3 Mart 2015 Salı

Tengrilerin Otağı Efsanesi "Soyların Çöküşü" -4-

“Karaş ile Kerey otağın önünde, seni görmek dilerler.”

“Gelsinler.”

        Yağız yerin yedi kat dibinde inşa edilmiş yer altı acununda, balçıktan akan nehirlerin yanında, kan rengi göklerin altında, Yılanlı Otağ’da Mengü Kayra Han’ın ilk yarattığı kişi Erlik Han, elinde altın kılıç ile domuz boynuzundan yapılma tahtında oturuyordu. Karaş ile Kerey’in geldiğini salık veren, ateşler içindeki elbisesi ile bu nefret otağına alev saçan evdeşi Albız idi. Karaş ile Kerey içeriye girip diz vurdular ve baş eğdiler.
         
          “Karaş ile Kerey... Benim yarattığım kudret komutanlarım, hoş geldiniz!” Erlik onlara bu güzel sözleri söylerken onların yüzlerine bakamıyordu. Çünkü her kötülüğe hakim olan kendisi bile, onların görüntüsü karşısında iğreniyordu.

Mengü Kayra Han Erlik Han’ı yarattığında kendi güçlerinden ona bahşetmiş, Erlik Han ise kendini yaratan atası ile özünü bir tutup, onunla amansız bir mücadele içine girmişti. Mücadelenin yeneni tabi ki mutlak gücün sahibi Kayra Han olmuştu. Sonunda cezalandırılmış ve yerin altına atılmıştı. Atasının kendisine bu denli yağı olmasının sebebi Albız’ı yaratmasıydı. Erlik, yaradılış itibari ile çok yakışıklı ve güzeldi. Ancak kendi güzelliği ve atasının kudretinden bir parçayı Albız’a verince Kayra Han’ın sonsuz gazabına sebep olmuş, kendi güzellikleri de elinden alınmış, bir daha yaratma gücü kalmamıştı. Erlik Han ne kadar yaratmak isterse istesin yarattıkları Mengü Kayra Han’ın yarattığı kişilere asla benzemiyordu. Yarattığı kişilerin yüzlerindeki kusurlar neredeyse hep aynı idi. Ya tek gözlü ya da üç gözlü oluyorlar, sivri ve tazı dişlerine benzer dişleri ile bakana korku veriyorlar ve boynuzları ile nefret edilen yaratıklar haline geliyorlardı. Karaş ile Kerey ise Erlik Han’ın ilk yarattığı dostları ve aynı zamanda komutanlarıydı.

“Han’ım. Bizi buyurmuşsunuz. Sizi görmek diledik. Bize olan buyruğunuz nedir?”

Erlik Han tahtında iyice kuruldu ve derin bir nefes alıp, gülerek dışarı bıraktı. Yüzünden, yapacakları kötülüklerin izleri belli oluyordu. Gözlerini kapatıp avuçlarını sıkıca kapadı ve açınca meydana gelen nesneyi onlara doğru tuttu;

“Bu elimde gördüğünüzün ne olduğunu biliyor musunuz? Bu, bizim yeryüzüne çıkışımızın işaretidir. Altın tohumu! Küçük kardeşim Altay Kağan’ın elinden çıkma.” Erlik Han, “küçük kardeşim” derken yüzünü alaycı bir ifadeye büründürmüş, adeta yere tükürmüştü; “Beni iyi dinleyin. Bundan bir süre önce Albız, yer kapısının mührünü bozarak dışarı çıktı. Bunun nasıl olduğunu merak ediyorsunuzdur. Atam Mengü Kayra Han güçlerini Ak çocuklarına bırakıp giderken, Kara Oğul olan bana, bulunduğum yerden asla çıkmamamı buyurdu. Sırtından kürkünü çıkarıp, Gök Tengriye verirken, ben de oradaydım ve o sırada börkünden düşen Anka tüyünü alarak sakladım. Sonra onu Albız’a verdim. Albız Anka tüyü ile kapıyı açıp çıktığında önce Ülgen’i, daha sonra da Altay’ı büyüleyip bana altın tohumunu getirdi. Bu sırada ben de, Mengü Kayra Han’ın gücü ile dövdüğü, mutlak kudret ve gücün sahibi Altın Kılıcı yerinden çaldım. Böylece yeryüzünün kapısının bize sonsuza dek açılacak vakti geldi.”

“Tabi ki ben de ulusları ve Hanları birbirine düşürmek için ufak oyunlar oynadım.” Erlik Han’dan sözü devralan Albız idi ve konuşmaya devam etti; “O gece, yeryüzüne attığım her adımda bir soyun kağanını öldürdüm. Ve onların alnına kardeş soylarının damgalarını vurarak, başlarını tuğlarına geçirdim. Altın Kılıç yerinden çalındığı için yer gök birbirine çoktan karışmıştı. Sonrasını biliyorsunuz. Büyük bir kırış.”

Erlik gülümseyerek ona baktı. Evdeşini böylesine bir us ile görmek kendisini mutlu ediyordu. Devam etti;

“Kırış bitti. Ancak Mengü Kayra Han, her soyu bir köşeye attı ve bir daha bir araya gelmelerini yasakladı. Benim küçük, alık kardeşlerimi de birbirine yağı şekilde birbirlerinden ayırdı. Artık onların her birisi bir tarafa çekilmiştir. Bu altın tohumu ile kendimize ordular yaratacağız. Bu ordular ile bu yer altı acunundan kurtulup, yağız yere çıkacağız.”

Karaş ile Kerey, bu iğrenç ve çılgın yaratıklar heyecanlanmıştı. Kerey başını öne eğerek lafa karıştı; “Kişioğullarını, soyları kuruyup, ocakları sönene dek öldürecek miyiz?”

“Evet. Size çağlar öncesinden vaat ettiğim gibi. Artık yaratma sırası bendedir. Mengü Kayra Han, bütün o kudreti, ululuğu ve iyiliği ile yarattıklarına hükmedemedi. Ordulara hükmeden nefret ve korkudur. Korkunun olduğu, ölümün kol gezdiği hiçbir yerde kişioğlu başına buyruk olamaz. Benim yaratacağım ordular benden korkacaklar. Sizin başbuğluğunuz ile yeryüzüne çıkıp, azalmış olan soyları bulacaklar ve onları kanlı kılıçlardan geçirecekler. Böylece yeryüzünde Mengü Kayra Han’ın kişilerinden kimse kalmayacak. Sonrasında ise sıra benim gücümü, kudretimi çalan küçük kardeşlerime gelecek. Onlara hak ettiği ölümü vereceğim!”

“Ama bu nasıl olur?” diye sordu Karaş; “Onlar yok edilemezler!”

“İşte elimdeki Altın Kılıç, onların acı çekerek yok olmalarına sebep olacak. Onu bu yüzden çaldım. Karaş ile Kerey, artık çağ bizimdir!”

Karaş ile Kerey yedi kere diz vurdular, “Buyruk ve güç senindir Erlik Han! Kutluluğunla sonsuz ol!” diyerek otağdan ayrıldılar. Erlik Han ise Albız’a dönerek şunları söyledi; “Albız, ateş renkli evdeşim. Artık yaratacağız. Mengü Kayra Han, sana ve bana yaşattıklarının bedelini ödeyecek.”

***

Yüce bir dağın başında, donmamak için hayvan kürklerine sarılmış vaziyette ilerleyen bir kişi, sırtına vurduğu odunları, ilerideki mağaraya taşıyordu. Karların içine bata çıka geldiği yoldaki ayak izlerini, ayaklarının ardına taktığı çalılar ile kapatmaya çalışıyordu. Kar lapa yapa yağıyor, odun taşıyan kişinin ayak izlerini, çalılara gerek kalmadan hemen kapatıyordu. Bir müddet sonra yolun sonuna gelmiş, dağın içine doğru uzayan mağaraya girmişti. Onu içeride hayli yaşlanmış, saçı ve sakalı yağan kardan da beyaz olan bir aksakallı karşıladı.

“Hayli geç oldu. Ardına düştüler diye korkmaya başlamıştık!” Ateşin başına doğru ilerleyince aksakalın konuştuğu kişi üstünden kürkleri attı. Mağaraya odun taşıyan bu kişi, aksakalın büyük torunu Kazak idi. Kazak, büyük atasına dönerek; “Kar bastırdı. Her yer kapandı ata. Birkaç kere izci kartalları göklerde görünce saklanmak zorunda kaldım. Bögütey nerede?”

“Mağaranın diğer yanında, sana karnını doyur diye kurut getirmeye gitti.”

Bögütey ağabeyinin geldiğini duyunca sevinçle mağaranın diğer yanına koşmuş, ona kurut getirmeye gitmişti. Onların yanına gelince ağabeyinin boynuna atıldı. Kazak onu kucaklayarak ateş başına götürdü. Önce kendisi oturdu. Ardından da Bögütey’i dizlerine oturtarak uzun, dalgalı saçlarını sevmeye başladı. Soğuk ve hastalıktan ana ve ataları uçmağa varmış, dört yana dağılmış olan ocaklarından yalnızca atası ve yedi yaşındaki kardeşi kalmıştı. Bögütey’in getirdiği kurutu ateşe tutarak ısıtan Kazak, karşısına oturmak için çöken aksakalla konuşmaya başladı;

“Büyük atam, yaklaşıyorlar. Gün geçtikçe yaklaşıyorlar. Bu gidişle uzun süre buradan çıkamayabiliriz.”

“Kurutumuz azaldı. Zaten kuruttan başka bir şeyimiz kalmadı. Yazın ortasında kar yağması görülmüş iş değil. Yemişler de çürüdü, gitti. Avcı kartalını okladıklarından beridir, karnımıza taze et de girmedi. Son kalan atımızı da bu kurutu yapmak için kestik. Avucumuzda hiçbir şey kalmadı...”

Kazak bir elindeki çubukla ateşi dürtüp kızıştırıyor, diğer eli ile de ısıttığı kurutu yemeye çalışıyordu. Aksakal ise çatlamış ve yarık yarık olmuş elini ateşe sokmak istercesine uzatıyor, küçük Bögütey de merakla onların konuşmasını dinlerken, bir yandan da saçlarını örmeye çalışıyordu.

“Karaş’ın ordusu Altay Kağan ve Ülgen Han soyunu neredeyse tüketmiş. Odun toplar iken karşılaştığım Sungur söyledi. Ocakları söndü. Yazık...”

“Kerey de bizi tüketmeye and içmiş. O kadar yaklaştılar ki, kafamızı çıkaramaz olduk. Ah kanım deli olacaktı, baharım yirmi olacaktı ki, atıma atladığım gibi üstlerine varır, o uğruların canını alırdım.” Aksakal burada durup Kazak’a baktı. Sonra ikisi de gülüştüler. Kazak kurutunu bitirmiş, parmaklarında kalan yağları yalıyordu. Bögütey dayanamayarak sordu;

“Ata, Karaş ile Kerey nedir? Söyleştiklerinizden hiçbir şey anlamıyorum. Ne olur bana da anlatsanız?”

Aksakal kaşlarını kaldırdı ve işaret parmağını ona doğrulttu. “Olmaz. Sen daha çağsın. Usunu bunlarla kirletme. Üzülürsün.”

“Ne olur anlat artık. Her defasında aynı şeyi diyorsun. Darılırım anlatmazsan.”

Aksakal ile Kazak göz göze geldiler. Kazak başı ile onay verince, Aksakal anlatmaya koyuldu;

“Madem büyüdün, artık sana anlatabiliriz. Çağlar, çağlar önce idi. Sonsuz gücün sahibi Mengü Kayra Han, ilk oğlu Erlik Han’ı yarattı. Ona güçler verdi. İyilikten dönen Erlik Han atasına karşı geldi ve böylece atası tarafından yerin yedi kat dibine, kendisi gibi kötü olan evdeşi Albız ile atıldı. Mengü Kayra Han daha sonra beş Han daha yarattı. Bunlar Gök Tengri, Ülgen Han, Temir Tengri, Altay Kağan ve Umay Bilge Konçuy idi. Her birine bir güç, her birine bir soy verdi. Bizler, yani sen, ben ve ağabeyin Gök Tengri soyundanız. Soyumuzun damgası gök yeleli bozkurttur.”

“Peki ata, ne oldu sonra onlara? Öldüler mi?”

“Onlar ölürler mi hiç? Sadece kötü şeyler oldu. Çok kötü şeyler... Mengü Kayra Han gökyüzündeki Altın Otağını bırakıp, doksan dokuzunca kata, Zümrüt Otağına çekilince, her şeyin kudretini çocuklarının eline verdi. Tek bir şartı vardı. Altın Kılıç yerinden sökülmeyecek!” Aksakal anlatırken ateşin gölgesi mağaranın duvarına yansıyor, Bögütey onu dinlerken gölgelere bakıp, sanki anlatılanları görür gibi oluyordu. Büyük atası anlatırken sesi perde perde yükseliyor, boğazındaki damarları şişiyor ve terliyordu.

“Sonra ne oldu büyük ata? Kılıç gitti mi?”

“Kılıç gider mi hiç? Erlik Han onu çaldı. Sakladı. Kardeşler birbirlerine düştü. Her biri diğerine çeri çıkarttı ve büyük bir kırış oldu. Bizim soyumuz da bu kırış içindeydi. Sonra birden bütün çeriler soylarımızın hayvanlarına dönüştüler ve acımasız olarak vuruşmaya devam ettiler. Öyle bir hal aldı ki, yer ve gök kana bulandı. Sonra Umay Bilge Konçuy bu kırışı durdurmak için Kayra Han’a yakardı ve alkışı kabul görüldü. Ancak Kayra Han bizi, yani bütün Han soylarını birbirinden ayırdı. Bununla yetinmedi ceza olarak kardeşleri de ayırdı.” Aksakallının gözlerinde yaşlar birikmişti. Devam edemedi. Sözü genç torunu Kazak aldı;

“Bögütey; Erlik Han, Altay Kağandan çaldığı altın tohum ile kendi ordusunu yarattı. Yarattıkları bize benzemiyordu. Onlar tıpkı canavar gibidirler. Boynuzları, üç tane gözleri ve tazı dişleri vardır. Onları donattı ve yer kapısından yağız yere saldı. Başında ise komutanları Karaş ile Kerey vardı. Karaş ile Kerey kimseye acımadılar. Buldukları kim varsa acımasızca ve kalleşçe öldürdüler... Çok az sayıda kaldık. Bir tek Temir Tengri soyu... Onlardan hâlâ mücadele edenler varmış...” Kazak doğruldu ve kucağında Bögütey ile mağaranın içine doğru ilerledi. Onu kürkler ile örtülü yatağına yatırdı ve üstünü sıkıca örttükten sonra “İşte bu kadar. Hadi artık uyu. Sabah güzel bir gün olur umarım.”

“Ağabey, sence Hanlar bizden yüz mü çevirdi? Neden bize yardım etmiyorlar?”

Kazak hiçbir şey demedi. Onu alnından öptü ve aksakalın yanına döndü. Aksakalın yüzü asılmış, kederden ateşin külleri gibi kararmıştı. Kazak ona “Yakında hepimiz öleceğiz ata. Hanlar bizden yüz çevirdi.” dedi. Aksakal hiç cevap vermeden, soluklanmak için mağaranın dışına doğru ilerledi. Kürküne sarılmış, yağan karı izliyor, görünmeyen göğe bakmaya çalışıyordu.

“Gök Tengri, Ülgen, Altay! Temir Tengri, Umay! Neredesiniz...”

Aksakal elini, kürkünün altından göğsüne soktu. Yüreğinin üstünden bir nesne çıkardı. Daha sonra mağaranın içine dönerek, ateşin şavkının vurduğu, aydınlık bir yerde elindekine baktı. Bu nesne, bir tuğun parçası idi. Yırtılmış ve yıpranmıştı. Yalnızca bir bozkurt ayağı görünüyordu. Onu yere serdi ve kuşağından çıkardığı bıçağa bakarak “Fedakarlık olmadan, mutluluk olmaz...” dedi ve avucunu derin bir şekilde kesti. Kesilen avucunu tuğa bastırdı ve yakarmaya başladı; “Umay Bilge! Mutlulukların ve sevginin ruhu! Yardım et. Yakarışımızı duy. Ulu Konçuy, merhametin, bağışlamanın ruhu, alkışımızı işit. Bizi bırakma. Bizden yüz çevirme. Yardım et. Ocağımızı söndürme. Bizden yüz çevirme...” Ne kadar sürdü bilinmez, aksakal yakarmaktan takatsiz kalınca uykuya daldı. Düşünde bir su başında gençleşmiş olarak duruyordu. Karşısında ışıklar içinde elbisesi ile daha önce asla görmediği bir güzelliğin sahibi olan kadın peyda olmuştu.

“Aksakallı koca Doğan! Yakarışını duydum. Ben güzelliklerin ve mutlulukların ruhu Umay Bilge! And olsun, ocağınız sönmeyecek...”

Aksakallı koca Doğan birden uyandı. Dili damağı kurumuştu. Ateşler içinde yanıyordu. Hızlı adımlarla mağaranın dışına kar yemeye çıktı. İçeri geri döndüğünde elindeki kesiğin yok olduğunu, iz bile kalmadığını gördü. Düş görüp görmediğini anlamak için belindeki bıçağı çıkardı ve ardını kafasına vurdu. Acı hissediyordu. Düşte olamazdı. Daha sonra gözlerine inanamayacağı bir şey gördü. Mağaranın içinde, ateşin hemen başında duvara yaslanmış bir tuğ, üstünde gök yeleli bozkurt damgası ile öylece duruyordu. Umay Bilge, yakarışını duymuştu...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder