişilerin hangi ruh hali içerisinde olduğunu, harekete geçiren endişeleri bilmeli, hissetmelidir. Hatta daha sağlıklı neticeye ulaşmak için kendisini onun yerine koymalıdır.[12] Bu sayede 1699 bir milat kabul edilirse –ki bu doğru bir kabul ediş değildir. Tarihçilerin bu konudaki görüş birliğinin olmaması araştırmacıları yanlışa sevk etmiştir- Türk Milletinin asırlardan beri geri çekilmenin, gerilemenin, Haç karşısında Hilal’in yenilgisinin verdiği bıkkınlık vardır. Hatta gerileme o dereceye varmıştır ki Türk Milleti ölüm-kalım arasında zorunlu seçim yapmak zaruriyetinde kalmıştır. Unutmayalım ki o nesil muzaffer çıktıkları savaşlardan bile yenik muamelesi görerek ayrılan bir devletin vatandaşları idiler. Bu yenik devlet muamelesi görmeleri ise meşhur Şark Meselesi’nin tam ortasında bulunmalarından ötürü kaynaklanmıştır.[13]Cemal Paşa’nın hatıralarında bahsettiği Nazım Paşa’nın cenazesinde yaşanılan olay dönemin umumi havasını anlamada yeterli olacaktır:


“Bakınız aziz dostum! Bu cenazenin tek sorumlusu siz Avrupalılarsınız. Miskinlik ve esaretten kurtulup insan gibi yaşamak için mücadele sahasına atılmış olan Türk milleti hakkında yaptığınız haksızlıklar bu cenazeye sebep olmuştur. Daha bunun gibi nice cenazeleri arkasından takip edeceğinize ve belki de yarın benim cenazemin arkasından yürüyeceğinize emin olunuz!...”[14]


Bizim satırlar boyu anlatmaya çalıştığımız hususu şehid komutanımız Cemal Paşa bir cümlede özetlemiştir. Okunduğunda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır:

Müdafaa ederek ölmekle, bila-müdafaa ölmek arasında farkı takdir etmeyenlere sözümüz yok” [15]

Konuya böyle giriş yaptıktan sonra esas anlatmaya çalışacağımız mesele Devlet-i Aliyye’nin Umumi Harb’e girişindeki temel çekincenin Rusya boyutu olacaktır. Çünkü Osmanlı Devleti’nin son dönemde hatıra türünde verilen eserlere bakıldığında göze çarpan Rusya’nın Devlet-i Aliyye aleyhine genişlemesi ve bundan duyulan rahatsızlıklardır. Her fırsatta Devlet-i Aliyye’ye düşmanca davranan Rusya bugün bile milletin hatıralarında kadim düşman olarak hatırlanmaktadır. Unutmayalım ki hatıralar kişilerin oldukları kadar, milletlerin de hafızalarıdır.

Kısaca değinecek olursak Rusya:

1856 Paris Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti’ne karşı Panslavizm siyasetiyle Balkanlar’daki Slav ahali üzerinde faaliyetlerini arttırarak devam ettirdi. Fransa’nın Almanya karşısında 1870 yılında yenilmesi Avrupa’da güçler arasındaki dengenin değişmesinden yararlanarak Paris Antlaşmasının kendisini ilgilendiren hükümlerden kurtuldu ve Osmanlı Devleti’ne daha açıktan düşmanca tavırlara girdi. Devlet-i Aliyye’nin tasfiyesi manasına gelen Şark Meselesi’ni halletmek üzere Balkan milletlerini silahlandırıp destek vererek isyana teşvik etti. Bu yüzden ortaya çıkan Hersek ve Bulgar isyanlarını kullanarak Bab-ı Ali’yi dünya siyasetinde yalnız bırakarak, 1876 Bulgar isyanını dini meseleye döndürdü.

Rusya’dan destek alarak Sırbistan ve Karadağ’ı Osmanlı Devleti’ne savaş ilanında bulundu. Savaşın Osmanlı orduları tarafından kazanılmasından sonra olaya müdahil olan Rusya meseleyi diplomatik olarak çözmek için harekete geçti. Tarihte Tersane Konferansı olarak bilinen bu konferansta alınan kararlar Rusya Büyükelçiliğinde görüşüldükten sonra Osmanlı Devleti’ne bir ültimatomla bildirildi. Bu kararlara göre:

1) Osmanlı Devleti yenik olan Sırbistan ve Karadağ ile antlaşma yapacak

2) Bu iki devletin bağımsızlığını tanıyacak

3) Bulgaristan ve Hersek’e özerlik verilecekti.

Türklerin istiklal ve bağımsızlığına aykırı olan bu teklifler Bab-ı Ali’de konuşulup reddedildi. Zaten dünya siyasetinde yalnızlığa yiterek fırsat yakalayan Rusya bunu kullanarak savaş hazırlıklarını tamamladı. Kaçınılmaz Rus-Türk Savaşı’nda Avusturya’nın da tarafsızlığını sağladı. Bu esnada 31 Mart 1877 Londra Protokolü’nü[16] imzalayan Avrupa’nın büyük devletleri olayları izleme kararı almıştı. Avrupa’nın hukukunu müdafaa etmek bahanesiyle Rusya 24 Nisan 1877 tarihinde milletin hafızasında 93 Harbi olarak 93 Harbi olarak onarılmaz bir yer edinen savaşı ilan etti.[17]

Askerin daha sonra Sarıkamış Harekâtı’nı çok istemesinin temelindeki esas sebep olan 93 Harbi, Rusya ile her zamanki olduğu gibi iki cephede cereyan etti. Tuna cephesindeki muharebe Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Paşa’nın komutasında devam etti. Doğu cephesinde ise Gazi Ahmet Muhtar Paşa zorlukla durdurabilmişti Rusları. Diğer yandan Plevne’de Gazi Osman Paşa’nın destan yazdığı muharebeler bu savaşta meydana gelmişti.

Savaştan galibiyetle ayrılan Rusya için artık “hasta adamı ”toprağa gömme planları yapılıyordu fakat Rusya’nın Boğazlar ve çevresinde hâkimiyet kuran bir Rusya diğer emperyalist devletler açısından tehlikeli bulunduğu için zamanın güçlü devletleri olaya karışarak Rusya’yı dizginlediler. Öte yandan Türkler için 93 Harbi’nin sonunda kaybedilen sadece topraklar olmamıştır; Bu savaş sırasında ve sonrasında kaybedilen topraklarda yüz binlerce insanın anavatana göçü yanında yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Rumeli ve Kafkaslardan gelen muhacirler İstanbul ve Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleştirilmeye çalışılmış ve bu zaten bozuk olan ekonomik ve sosyal dengeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur.

Bu süreçte Devlet bir yandan Ermeniler, Bulgarlar, Yahudiler, Rumlar, Sırplar gibi ayrılıkçı sorunlarla uğraşırken diğer yandan ekonomik olarak iflasını ilan etmiştir. Alacaklılarını tahsil etmek için harekete geçenler Düyun-ı Umumiye İdaresi olarak bilinen yapı kurulmuştur. Rusya her fırsatta Balkanlar’da Sırpları ve diğer milletleri Doğu Anadolu’da Ermenileri kışkırtarak, onları kullanarak Osmanlı Devleti’ni köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. 

Rusya’nın tarihi emelleri Osmanlı Devleti ile her fırsatta karşı karşıya gelmeye sebep oluyordu. Bu tarihi emellerinin gerçekleşmesi şüphesiz Rusya’nın uygulayacağı politikalara bağlıydı. Ruslar emperyalist devlet konumundadır ve işgal ettiği yerlerde siyasi, kültürel ve dini faaliyetlerle bulunduğu bölgeyi sömürmektedir. Buna en güzel misal Sovyetler dönemindeki politikalarla Türkistan’ın içinde bulunduğu durum gösterilebilir. Ruslar Osmanlı Devleti’ni yıpratmak ve sonunda yıkmak için Doğu Anadolu’daki Ermeni, Kürt, Keldani, Süryani, Nasturilere destek vererek ayrılıkçı oluşumları hızlandırmışlar. [18]

Her taraftan kıstırılan ve nefes alacak durumda olmayan Devlet-i Aliyye’nin Umumi Harbe girişindeki en büyük etken olan Rusya’nın rolü araştırmacılarımız tarafından hiç dile getirilmemiştir. Hâlbuki yakın dönem tarihimizi araştıranların dikkatini çekmemesi imkânsız olan Rusların etkisinin ifade edilmemesi tarihi hakikatleri çarpıtmasının izahı yoktur. Daha açıklayıcı olarak aşağıdaki ifadelere dikkat etmek yerinde olacaktır:

Bazı yazarların yaptığı gibi, Osmanlı Devleti’nin kadim düşmanı Rusya’nın rolüne değinmeksizin Osman İmparatorluğu’nun çöküş hikâyesini anlatmak, Soğuk Savaş sırasındaki Amerikan dış politikasına ve stratejisine göndermede bulunmaksızın Sovyetler Birliği’nin 1991’deki yıkılış tarihini yazmaya benzer[19]

Enver Paşa’nın ordudaki paşaların ve izzet-i nefsleri hep kırılan Osmanlı subaylarının baskısıyla ordunun başına geçmesinden sonra önceki yıllarda imzalanan antlaşmaların etkisiyle Alman Islah Heyeti’nin Osmanlı payitahtına gelmesi Rusya’da deprem etkisi oluşturdu. Çünkü Rus yetkililer uzun zamandan beri Osmanlı Deniz Kuvvetleri’nin gelişimini izlemekteydi. 1914’ün Ocak ayı itibariye Osmanlı Devleti en az beş dretnot sipariş etmişti. Bunların üçü İngiltere’de inşa edilmekteydi. Brezilya için anlaşılan dretnotların isimleri Sultan Osman-ı Evvel ve Reşadiye olarak değiştirilmişti. Bu gemilerin paraları da Türk halkından toplanıp peşin olarak ödenmişti.[20] 1978 Berlin Antlaşması hükümleri uyarınca Rusya barış zamanı bile savaş gemilerini Boğazlar’dan geçirme hakkına sahip değildi. Bu Rus savaş gemilerinin Karadeniz’e çıkamaması demekti. Kendi gemilerinin çıkamaması ve son model teknoloji ile yapılış İngiliz gemisinin On üç inçlik topları da Rus toplarından daha güçlü olacaktı.[21] Daha açı ifade ile Reşadiye ve Sultan Osman Çanakkale Boğazı’nı geçer geçmez Karadeniz’in tartışmasız tek hâkimi Türkler olacaktı.[22]

Bütün bunların yanında Liman von Sanders’in 14 Aralık 1913[23] tarihinde yanında heyetiyle birlikte İstanbul’a gelip İstanbul Boğazı’nı müdafaa etmekle yükümlü bulunan Kolordu Kumandanlığına atanması zaten çekinceler içinde ama Osmanlıları bertaraf edip İstanbul’u Çağrad yapmak peşinde olan Rusların şiddetli protestosuna sebep oldu. Umumi bir harbin yakında patlayacağının farkında olan üç devlet de sorunu uzatmayıp çözüme kavuşturmuştur.

Diğer bir yandan Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesindeki temel esaslarda Sazanov gibi ateşli Rus yöneticilerin Rusya’nın yönetiminde olması kaderin bir cilvesi gibidir. Tarihi Rus emellerini gerçekleştirmenin peşinde olan bu yöneticiler diğer devletlerdeki Rus sefirlerinin gayet gerçekçi tavsiyelerini, raporlarını görmezlikten gelmiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya ile Almanya’nın savaşa tutuşmalarından sonra, Osmanlı Devleti ile Almanya’nın ittifak yaptığı dedikoduları dolaşırken, Enver Paşa (gerçekte bir antlaşma imzalandıktan üç gün sonra, 5 Ağustos 1914) Rus Sefiri Giers ve General Leont’yefi kabul ederek ittifak teklifinde bulunmuştur. Çünkü İttihat ve Terakki liderleri üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkeye hâkim olduklarını çok iyi bildikleri için büyük deniz gücüne sahip İtilaf devletleriyle savaşmanın ne derece tehlikeli olduklarının farkındaydı. Bunun için daha önce Talat Paşa Rus Çarı’na, Cemal Paşa Fransa ve İngiltere’ye ittifak teklifinde bulunmuşlar ama kimse ittifak yapmaya yanaşmamıştı. Buna rağmen Enver Paşa Ruslara tekrar bir ittifak teklifinde bulunmuştu. Çünkü Devleti yönetenler en çok Ruslardan çekinmektedir. Alman politikacı Hellferich’in şu analizini Bab-ı Ali bilfiil yaşıyordu:

“Harbi İtilaf devletlerinin kazanması halinde, Rusların İstanbul’u almasına hiçbir kuvvetin mani olamayacağına ve Türkiye iştirak etsin veya etmesin, harb Osmanlı Devleti için var olma veya yok olma harbi olacaktır”

Enver Paşa’nın yukarıda bahsettiğimiz ittifakını Rus sefir şöyle anlatmaktadır:
“Türk seferberliği, asla Rusya’ya müteveccih değildir. Türkiye’nin Rusya’ya karşı hiçbir taarruz niyeti yoktur. Türkiye, Rusya ile çok uzun sınırlara sahiptir ve dolayısıyla, dostane münasebetlerin idamesiyle alakalıdır. Şayet Rusya, harbden mağlub veya zayıf olarak çıksa bile, yine de Türkiye’den kuvvetli ve daima ona zarar verebilecek halde olacaktır… Balkan devletleri sükûnet bulmuş değildir; Türk ordusundaki müşkül durumdan istifade ile her dakika harekete geçebilirler. Türk seferberliğini ikmal aylarca zamana mütevakkıftır. Bulgar ve Yunan orduları ise, birkaç günde hazır olabilirler. Hâlihazırdaki ihtilaftan, büyük ve küçük devletlerin, kendi menfaatleri için bir şeyler koparmaya çalışacaklarına şüphe yoktur…

Eğer Türk hükümeti bunu ihmal ederse, millet nazarında ebediyen prestijini kaybedecektir. Zira Türk halkı geçirdiği bu kadar musibetlerden sonra, maneviyatınınım yükseltilmesi ihtiyacını duymaktadır. Mesele, şu veya bu parçayı almaktan ibaret de değildir. Ahali ‘Neden siz bunu dahi alamadınız?’ şeklinde bir muhakeme yürütecek de değildir. Devletin kudreti ve enerjisinin henüz tükenmediğini ve yaşamakta devam ile ileriye gitmek iktiarına sahip olduğunu, halkın hissetmesi lazımdır. Bu itibarla biz, hatta çok az şeylerle iktida edebileceğiz; ancak bu husus te’minat altına konmuş olsun.

Rusya ile anlaşma, her iki tarafa sükûnet te’min edecektir. Bu yapıldığı takdirde, Kafkaslar’da Müslümanların, Ermenistan’da da Ermenilerin kıyamları tasavvur edilemez. Bir de Boğazlar meselesi kalıyor. Bu mesele, ancak iki tarafın bir birine düşman olduğu zaman ve muğlak durumlarda had bir şekil alır. Bir defa dostluk teessüs edince, problem kendiliğinden kalkmış olacaktır…

Şayet Almanya bu harbden muzaffer çıksa dahi, Türkiye, Almanya’nın intikamından korkmamaktadır. Zira Almanya, Türkiye’ye esaslı zarar verebilecek vaziyette değildir. Trablus’taki şahsi tecrübemle, karadan sınırı olmayan bir memlekete karşı harb yapmanın ne kadar güç bir şey olduğunu biliyorum…”
[24]

Sefire göre Enver Paşa bu sözleri tam bir sükûnet ve güven verici bir samimiyetle ifade etmiştir. General Leontyef “Enver’in siyasi vaziyeti Türkiye menfaatleri zaviyesinden gayet doğru olarak tedkik ve tasvir ettiğini” Rus hükümetine bildirmiştir. Büyükelçi ve General Rusya’ya “Derhal kabul etmemiz lazımdır; çünkü zamanın sabrı tükenmiştir. Yarın çok geç olacaktır ve Türkiye’nin reddedilmesi, onu kat’i olarak ve bir daha gelmeyecek bir şeklide düşmanlarımızın kucağına atacaktır. Eğer Enver samimi değilse bile, bizim razı olmamız en azından vaziyeti vuzuha kavuşturacaktır” demesine rağmen Sasonov’un meseleye en başından beri çok uzak olmasından dolayı Türkiye’yi kendi saflarında istememiştir. Bu düşüncelere Rusya’da umumi şekilde hemen her devlet adamı sahiptir. Kendilerine gelmelerini ise Goeben ve Breslau’ın gelmesi üzerine kendini toplamıştır ama iş işten geçmiştir. Bu bakımdan araştırmacının hüküm verirken olayları kronolojik olarak değerlendirmesi lazımdır.

Çar II. Nikolay’ın emriyle Hariciye Nazırı Sasonov’un başkanlığında toplanan Rus yöneticilerinin gündemi gelecekteki savaşta Rusya’nın düşmanlarını nasıl bertaraf edeceğiydi. Rusya’nın düşmanları arasında ilk sıraya Türkler oturtulmuştu. Bu sebeple donanma ve ordu kurmay heyetlerinin ana maddesi Osmanlı Devleti’ne karşı girişilecek harbin zaman çizelgesiydi.[25] Bundan başka Sazanov’un Çar’a sunduğu tezkere de Rus niyetini açıkça ortaya koyuyordu:


“Eğer savaş Bakanımız ve denizcilik bakanımız zorlukları göze almanın mümkün olduğu kanısındaysa, tabii Fransa’nın bize var gücüyle destek olmaya karar vermesi ve İngiltere’nin bize yeterince yardım etmesi kaydıyla, artık bu sorun [Osmanlı İmparatorluğu’nu işgal ve olası paylaşma] üzerine bu iki devletle gizli bir görüş alışverişine girebiliriz”


Rus Çarı’nın da konu ile ilgili düşüncelerini yazmadan konu eksik kalacaktır:

“Konstantinapol, Boğaziçi’nin batı yakası, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı, ayrıya Trakya ovasının Enez-Midye hattına kadar olan kesimi kalıcı olarak Rus İmparatorluğuna katılmadığı sürece, [Boğazlar sorununa bulunacak] bütün çözümler karasız ve eksik kalacaktır”

Daha önce de bahsettiğimiz gibi İngiltere’den alınacak olan savaş gemilerinin gelmesinden çekinen Rusya, İngiltere’ye baskı ile bu gemilerin teslim edilmesini engellemişlerdir. Bugün hâlâ İngiltere’den arası hemen hemen bütün Türk evlerinden toplanıp peşin olarak ödenen bu gemileri alacaklıyız. 
        
 Gemilerin gelmemesi üzerine daha da telaşlanan Bab-ı Ali Almanya’dan bu ihtiyacını karşılamak zorunda kalmıştır. Almanya da Goeben ve Breslau’ı göndermiştir. Böylece Karadeniz’den gelecek Rus tehlikesine karşı önlem alınmış ve denizlerde denge kurulmuştur. Bugün isminin önünde bir tane Prof. bir tane Dr. yazan bir akademisyen, daha önceden bilinen bir evrakı yeni bulmuş gibi göstererek “Osmanlı Devleti’ni Enver Paşa savaşa sokmuştur” gayet basit, gayet gayrisahih, gayet gerçek dışı bir yazı kaleme almıştır. Amacı muhtemelen Türkiye’nin bulunduğu siyasi havadan kendisine şahsi çıkardır.

Tarihi bilgisi ne kadar iyi olursa olsun tarih felsefesinden eksik bulunanlar her zaman için yanlış çıkarımda bulunurlar, gerçek sebepler onlar için her daim Kaf Dağı’nda kalmak zorundadır. Burada Türk ilim hayatının boşluğunu yazdığı eserlerle dolduran Mehmed Niyazi Hoca’ya başvurmak zorundayız:



“Tarih felsefesi nosyonundan mahrum bulunanalar, olayların sathında kalır. İkinci Dünya Savaşı’n Almanya’nın başına cahil, ihtiraslı, cani bir diktatörün gelmesiyle açıklarlar. Oscar Wilde’nin söylediği ‘Herhangi bir budala tarih yapabilir, ancak yazmak için deha gereklidir.’ sözünün hayatın nabzını aksettirdiğini kabul etsek bile, böyle bir canavarı seksen milyonluk kültürlü bir milletin niçin seçtiğini düşünmezler.! Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Almanlar’ı açlık, yoksulluk kasıp kavuruyor, milyonlarca insan kaldırımlarda çaresiz yatıyordu... Komünistlere karşı en sert mücadeleyi Hitler’in liderliğini yaptığı parti veriyordu. Almanlar terörden, keşmekeşlikten de bıkmışlardı; her gün köşe başlarında pek çok kişi öldürülüyor, grevler dibe vurmuş ekonomik hayatı hepten dirilmez hale getiriyordu. Düzeni ancak disiplinli kadroları bulunan bir partinin iktidarı sağlayabilirdi. Irkçılığı bayrak yapması, bazı milletlere aşırı düşmanlık beslemesi, tehlike teşkil ediyordu; fakat açlığın pençesinde kıvrananlara başka bir ümit ışığı görünmüyordu… Tarih felsefesi nosyonundan mahrum yazılanlarla bilmeden mahrum yazılanlarla bilmeden ve herhangi sebepten dolayı amiyane tabirle ‘cambaza bak’ denerek, okuyucuların dikkati bir yere çekilir; diğer taraftan da gerçek gerçek sebepler akar gider. Sebepler yakalanamayınca, yeni sorunlarla karşılaşmak adeta kader haline gelir.”[26]



“Birinci Dünya Savaşı’na dair anlatılanlar, azıcık mantığı teşekkül etmiş insanımızı tatmin ediyor mu? Enver Paşa ne Alman Kayseri’nin gücüne ve bıyığına hayrandı, ne hükümete ne de kader birliği ettiği Talat ve Cemal Paşalara haber vermeden, sırf kompleksini tatmin için bizi savaşa soktu. Nice yüzyıllar süren emeklere, sayısız vatan evladının kanına mal olan imparatorluk elden gitti. Ardından Milli Mücadele’nin acılarını bize yaşattı… Böyle bir şey olabilir mi? Dünyanın neresinde rütbesi, mevkii ne olursa olsun bir subay tek başına bir ülkeyi savaşa sokabilir. O ülkede yetkili kurumların kararı yokken, üst rütbeli subayların emriyle hangi komutan birliğini yürütür? ‘Ne yapıyorsun?’ diye karşı çıkmaz mı? Dünyanın sayılı ordularından birini meydana getiren birlikler birbirlerine girmezler mi? Fakat bunlar yazılıyor ve okunuyor; tabii aslında mantık sahibi olan ne yazan, ne de okuyan inanıyor. Ne ilginçtir ki yazılmaya, okunmaya devam ediyor!.. Birinci Dünya Savaşı’na girişimizin değerlendirilmesinde normal bir aydının, sıradan bir tarihçinin, tarih felsefesine sahip bir idrakin arasındaki farkı görmek mümkündür”


Tarihçi olmayan, fakat güncel olayları takip eden bir kimse, Birinci Dünya Savaşı’nın Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Sırbistan’ın anlaşmazlığından çıktığını bilir… Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sırbistan’ı ezmeye başlayınca ırk ve mezhep yakınlığından dolayı Rusya onu arkaladı. Rusya’nın bu davranışı Almanya’nın Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na sahip çıkmasına sebep oldu. Böylece milyonlarca kişinin hayatına mal olan, bayındır kentleri taş yığınına dönüştüren savaş bütün Avrupa’yı sardı; Osmanlı ve Rusya vasıtasıyla da Asya ve Afrika’ya yayıldı. İhtiraslı Enver Paşa da hiç gereği yokken kompleksini tatmin için Alman Kaiseri’nin yanında yer aldı. Bir ruh hastası yüzyılların ‘Devlet-i Aliyye’sinin tarihe gömülmesine sebep oldu.



Biraz kronolojik tarih bilenler savaşın böyle sudan sebeplerle çıkmadığının, Osmanlı Devleti’nin de gereksiz yere savaşa girmediğinin farkındadırlar. Gelişen sanayide petrol lüzumunu hissettirmeye başlamıştı. O dönemde dünyada bilinen rezervler sınırkıydı; bunların da büyük bölümü Kuveyt, Musul Kerkük gibi Osmanlı topraklarında idi. Yüzyılların mücadelesiyle dermansız düşürülen Osmanlı, toprak altı zenginliklerini hayatına katıp ayağa kalkarsa, insanlığın akışında bir sarsıntı husule gelirdi. Üretilen maşa Pazar bulmak da ayrı bir dertti. Osmanlı kaynaklarını devreye sokabilirse, canlı gelişmeye açık bir ekonomi kurabilirdi. Batılıların Doğu dünyasına girmeleri de güçleşirdi… Petrolden ve diğer sebeplerden dolayı dünyanın savaşa sürüklendiğini gören Osmanlı devlet adamları galip gelecek tarafın denizlere hâkim olan güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu’nun bulunduğu blokun olacağını görüyorlardı… 

Bütün çabalarına rağmen İngiltere ve Fransa Osmanlıyı saflarına almadılar.... Galipler masasında bulunan Osmanlı’dan ekonomik hayatlarının ihtiyaç duyduğu petrolleri koparıp almak kolay değildi, onunla savaşmak gerekliydi. Girilecek bloklar arası savaşın ne kadar süreceği belli değildi, ister istemez açlık kıtlık başlayacak; pek çok aile evladını kaybetmiş olacaktı Bu sıkıntılardan sonra demokratik bir ülkede sadece ekonomik menfaatler için yeni bir savaş kararı almak çok zordu… Asıl sebep ise Almanya’nın ürkütücü derecede güçlü olmasıydı. Bu güç Rusya ile ittifak yaparsa, onları tahmini zor bir badire bekliyordu. Bunun için Osmanlı erine Rusya’yı tercih ettiler.” [27]


“ Tarih felsefesine sahip bir idrak Osmanlı’nın tekniği üstün bir devletin kanatlarının altına sığınma zaruriyetini duymasından işe başlar. Yüksek tekniğiyle zaferden zafere koşan Osmanlı’nın niçin üstünlüğünü kaybettiğinin üzerinde durur. Hiçbir beşeri dinin, hiçbir beşeri ideolojinin önem vermediği kadar, İslamiyet’in bilime önem vermesine rağmen Müslüman Osmanlı’nın neden bilimde geri kaldığı dikkatini çeker. Osmanlı hükümeti savaşa girmekle hata mı etmişti? Yıllardan beri gizli sürdürülen bölüşülme planlarına rağmen savaşın dışında kalma ihtimali var mıydı? Girmeseydi, İngiltere, Fransa ve Rusya, Almanya ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu kısa zamanda yense, henüz güçlerinden bir şey kaybetmeden aynı ittifak Osmanlı’ya yönelirse -ki kesinlikle yönelecekleri biliniyordu; aksi takdirde savaşı başlatmalarının hiçbir anlamı kalmazdı- Devlet-i Aliyye’nin tek başına karşı koymak imkanı olabilir miydi?…”[28]


Bugün koskoca bir imparatorluğu yıkmakla suçlanan Osmanlının son nesli, tarihte eşi görülmemiş bir derecede vatanseverlik, milli, mukaddesata bağlılık örneği göstermişlerdir. Bunun için Çin içlerinden Avrupa ortalarına, Rusya bozkırlarından Arabistan çöllerine kadar at oynatmışlar, plan yapmış, denge kurmuş ve oyunları bozmaya çalışmıştır. Nevzat Kösoğlu’nun da dediği gibi tarihte bu kadar şehit veren başka bir nesil var mı?

Onlar üstlerine düşeni yapmakla yükümlü idiler ama onlar canlarını vererek üstlerine düşeni fazlasıyla yaptılar. Yüz yıl önce Enver Paşa’nın sembol olduğu o neslin vatanlarını savunmak için canlarını verişini hainlikle suçlayanların torunlarının, çok değil otuz-kırk yıl önce kaderin bir cilvesi olarak Ülkücülerin vatan savunmasını hainlikle suçlamaları ne kadar da anlamlıdır. Bu durum bizlere Toroslarda Yörükler arasında söylenen “Çakal eniği kurt olmaz” sözünü hatırlatıyor.

Biz Çanakkale’de ölüyoruz ama Rusya’yı   kızıl bir cehenneme gömeceğiz”, “Tarihe İngiliz Donamasını denize gömen kişi olarak geçeğim” diyen ve dediklerini yapan Enver Paşa hakkında Ziya Nur Aksun’un cümleleriyle yazımıza son verelim:


“Yüksek ideali için, yani İ’lay-ı Kelimatullah” için, rütbelerin en yücesine, yani şehadete kavuşan aziz nasiyelere Fatiha’lar dönderiyorum…

Kimbilir, belki bir gün Enver’in aziz idealleri tahakkuk eder ve bu büyük millet, tarihte olduğu gibi, çok kudretli bir devlet olarak siyaset sahnesinde ‘tez davasına’ devam eder. [La teknetu min rahmetillah][29]


KAYNAKLAR
Abdulhaluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, Turan Kültür Vakfı, Ankara.
Ali Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, Yeditepe Yay., İstanbul 2013.
Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2014.
Ayhan Bıçak, Tarih Metefiziği, Dergâh Yayınları, İstanbul 2014.
Ayhan Bıçak Türk Düşüncesi II Kaygılar, Dergâh Yayınları, İstanbul 2014.
Bayram Kodaman, Şark Meselesi Işığı altında Sultan II.Abdulhamit’in Doğu Anadolu Politikası, Orkun Yay., İstanbul 1983
Bir Enver Paşa Kitabı Şu İngilizler Canımı Çok Sıkıyor, Editör Güneş Ayas, Destek Yay.,İstanbul 2009.
Cengiz Çakaloğlu, Mihrali Bey Yemen’den Dönemeyen Bir Karapapak: 40. Hamidiye Süvari Alayı Komutanı, Kitabevi Yay., İstanbul 2011
Enver paşa’nın anıları 1881-1908, Hazırlayan H.Erdoğan Cengiz, iş Bankası Yay., İstanbul 2014.
Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Ankara 1996, cIX, 
Erdal Aydoğan, ittihat ve Terakki’nin Doğu Politikası, Ötüken Yay.,İstanbul 2005.
George Vernadsky, Rusya Tarih, Selenge Yay., İstanbul 2010. 
Hatırat (1913-1922) Cemal Paşa, Hazırlayan Ahmet Zeki İzgöer, DBY Yay., İstanbul 2012.
İbrahim Kafesoğlu, Umumi Türk Tarihi Hakkında Tespitler, Ötüken Yay., İstanbul 2014.
İttihat ve Terakkinin Son Yılları (1916 Kongre Zabıtları) Nehir Yay.,1992 İstanbul.
Mahmut Şevket Paşa’nın Sadaret Günlüğü, Yayınlayan: Murat Bardakçı, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 20014.
Manastırlı Mehmet Rıfat Bey, 93 Harbi Faciası, DBY Yay., İstanbul 2010.
Masayuki Yamauchi, Hoşnut Olamamış Adam-Enver Paşa Türkiye’de Türkistan’a, Bağlam Yay., İstanbul 1995.
Mehmed Arif Bey, Başımıza Gelenler, İz Yay., İstanbul 2006.
Mehmed Niyazi, Türk Tarih Felsefesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012.
Murat Bardakçı, İttihadçı’nın Sandığı,Türkiye İş Bankası Yay., 
Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Yay., İstanbul 2008.
Nurettin Şimşek, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Reisi Süleyman Askeri Bey, IQ Yay., İstanbul 2008. 
Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi Türk Dünya Nizamının Milli,İslami ve İnsani Esasları, Ötüken Yay.,İstanbul 2013.
Philip H.Stoddard, Teşkilat-ı Mahsusa, Arma Yay., İstanbul 2003.
Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, Der Yay., İstanbul 2012.
Sean McMeekın, I.Dünya Savaşı’nda Rusya’nın Rolü, Çeviren: Nurettin Elhüseyni, YKY., İstanbul 2013.
Suat Akgül, Rusya’nın Yürüttüğü Doğu Anadolu Politikası İçinde İrşad ve Cihandanı Cemiyetlerinin Rolü, Ankara 1995. 
Talat paşa’nın anıları,Hazırlayan: Alpay Kabacalı, Türtkiye İş Bankası Yay., İstanbul 2000.
T.G.Djuvara ve Emir Şekip Aslan, Türkiyeyi Parçalamak İçin Yüz Plan, İstanbul-1979.


[1] Ali Ahmetbeyoğlu, Sorularla Eski Türk Tarihi, Yeditepe Yay., İstanbul 2013,s.25,önsöz.

[2] Türk Milletinin Dünya üzerindeki dağılışı Dünyadaki bütün Tarihçilerin dikkatini çekmiştir. 
Konu ile ilgili daha detaylı bilgi için bkz. Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi Türk Dünya Nizamının Milli,İslami ve İnsani Esasları, Ötüken Yay.,İstanbul 2013; Ali Ahmetbeyoğlu, a.g.e.; İbrahim Kafesoğlu, Umumi Türk Tarihi Hakkında Tespitler, Ötüken Yay., İstanbul 2014.

[3] Rusya Tarihi hakkında bilgi için bkz: Akdes Nimet Kurat,Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2014; George Vernadsky, Rusya Tarih, Selenge Ya., İstanbul 2010. 

[4] Rusya’nın Türkler’in başına bela olacağın Osman Turan, Evliya Çelebi’nin çok önceleri sezdiğini şu ifadelerle belirtir:” Evliya Çelebi, kalabalık Rus Milletinin teşkilatlandığı takdirde Türk-İslam dünyası için arz edeceği tehlikeyi işaret ederken, devletin genişlemesine rağmen, Rusların henüz bir yığın halinde bulunduğunu belirtiyordu.” Osman Turan, a.g.e., s.34-35.

[5] Burada İttihat ve Terakki’yi Osmanlı aşkına suçladığını zanneden zevatın devletin resmi adının Devlet-i Aliyye olduğunu bilmemesinin nasıl bir garabet olduğunu sorgulamak lazımdır. Ayrıca İttihat ve Terakki’nin Devlet-i Aliyye’nin hükümeti olduğunu söyleyip-onların ifadesiyle- Osmanlı Hükümetine karşı Osmanlı Devleti’ni savunmak gibi mantıksızca bir duruma düşmeleri de ayrıca bir ahmaklıktır.

[6] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Ankara 1996, cIX, s.375.

[7] Mehmed Niyazi, Türk Tarih Felsefesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012.önsöz.

[8] Ali Ahmetbeyoğlu, a.g.e., s.24.

[9] Bu tarihçiler içerisinde Türk tarihçilerinin sayısı diğer milletlerin tarihçilerinden fazladır. Bizce bu durum İngiliz hayranlığının bir belirtisidir. 

[10] Mehmed Niyazi, a.g.e., s.33.

[11] Hegel’den nakleden Mehmed Niyazi, a.g.e., s.34; Ayhan Bıçak, Tarih Metefiziği, Dergah Yayınları, İstanbul 2014; Ayhan Bıçak Türk Düşüncesi II Kaygılar, Dergah Yayınları, İstanbul 2014.

[12] Burada sorumlu mevkide bulunanlar açısından ifade etmemize karşın esas bilinmesi gereken milletin içerisinde bulunduğu ruh halidir. Bu bağlamda Umumi Harb’e girişte Cemal Paşa’nın bahsettiği şu ifadeler milletin ruh halini göstermede yeterlidir: “Umumi Harb’e girmeyi millet istemedi! Demeye cesaret etmek, eğer alçaklıktan ileri gelmiyorsa, hainlik ve ahmaklıktan doğuyor” bkz Hatırat (1913-1922) Cemal Paşa,Hazırlayan Ahmet Zeki İzgöer, DBY Yay., İstanbul 2012, s 183. Enver Paşa’nın anıları için bkz: enver paşa’nın anıları 1881-1908, Hazırlayan H.Erdoğan Cengiz, iş Bankası Yay., İstanbul 2014.

[13] T.G.Djuvara ve Emir Şekip Aslan, Türkiyeyi Parçalamak İçin Yüz Plan, İstanbul-1979, s.19. Şark Meselesi’ni Albert Sorel şöyle ifade etmiştir: “Türkler Ayvrupa’ya ayak bastığı günden beri Şark Meselesi zuhur etti” Bayram Kodaman, Şark Meselesi şığı altında Sultan II.Abdulhamit’in Doğu Anadolu Politikası, Orkun Yay., İstanbul 1983, s.7.

[14] Hatırat (1913-1922) Cemal Paşa,Hazırlayan Ahmet Zeki İzgöer, DBY Yay., İstanbul 2012, s.54.

[15] Aksun, a.g.e., s.171. ; Hatırat (1913-1922) Cemal Paşa,Hazırlayan Ahmet Zeki İzgöer, DBY Yay., İstanbul 2012., s 176. ;Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, Ötüken Yay., İstanbul 2008, s.234.

[16] Bu protokolün Tersane Konferansı’nda alınan kararlardan hiçbir farkı yoktur.

[17] 93 Harbi’nin milletin hafızasında nasıl bir yer edindiğini anlamak için önemli olan hatıratlardır. Bazı hatıratlar için bkz. Manastırlı Mehmet Rıfat Bey, 93 Harbi Faciası, DBY Yay., İstanbul 2010; Mehmed Arif Bey, Başımıza Gelenler, İz Yay., İstanbul 2006; Cengiz Çakaloğlu, Mihrali Bey Yemen’den Dönemeyen Bir Karapapak: 40. Hamidiye Süvari Alayı Komutanı, Kitabevi Yay., İstanbul 2011. ; Nurettin Şimşek, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Reisi Süleyman Askeri Bey, IQ Yay., İstanbul 2008, s.19-25.; Abdulhaluk Çay, Her Yönüyle Kürt Dosyası, Turan Kültür Vakfı, Ankara, s.12-13.; Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, Der Yay., İstanbul 2012.

[18] Bugün Kürtleri, Malazgirt’te Sultan Alp Arslan’ın yanında, Çanakkale’de, Milli Mücadele’de mücadele vermiş gibi gösterenlerin tarihi hiçbir hakikate dayanmadan, politik çıkar için konuştuğu su götürmez bir gerçektir. Elimizde bulunan belgeler Rusların safında Osmanlı Devleti’ne karşı savaşan, isyan ettiğinde- ki bu isyan hareketleri çok fazla sayıdadır- Ruslardan destek arayan Aşiret liderlerini ifşa etmektedir. Hamidiye Alayları meselesi ise çarpıtılarak başka mecralara çekilmiştir. Ermeniler ve Kürtler bağımsız bir devlet kurmak için aynı coğrafyayı paylaşamamaktan dolayı birbirleri ile mücadeleye girmiştir. Sultan Abdülhamid’in kurduğu Hamidiye Alayları’na Kürt aşiret liderlerinin ilgi göstermesi tamamen maddi çıkardan dolayıdır. Daha fazla hazineden pay almak isteyen Kürt liderler Alaylara alınacak askerlerin sayısını olduğundan çok fazla göstermiştir. Nitekim Rusların desteğiyle, Ruslara çalışan Kürt ajanlarının kurduğu ayrılıkçı cemiyetlerin varlığı söylediklerimizi destekler niteliktedir. Bu cemiyetlerden biri İrşad, diğeri ise Cihandani’dir. Daha detaylı bilgi için bkz. Suat Akgül, Rusya’nın Yürüttüğü Doğu Anadolu Politikası İçinde İrşad ve Cihandanı Cemiyetlerinin Rolü, Ankara 1995.; Hamidiye Alayları için bkz. Cengiz Çakaloğlu a.g.e.; Erdal Aydoğan, ittihat ve Terakki’nin Doğu Politikası, Ötüken Yay.,İstanbul 2005.

[19] Sean McMeekın, I.Dünya Savaşı’nda Rusya’nın Rolü, Çeviren: Nurettin Elhüseyni, YKY., İstanbul 2013,s.21.

[20] Hemen hemen her Türk ailesinin payı olan bu gemilere İngiltere el koymuştur. Bizim hala İngiltere’den alacağımız vardır.

[21] Bu güçlülük sadece daha uzağa değil daha çok mermi atmasıdır.

[22] Sean McMeekın,a.g.e., s.59.

[23] Ziya Nur Aksun, a.g.e., s.76. Liman’ın böyle bir görevle İstanbul’a gelmesi politik ve basın yoluyla müthiş bir savaşa sebep olmuştur. Rusya ve Almanya arasındaki milliyetçi gazeteler yöneticileri savaşa tutuşturmak için sıkıştıracak manşetler attılar. Bkz Sean McMeekın,a.g.e., s.53.

[24] Ziya Nur Aksun, a.g.e., s.135-139.

[25] Sean McMeekın,a.g.e., s.55.

[26] Mehmed Niyazi, a.g.e., s.72.

[27] Mehmed Niyazi, a.g.e., s.77-80.

[28] Mehmed Niyazi, a.g.e., s.82.

[29]Ziya Nur Aksun, a.g.e., 68.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder