15 Ekim 2015 Perşembe

Bir Ödül ve Bir Karakter Özelinde Irkçılık Karşısında Fikriyât

Eminim ki kendini Türk hisseden herkes Aziz Sancar Bey'in yapmış olduğu araştırması ile -bir önceki gibi birilerini yağlayıp ballamadan- bileğinin hakkı ile almış olduğu Nobel ödülü ile gurur duymuştur. Her ne kadar son senelerde verilen siyasi kararlar nedeniyle Nobel, kendinden çok şey kaybetmiş olsa da hâlâ dünyanın en saygın bilim ödüllerinden biri olduğu şüphesizdir.

Aziz Bey hakkında çıkan medya haberlerinin ulaşabildiğim nispette hemen hemen hepsini incelemeye çalıştım. İlk zamanlar yarı korku içerisinde yaptığım okumalar şimdilerde yüzümü güldürüyor.

Bugün kendisi yapılmış bir röportajı okuma imkanı elde ettim. Hiçbir harfini değiştirmeden alıntılıyorum. Aynen şu kelimeleri sarf ediyordu[1]:

* Anahtarlığınızda üç hilal amblemi var.
- Ülkücülük vardı. Lisede başladı.
* O zaman 1960 Müdahalesi’nin olduğu dönem. Lisede sağ-sol olayları var mıydı?- O zaman yoktu. Tıbbiye başlayınca oldu. Biz ülkücüydük, solcular vardı. O zamanlar yaptığım çok şeyden hayıflanıyorum. Çünkü yok yere birbirimize girerdik. Çok kavga olurdu. Ben Beyazıt’taki üniversitenin merkez binasına kızıl bayrağın çekildiğini hatırlıyorum.
* İndirmek istediniz mi?- Nerede! Onlar silahlı çocuklardı. Silahım filan yoktu. Ben hiç silah taşımadım.

* Bir de siyasi İslam’ın da yavaş yavaş palazlandığı bir dönem.- Bir de onlarla çatıştık. Çünkü istemiyorduk.
* Üniversite 2’de Kuran’a merak salmanız o mücadele nedeniyle miydi?- Hayır, ben kendim için istedim. Çünkü onların fikirlerini değiştiremezsiniz. Onlarla münakaşa etmek gereksiz.
* Amerika’nın rolüne nasıl bakardınız?- Biz ne Amerikalıyı ne de komünistleri isterdik.
* Ülkü ocaklarına sık gider miydiz?- Fikren o eğilimdeydim. Ama kendimi çalışmalara vermiştim. Pek kavgaya karıştığım da olmadı. Hareket olarak birbirimizle kavga ediyorduk, onu kastettim.
Görülen geçmiş zaman kullanmasına rağmen aslında Aziz Bey az söz ile çok şey anlatmış. Hani şu barış güvercinlerinin, her ne hikmetse suçu sabit cinayetleri ve soygunları olmasına karşın "fidan" ilan edilenlerin ne bayraklar gezip neler taşıdığını çok iyi özetlemiş. Görülen geçmiş zaman kullanması Aziz Bey'in ülkücülüğüne, içinde var oan ve yer edinmiş vatan aşkına her nerede olursa olsun; gölge düşürmemiş. Bulunduğu eyalette bir "Türk Evi" açılmasına ön ayak olması, burada dini ve milli bayramların bir arada yaşatılması, Türk öğrencilere evini açması, onlara yardımcı olma çabaları ise yadsınamaz. Tüm bunlar olmasa bile Aziz Bey'in etnistesi ile alakalı olarak kendisine yöneltilen BBC sorusuna verdiği yanıt kendisinin ne kadar "ülkücülüğü" benimsemiş olduğunun ispatıdır:

"BBC'nin bana sorduğu ilk soru, 'Siz Arap mısınız ' oldu. Ben Türk'üm, o kadar. Mardin'de doğmuşsam, Cizre'de de doğmuşsam, Kars'ta da doğmuşsam ben Türküm" [2]

Bunun bir adım ötesinde söylenecek söz ise; "Ben Türk'üm o kadar,. Kırım'da doğmuşsam, Urumçi'de doğmuşsam, Kırım'da doğmuşsam, Halep'te de doğsam ben Türk'üm...

Haddi zatında; kendisinin yazımızın içerisinde de yer vermiş olduğumuz "Özgür Doğu Türkistan" yazılı te-gömlek(tişört) ile vermiş olduğu poz ise bu sözün sessiz bir haykırışıdır.

Tüm bunlar milletimiz ve devletimiz adına güzel haberler iken Orhan Pamuk'un almış olduğu ödülün üzerinden çok geçmedi. Asıl ödül ise; tıpkı takipçisi ve (malum birilerinin manevi kızı olduğu söylenegelen) Elif Şafak gibi onun ingilizce yazıp sonradan Türkçe'ye çevrilen romanlarının birçok dünya diline çevrilmesi oldu. Kendisinin tek bir romanını dahi okumadım ve okuma ihtiyacı hissetmedim. Lakin dilinden dökülen bilmem kaç bin kimi, bilmem kimi kaç bin şeklindeki uzun listenin kendisine Nobel kazandırmadığını yahut Nobel kazanmasında en ufak bir etki dahi etmediğini söylemek, peri masallarını anlatmaya benziyor. Acaba kendisi bu sözleri sarf etmemiş olmasa da "Batı"nın bu denli ilgisini celbedebilir miydi sorusu halen geçerlidir. Aziz Bey ise tüm bu şaibelerden uzak bir şekilde memleketine en güzel hizmeti etmiştir.

Tüm bu olan biten karşısında ve sürekli bir değişik ve sıcak kalan gündem arasında Türk Milleti olarak bir ferdi Nobel'e hak kazanmışken biz nasıl tepkiler verdik? İşte yazımız tam manasıyla burada başlıyor:

Sosyal medyada yazılmış tahminim binin üzerindeki iletiyi inceledim. Bu ülkede yobaz bir sınıf doğdu ve bu "Nobel Ödülü" hadisesine kadar ise iki zümre olduklarını düşünürdüm[*]:

- Her şeyi dine bulanlar
- Her şeyi dinden bulanlar

Şimdilerse ise bunlara aynı sınıflamada sadece "din" kelimesinin yerine iki "ırk" kelimesini koyanlar türedi.

"Irk", halen Genetikbilimcilerin izah etmeye çalıştığı ama üzerinden "net" sınırlar ile çerçevesi çizilememiş bir kavramdır. Özellikle Aziz Bey'in de üzerinde çalıştığı DNA'nın keşfi ile birlikte yapılan incelemeler daha kesin bir şekilde ortaya koymuştur ki hiçkimse "safî" bir ırka mensup olduğunu iddia edemez. Eski Türkçe deyim ile "ağyarına mani, efradına cami" olarak ırk bahsinden söz etmek zordur. Ancak galat-ı meşhur ifade ile "ırk", ortak bir geçmiş üzerinden bir bilinç ile izah edilmeye çalışılıyor. Fakat bu izah yetersizdir. Irkçılık, bi-zatihi bir aksiyon hareket olmaktan öte "reaksiyon" harekettir. Daha çok düşmanları yahut düşman edindikleri üzerinden kendini tarif eder. En tipik ve bilinen örneğinde ise Batı kültüründe hatta daha da özelinde Hıristiyan Batı kültüründe önemli bir yeri olan "Anti-Semitizm" zaman içerisinde ve Birinci Dünya Savaşı sonrası koşulların yöneltmesi ile "Aryan Irkçılığı" ile birleşerek "Nazi" anlayışını doğurmuştur.

Alman Nazi anlayışı için geçerli bile olsa da, bu durum Türk Milliyetçiliği açısında kabul edilemez. Türk Milliyetçileri ne Ömer Seyfeddin'den vazgeçer, ne de Sadri Maksudi'den... Osman Turan'ın bize ait olduğu kadar, Atsız da bizim yazarımızdır. Cengiz Dağcı'dan bahsetmemek, Cengiz Aytmatov deyince "Gün olur asra bedel" demezsek, çok şey eksik kalır. Türk Milliyetçiliği açık ifadesi ile Orta Asya bozkırlarında at koşturduğumuz günlerden, Güneydoğu Anadolu coğrafyasının dağlarında sırtımızın kahpe terörist kurşunlarına hedef olduğu günlere kadar bir bütündür, tektir. Türk, köle iken imparatorluk kurar ve adına da "Kölemen" der.


Samimi olanlarını tenzih ederek dile getirme ihtiyacı duyuyorum ki kendisini "Türkçü" olarak nitelendiren özellikle "Aryan Irkçılığı" referansları ile hareket eden Germen ve İskandinav etkisinde bazı zümreler, "Türk Töresi" içinde var olmayan anlayışları bu milletin şah damarı olan "asabiyye" olma görevini omuzlamış "Türk Milliyetçiliği"ne aşılamak için çaba sarf ediyor. İnancım odur ki, bu zümre de diğerleri gibi kendi kendini zaman içerisinde fesh edecektir.

Nazi ve Aryan ırkçılarına özenenlerin "Ülkücü" olamadıklarından ve sosyal politika üretecek çaplarının olmadığından kendilerini Ülkücülükten soyutlanmış ve MHP'ye karşı bir alternatif "rock ve metal müzikleri" motifli bir sözde Türkçülük(!) anlayışını alman istihbaratı destekli olarak kurmaya kalkıştıklarına özellikle Taksim ve Kadıköy gibi çevrelerde, nadiren de türk ocaklarına sığındıklarını görüyorum.

Hakiki manada bir Türkçü eğer vicdanını oraya buraya kiralamamış ve birilerinin etki ajanlığını yürütmüyorsa, devletin ve milletin bekaası için Ülkücülere ve MHP'ye düşmanlık etmez, çünkü onun çok daha öncelediği daha büyük meseleleri vardır.

İmparatorluklar kurmuş bir milletin sırf "siyasi ayak oyunları" pahasına bu tip ucuz "İngiliz" ayak oyunlarına kapılması ise çok acı bir durum. Hele ki bunların arasında "Ülkücülerin" var olması kabul edilemez. Tahminim o yazıları yayınlayanlar ve yorumları yapanların büyük bir kısmı kendini "Ülkücü" gösteren çoğunluğu maaşlı troll bir gurühtur. Ülkücü sınırlarını aşan Yüce Ülküsü için hayaller kurarken, 1000 yıllık öz vatanının çakıl taşından vazgeçmeyecek kadar gözüpek, kararlı ve düşmanlarından yılmayacak dirayetlidir. Yüzyılın başında İngiliz İstihbaratı tarafından hazırlanmış bir raporu daha önce sitemizde yayınlamıştık. Merak edenler linkten[4] kontrol edebilir.

Aziz Sancar'ın kim olduğunu anlamaya çalışmadan, bilmeden memleketini duyar duymaz laf etmeye çalışan her kim varsa, düşünce dünyasını baştan ayağa gözden geçirmesinde fayda var.

Ha unutmadan; Ülkücü kendisine rehber olarak ismi, meşruiyeti tartışmalı konularda ün edinenleri değil, kurumun resmi temsilcilerini rehber edinecektir.

Aziz Bey'in nezninde Yüce Türk Milleti'ni daha nice başarılı evlatlar yetiştirdiğini görmeyi, Cenab-ı Hakk; cümle âleme nasip eylesin!..

Gazi Mustafa Kemal'in de dediği gibi "Vatanını en çok seven, işini en iyi yapandır."[3]

Allahû Âlem - En doğrusunu Allah bilir.



[*] Bir Müslüman olarak kaza ve kaderin Allah'tan olduğuna ve O'nun yoktan var etmesine İslam'ın bize buyurmuş olduğu hükümler nispetinde imanım hususunda kendi adıma şüphe taşımıyorum. Velakin; insan iradesinin ve dolayısıyla insanın ana faktör olduğu konularda da konuların "dine" bağlanmasını "yobazlık" olarak nitelendiririm. Şöyle ki hepimiz Uhud Savaşı'nda gerçekleşen okçuların tepeyi terk etme hadisesini biliriz. Bu onların Müslümanlığı ile birebir ilgili miydi? Net konuşmak çok mümkün değil. Fakat şuna eminiz ki orası bir savaş meydanı idi ve o sahabelerin imansızlığını ilan etmek bize düşmeyeceği gibi, onlar hakkında tek söyleyebileceğimiz "onların komutanını dinlemeyen askerler" olduğu gerçeğidir. Müslümanların en büyük sorunun (İslam'ın değil) bir Durmuş Hocaoğlu talebesi olarak "dünyevileşme" sorunu olduğu üzerine çokça kafa yorduğum bir meseledir. Bu konuda Rahmetli Durmuş Hocaoğlu'nun kaleminden "Laisizm'den Milli Sekülerizm'e" kitabının mutlaka okunmasını tavsiye ederim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder