24 Mart 2015 Salı

Tengrilerin Otağı Efsanesi "Soyların Çöküşü" -5-

Yerlerin, göklerin, dağların ve denizlerin, demirlerin ve madenlerin hakimi olan dört kardeş Han, Kayra Han'ın huzurundan kovulduklarından beridir kendi otağlarına çekilmiş, yalnızca düşünüyorlardı. Hiçbir şey yapmadan, yüz yıldır yalnızca oturuyorlar, pişmanlığın ateşi ile kavruluyorlardı. Soyları yok olmaya yüz tutmuş, nice ocaklar sönmüştü. Her şeye o kadar baş çevirmişlerdi ki, Erlik Han'ın yeryüzüne sahip olmasına bile ses çıkarmamışlardı. Yine derin düşüncelerle kavruldukları, kan ağlayan bir gecede her biri Mengü Kayra Han'ın sesini işitti. Birden heyecanlandılar ve kulak kesildiler. Mengü Kayra Han onlara buyruk veriyordu;

            "Hışmıma uğramış Han oğullarım! Artık çağı geldi, yetişir! Daldığınız bu kanlı düşlerden sıyrılın. Altın Otağ'a gidin. Umay'ı bulun..."

            Hepsi bu sözler karşısında irkildi. Hemen tulparlarını hazırlayıp göğün on yedinci katına doğru yükseldiler. Altın Otağ yıpranmış ve yer yer parçalanmış halde duruyordu. Birbirlerinin yüzüne bakmadan, utanç içinde otağa girdiler. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Uzun sessizliği bozan Altay Kağan oldu;

            "Ağa Hanlarım. Hepimiz Erlik ve Albız tarafından aldatıldık. Birbirimize girdik. Pişmanım. Dileğim odur ki, bağışlayasınız." Altay Kağan börkünü başından çıkararak elleri arasına aldı ve diz vurarak bekledi. Ona karşılık olarak Temir Tengri de başındaki tulgayı çıkardı ve diz vurarak konuştu; "Öfkeme yenik düştüm. Kan ve demir kokusu ciğerlerime işlemişti. Gözüm kör oldu. Benim de dileğim odur ki bağışlayasınız."

            Onlardan sonra Gök Tengri ve Ülgen Han da yere diz vurdular ve söylediler; "Hepimiz pişmanız. Yer ve gök bulandığı için özümüze ihanet düştü. Aldatıldık. Pişmanız. Bağışlanmak dileyelim." Dört kardeş diz vurdukları halde birbirlerine baktılar ve ayağa kalkıp birbirlerine sarıldılar. Birbirlerinin affına sahip olmuşlardı. Tam bu sırada bir ışık peyda oldu. Önce otağ sarsıldı ve yerinden havalanarak bulutların arasına çekildi. Bir müddet sonra yavaş yavaş eski yerine dikildi ve bütün haşmetine geri kavuştu. Şimdi Altın Otağ beş köşeli olmuş, her köşede bir Han'ın soyunun damgası ışıldamaya başlamıştı. Uzaklardan Hüma kuşunun çığlığı duyuldu. Etrafa güzel kokular yayıldı ve Umay Bilge Konçuy, gözleri kör edecek kadar ışıldayan güzelliği ile içeriye girdi. Her zaman yaptığı gibi yine elbiselerinin kuşaklarını tutarak eğildi. Gök Tengri ve diğerleri gülümseyerek ona "Hoş geldin!" dediler.

            Hanlar uzunca süre Altın Otağda hasret gidermişler ve yeni kararlar almak için birbirlerine danışmışlardı. Bunca zamandır asla umutsuzluğa düşmeyen ve çağ kollayan Umay Bilge ne derse, o yapılacaktı. Bunu hem kendileri istiyor hem de Kayra Han'ın istediğini biliyorlardı. Onu dinleyeceklerdi, çünkü o masumdu...

            "Artık yeryüzüne inemeyiz. Mengü Kayra Han atamızın buyruğundan dışarıya çıkamayız. Soyumuz bir asırdır tükenmeye, ocağımız sönmeye yüz tuttu. Erlik Han ve Albız denen o iblis yeryüzüne hükmetmekteler. Altın Kılıç ile ortalığı kasıp kavuruyorlar." Gök Tengri'nin bu sözleri karşısında hepsi başını sallayarak onay vermişlerdi. Temir Tengri söz aldı ve "Yeryüzünü, oraya inmeden nasıl eski haline döndürebiliriz? Bunun bir yolu yok!" diye umutsuzca söylendi.

            "Ya varsa? Ya bir yolu varsa ve biz bunu başarırsak?" Ülgen Han, Umay Bilge'nin bu sözleri karşısında durakladı ve "Düşüncen nedir ay yüzlü Konçuy!" diye sordu. Altay Kağan ondan önce titreyen ve korkan bir sesle cevap verdi; "Yaratmak!"

             Umay Bilge haricinde herkes bu cevaptan korkmuştu. Kendilerine bile itiraf edemezken böyle bir çözümü ortaya atmak bile onları korkutmaya yetmişti. Umay Bilge "Gök Tengri! Mengü Kayra Han'ın gücünün yarısına denk gelecek güce ve kudrete sahipsin. Ve biz de senden sonra Mengü Kayra Han'ın güçlerinden payımızı aldık. Ya şimdi güçlerimizi birleştirerek, yok olmak pahasına da olsa bir kişi yaratırız ya da soylarımızın yok oluşunu izleyerek biz de yok oluruz!" dedi.

            Gök Tengri "Nasıl yaratacağız peki? Bu nasıl mümkün olur?" diye bütün kardeşlerine sordu. Temir Tengri "Yaratırken yok olabiliriz." dedi. Umay Bilge ise onları ikna edecek olan şu sözleri söyledi;

            "Bizler, mutlak gücün ve kudretin sahibi Mengü Kayra Han'ın çocuklarıyız. Her birimize farklı güçler bahşedildi. Fedakarlık edip bize yarattığı her şeyi bırakan bir atanın çocukları olarak, her şeyimizi kaybetmekten korkarak mı ona layık olacağız? Onun bize emaneti olan ve bizim ihanet ettiğimiz acunu kurtarmaya çalışmadan, atamızın kanlı yağısı Erlik Han ve iblis evdeşi Albız'a teslim mi olacağız? Onu yok etmeye çalışarak yok olmak, bizim için daha şerefli olmaz mı?"

            Bütün kardeşlerin gözleri parladı. Biliyorlardı ki içlerinde en masum ve suçsuz olan Umay Bilge idi. Kendi yaptıkları hataların bedelini bile ödeyecek kadar fedakar olan bu kardeşlerinin sözlerini yabana atmak, onun fedakar hatırasına ihanet olurdu. Gök Tengri herkesi harekete geçiren şu sözleri söyledi;

            "Temir Tengri! Atamın bizi yarattığı 'kişi tavını', göğün yirminci katından al ve buraya getir! Altay Kağan, yeryüzüne in! Orada sana yakışır dağlar yükselt ve her dağdan bir maden al! Ülgen Han! Altay Kağan'ın yükselttiği dağların arasında sonsuz güzellikte ovalar, vadiler, ormanlar ve bozkırlar yetiştir, dört yanından akacak bir nehrin kaynağından çağlayacak olan sudan otağa taşı! Umay Bilge ile sizi bekliyor olacağız."

             Ağa Hanlarının bu buyrukları karşısında Temir Tengri, Ülgen Han ve Altay Kağan hemen harekete geçti. Daha şimdiden büyük yasakları çiğnemişlerdi. Tek güvenceleri, her şeye yetecek kadar mutluluğu ve sevgisi, merhameti olan Umay Bilge idi. Onun masumiyeti ile bu işi başarabilirlerdi.

            Bir süre sonra kardeşler görevlerini tamamlayıp, otağda yeniden bir araya geldiler. Kişi tavını ortaya koydular ve başında dizildiler. Bundan sonrası Gök Tengri ve Umay Bilge'nin çalışmaları ile olacaktı. Gök Tengri bağırdı;

            "Altay Kağan, yükselttiğin dağlardan getirdiğin madenlerden, bugüne kadar yapmaya cesaret edemediğin bir maden yap ve kişi tavına dök!"

          Altay Kağan avuçlarını açtı ve maden tozlarını yükseltti. Avuçları arasına alıp tekrar sıktığında, kişi tavına doğru akan bir sıvı göründü. Altay Kağan'ın kanı da bu sıvıya karışıyor, onu güçsüzlüğe itiyordu. Neredeyse yok olacak kadar titremeye başlayınca Umay Bilge onun kolundan tuttu ve "Mutluluk için fedakarlık gerekir!" dedi. Altay Kağan bu sayede kendini toparladı ve sonuna kadar maden sıvısını kişi tavına akıttı. Altay Kağan'ın işi bitince geriye çekildi ve bitkin düşerek yere yığıldı. Gök Tengri ise bu sırada Ülgen Han'a bağırıyordu;

            "Ülgen! Getirdiğin suyu kanına karıştır ve tava dök!"

            Ülgen Han, kırba ile getirdiği suyu içerek bekledi ve kuşağından çıkardığı gümüş dişli pars damgalı bıçağı ile bileğini keserek, kişi tavına doğru kanının şurlamasına izin verdi. Oluk oluk kanı tava boşalıyor,  kendinden bir şeyleri çekip alıyordu. Ülgen Han, Umay Bilge'nin yardımı olmadan görevini tamamladı ve o da Altay Kağan'ın yanına giderek dizlerine yığıldı. Sıra Temir Tengri'ye gelmişti.

            "Temir Tengri! Kardeşim! Kanından pusatlar dövmeye başla! Kargı, yay ve kılıç olsun!" Temir Tengri otağın dışına fırladı ve hemen pusatları dövmek için çalışmaya başladı. Şimdi sıra Gök Tengri'ye gelmişti, Gök Tengri, Umay Bilge'nin gözlerine bakıp; "Bundan sonra yapman gerekenleri biliyorsun. Sakın ümitsizliğe düşme!"dedikten sonra tavın üstüne doğru eğildi. Gözlerini yumdu ve açınca gözlerinin içinde gökyüzünün hiç görülmemiş renkleri belirdi, titremeye başlamıştı. Kuşağından bıçağını çekti ve göğsünü yararak elini içeri soktu. Eli yüreğine ulaşınca oradan bir şeyi çıkardı ve kişi tavına doğru avucunun içi ile bastırdı. Kardeşlerinin içinde en çok o bitkin düşmüştü. Belki de bir daha kendine gelmeyecekti. Kişi tavına kattığı şey, Mengü Kayra Han'ın onu her yaratılandan üstün kılmasına sebep olarak bahşettiği armağandı. Gök Tengri, yüreğindeki kudret ateşini vermişti...

            Temir Tengri otağdan içeriye girdiğinde elinde daha önce görülmemiş güzellikte bir yay, kılıç ve kargı parlıyordu. Bütün vücudu kesikler içinde kalmış, her yerinden kan sızıyordu. Kişi tavının başına geldiğinde yaralarından sızan kanları tava karıştı. Daha sonra yerde göğsü yarılmış vaziyette yatan Gök Tengri'yi görünce eğildi ve avucunda tuttuğu kızgın kor ile yarasını dağladı. Sonra diğerleri gibi o da bitkinliği ile yığıldı.

            "Ruh ve us. Seni var edecek, seni yaşatacak ve yenilmez kılacak şey; ruh ve us..." Umay Bilge kişi tavının başına eğilmiş, kendi kendine konuşuyordu. "Sahibi olduğum bilgi, mutluluk, sevgi ve güzellik artık senindir. Sen ki soylarımızın ışığı olacak, onları tuğlarının altında bir araya getireceksin. Seni yaşatacak olan ruhumdur. Ruhum, artık senindir..." Umay Bilge elini göğsüne bastırdı ve bedeninden dışarıya parlak bir ışığı çekerek eline aldı. Sonra onu kişi tavına bıraktı. Ortalık birden aydınlandı ve Bilge Konçuy'un gözleri kamaştı. O da daha fazla dayanamayarak yığıldı...

***
            Altın Otağın içinde beş kardeş, birbirlerine yaslanmış bir şekilde yatıyordu. Dalgınlıkları uzun müddet devam ediyordu. Birden odanın içini bir ses doldurdu. Bu ses hepsini yeniden ayağa kaldırdı. Önce sendelediler, ayakta durmakta güçlük çekiyorlardı. Birbirlerine baktılar. Yok olmamışlardı. Sevinçle kucaklaştılar. Güçlerinden bazılarını neredeyse yitirmişlerdi ancak yaratmışlardı. Otağın içini dolduran bu gür ses, küçük bir erkek bebeğin sesi idi. Hepsi kişi tavına yürüdü ve gülümseyerek tavın içinde çırılçıplak uzanan, elleri ile ayaklarını tutmaya çalışan ufak, sevimli bebeği gördüler. Beş kardeşin de ilk defa gülerken dişleri görünüyordu...

            "Bu çocuğa bir ad vermeliyiz." Umay çocuğu kucağına almış vaziyette otağda dolaşıyordu. Gök Tengri ve diğer kardeşleri Umay Bilge'yi gülümseyerek izliyorlar ve kendi aralarında konuşuyorlardı. Gök Tengri onlara "Han kardeşlerim. Altay ve Ülgen. Sizin yeryüzünde yükselttiğiniz yer ve meydana getirdiğiniz yerde, yarattığımız soy yeniden yükselecek. Altay Kağan, yükselttiğin dağlara Hangi adı verdin?"

            "Tengri ve Altay dağları!"

            "Çok güzel. Peki ya sen Ülgen! Bezediğin vadilere, ormanlara ne ad verdin? Suyu Hangi kaynaktan taşıdın?"

            "Büyük bir orman meydana getirdim. Bu öyle bir orman ki, yalnızca soyumuzdan gelenlerin hakim olacağı ebedi bir yurt olacak. Oraya Ötüken dedim! Altay'ın yükselttiği dağlardan çağlayan ve bütün vadilerden, ovalardan, bozkırlardan akıp, Ötüken'de biten bir nehirden su getirdim. O nehre de Orhun adını verdim!"

            Temir Tengri konuşmaları dinlemiş ve heyecanla katılmıştı; "Her birimiz bu çocuğa bir parçamızı bıraktık. Gök yeleli bozkurdun, gümüş dişli parsın, kor alevli ejderin, çakın gözlü aslanın ve güneş gözlü, ay boynuzlu ana geyiğin bütün güçleri bu çocuktadır. Kanı bizim kanımızdır. Kemikleri, Altay Kağan'ın meydana getirmeye cüret edemediği çeliktir. Gözleri Gök Tengri'nin gözleri, ruhu Umay'ın ruhudur! Hem yeryüzünün, hem gökyüzünün bir parçasıdır. Kutlu olsun!"

            Konuşulanlardan sonra hepsi ayağa kalktı ve Umay Bilge'ye doğru ilerledi. Çocuğa ad verme 
konusunda ona danışacaklardı. Gök Tengri onun beline sarıldı ve şefkat ile sordu; "Benim güzelliği eşsiz kardeşim, bu çocuğa ne ad vermek dilersin?" Umay Bilge biraz düşündü ve gülümseyerek konuştu; "Ona yeryüzünde kimseye bahşedilmemiş bir ad vereceğim. O güzellik içinde eşsiz olacak, merhamette üstün ve bilgi de sonsuz olacak. Gücü kuvveti acuna yayılacak, herkeslerin adı unutulacak, onun adı yaşayacak. İl tutarak, töresi ile hükmedecek. Ona vereceğim adı buldum. Onun adı Türk olacak!"

            "Türk mü? Ne eşsiz bir isim. Güçlü, kuvvetli, töreli, merhametli demek öyle mi?" Temir Tengri sormuştu ve Gök Tengri yanıtladı; "Evet! Onun adı Türk olacak. Yeryüzünü güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar ona vereceğiz. Onu insanların üstüne hakim kılacağız! Erlik ve Erlik'in ordusuna karşı, onu yenilmez yapacağız!"

            "Ama o daha küçücük. Acunda nasıl yaşayacak. Ona bakacak bir anası olması lazım... Onu kim yetiştirebilir ki?" Altay kağanın bu sorusu herkesi düşünmeye zorlamışken, Umay Bilge hiç düşünmeden yanıt verdi; "Ben! Onun anası ben olacağım!"

            Gök Tengri "Bu nasıl olur? Yeryüzüne inmemiz yasak!" diyerek, hayretle onun yüzünde baktı.

            Umay Bilge, Türk'ü, Altay Kağan'ın yaptığı, üzerinde bütün soyların damgası olan altın kürke sardı ve konuştu;

            "Ben, Umay Bilge Konçuy. Mengü Kayra Han'ın en küçük çocuğu. Bilgelik, güzellik ve mutluluk kaynağının kudretli hakimi! Bilin ki, fedakarlık olmadan mutluluk olmayacaktır! Bütün kudretlerimden ve güçlerimden Türk için vazgeçiyorum! Artık o benim oğlumdur! Ben ise onun anasıyım! Ülgen! Boynumdan kolyemi al."

            Ülgen Han denileni yaptı ve Mengü Kayra Han'ın Bilge Konçuy'a armağanı olan, bütün güçlerini içinde taşıdığı inci kolyeyi boynundan aldı. Herkes şaşkınlık içinde ona bakıyordu. Böyle bir cesaret, böyle bir fedakarlık ancak onda olabilirdi. Umay Bilge, güçlerini bırakmayı umursamadan yalnızca Türk ile ilgileniyordu. Bütün kardeşler onun kucağında bulunan Türk'ün, gök mavisi gözlerine baktı ve geri çekilerer Umay Bilge Konçuy'un ruhu için dokuz kere diz vurdular.

            Türk; göklerin, yerlerin ve acunun yeni sahibi, ruhu; Mengü Kayra Han'ı selamlıyordu...

-Son -

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder