24 Aralık 2012 Pazartesi

Kültür Nokta-i Nazarından Konformizme Bir Tenkit Tecrübesidir*

Kültür (culture) Fransızcada “yetiştirme, tarım” mânâsında kullanılır. Ziya Bey’in (Gökalp) “kültür” kavramı yerine ikame etmek istediği “hars” kelimesi Arapçada “çiftlik” mânâsına gelmektedir. Her ne kadar ıstılah mânâsı olarak tatmin edici, efradını cami ağyarını mani bir tanımı bulunmasa da “kültür” yahut “hars” kelimelerinin etimolojisinden hareketle bir tanım yapmamız iktiza ederse,”kültür” bir ferdin yetiştiği, kendini bulduğu ve kendi olduğu; ahvâl, vasat ve şerait olarak ifade edilebilir. Yine kültür, mahallîdir ve millîdir. Âlemşümul bir kültürden bahsedilemez. “Türk Kültürü” “Anglo-Sakson Kültürü” şeklindeki ifadeler de bu cüzdendir.


Vahdetin bulunmadığı yerde kesret vardır; izafiyet vardır; zafiyet vardır. Nirengi noktasına göre hakikat değişir. Hâl böyle iken bir kat’iyetten bahsolunamaz ve bu da bir mücadeleyi beraberinde getirir. Nitekim İmmanuel Kant: "Bir arada yaşayan insanlar arasında tabiî hâl (status naturalis) bir barış hâli değil, her zaman îlân edilmiş olmasa bile her ân patlayabilecek gibi görünen bir harp hâlidir." der. Bu mücadele akla ilk gelen haliyle menfi neticelere sebebiyet verebileceği gibi müspet neticelere de sebebiyet verebilir.

Kültürler arası bir vahdetten bahsetmek de mümkün olmadığından beşeriyet tarihi boyunca kültürler arası bir mücadele söz konusu olmuştur. Zira “bir cemiyet” varsa, “diğer bir cemiyet” de vardır ve dahi bu iki cemiyetin kendi kültürü vardır. Kesreti sevmeyen mevcudat vahdete erişmek için mücadeleye girecektir. Nitekim beşerî, askerî ve siyasî tarih bu mücadelelerin tarihidir.

Fertler de asırlar boyu bu mücadelelerden nasibini almıştır. Hayatını kaybederek, evladını kaybederek, parasını kaybederek, vatanını kaybederek ilh. Bu kayıplar neticesindedir ki kazanma arzusu fıtratında olan ve kazanmaya mütemayil olan insan bu kayıplara son vermek için bir yol buldu.

John Nash’in “Oyun Kuramı”nda va’zettiği üzere “win-win” (kazan-kazan) stratejisiyle yeni bir oyun kurmalı idi beşeriyet. Bütün fertlerin aynı şekilde hareketini temin etmek zor olduğundan, beşeriyeti hareketsizliğe sevk etmek daha makul geldi. Ve eski bir oyun yeniden zuhur etti: Konformizm.

Konformizm ne Komünizm gibi bir ideologun kaleminden çıktı; ne de faşizm gibi bir diktatörün tatbikatından. Konformizmi en hayvanî yanıyla şuursuz bir güruh husule getirdi. Daha sonra içtimaî etki sonucu ortaya çıkan uyma davranışı, (conformity) kavramı üzerine inşa edildi ilmî olarak. Muzaffer Şerif, yapmış olduğu bir sosyal psikoloji deneyinde; karanlık bir odada yanan küçük bir ışığın, duvarda hangi yöne doğru, ne kadar uzaklıkta hareket ettiğini bir grup insana onları teker teker odaya alarak sormuştur. Verilen hükümler oldukça farklıdır. Bazıları birkaç santimlik bir hareket, bazıları ise birkaç metrelik bir hareket algılar. Sonra bu fertleri, beraberce odaya alıp ışık hakkında hüküm vermeleri istenince, fertlerin hükümleri birbirine yaklaşmaya başlar. Bu tatbikattan sonra kişilere aynı soru sorulunca tekrar birbirlerine yakın cevap verirler. Oysaki gerçekte bu ışık hiç hareket etmemiştir. İşte bu conformity kavramı üzerine inşa edilen kavram “nano-modern” insanın marazlı ruh hâlini arz etmeye de en müsait kavramdı.

Bu marazlı ruh hâli, liberalizmin iktisadî mottosu olan: “Laissez faire, laissez aller, laissez passer” (Yani: Bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler) kaidesinin; her bir ferdin hayat düsturu haline gelmesi/ getirilmeye çalışılması hâlidir.

“Konfor” kavramı insanın zaaflarından bir tanesidir. Her fert fıtratı gereği “konforlu” bir hayat sürmek ister. Konforlu bir hayat sürmenin yolu da –konforlu olmasa da konforsuz da olmamak adına- atasözünde belirtildiği gibi etliye sütlüye karışmamakla mümkün olur.

“Bütün beşeriyetin müşterek keyfiyeti nedir?” diye sorulsa. “El-cevap: Hayat sahibi olmasıdır.” denir. Ve Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin temelinde de fizyolojik ihtiyaçlar mevcuttur. Bu demektir ki insan evvelen cesedi yahut hayvaniyeti ile ilgili ihtiyaçları gidermek zaruretindedir. Eğer bütün beşeriyeti dahil edebilecek bir vasat ve muhit husule getirmek gayretinde iseniz bütün beşeriyet için olmazsa olmaz ihtiyaçları göz önüne almanız iktiza eder. Bu ahvâli göz önüne alarak husule getirdiğiniz vasat ve muhit de fertlerin hayvanî hasletleri esas alacak, nihayet “ne idüğü” muğlâk, “nasılı” müphem ucube bir içtimai hayat meydana gelecektir.

Artık kültürler arası bir mücadeleden bahsedilmeyecek August Comte’un ütopyası hayat bulacaktır. Gürültüsü, şamatası olmayan lakin maksadı da olmayan, insanın sadece “hayat”ını sürdürebileceği bir hayat… Hâlbuki insanı insan yapan hasleti, uğruna hayatından vazgeçebileceği kıymetlerinin olmasıdır. İnsan için hayatla mematarasındaki mücadele artık sadece hayat için olacaktır.

Bütün beşeriyetin tek misalleştiği bir dünya için hâl düşünülebilir. Bu iki hâli bir misalle belirtmek iktiza ederse: Dünya ya “siyah”a boyanır yahut da “beyaz”a boyanır. Ancak her iki halde de artık renklerin bir kıymeti harbiyesi kalmaz. Halbuki şairinde de dediği gibi: “Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın/ Gündüz geceye muhtaç bana da sen lâzımsın.” Eğer vahdetten bahsedilemiyorsa, kesretin gerekleri yerine gelmeli, bir mücadele olmalıdır. Sünnetullah’ın/ tabiat kanununun da gereği budur.

İlahi Kelâm’da da zikrolunduğu üzre cahil ve zalim olan insan bütün bu ahvale ve neticelere gözlerini yumabilir. Bu göz yummanın nihayetinde de tüm beşeriyet konformizme teslim olabilir. Bu ihtimali hükmün tezahürünün mevcut olup olmadığını idrak etmek için misalleri incelemek gerekmektedir. Ve maalesef en yakın misal, Türkiye nazar-ı dikkate alındığında da “Konformizm”e doğru adım adım gidildiği müşahede edilecektir.

Sosyal meselelerde insanın kesin hüküm vermesi mümkün değildir. Hele ki meselenin hâlline ilişkin hükümlerin verilmesi için bir insan hayatını aşacak kadar gayret ve vakit sarf etmek gerekmektedir. Ancak beşeriyet hafızasına ve tecrübelerine müracaat edilerek bir neticeye varmak mümkün olabilir.

Beşeriyet tarihi göstermiştir ki, bütün hesapların bozulduğu ve hükümsüz kaldığı bazı anlar olabilir. Bu anların meydana gelmesi bazen hesaba katılmayan bir insanın en basit bir fiiliyle, bazen hesabı yapan şahsın/şahısların bir hatasıyla, bazen de aklı aşan, açıklanamayan hâllerin vukuu ile olabilir.

Şu anki ahval ve şerait göz önünde bulundurulduğunda şöyle bir neticeye varılmaktadır: Beşeriyet iradî yahut gayrî iradî bir biçimde “Konformizm”e doğru adım adım teslim olmaktadır.

Hesabı yapa şahsın/şahısların hata yapması ve aklı aşan hallerin vuku u ihtimallerinin ferdin –ve dolayısıyla bizlerin– tasarrufunda bulunmaması hasebiyle üçüncü ihtimale dikkat, gayret ve hassasiyetle sarılmak gerekmektedir. Yani “ “O an” geldiğinde “hesaba katılmayan bir insan” olarak münferit olarak ne yapabilirim?” sualinin cevabı aranmalıdır.

www.uskudarcevresi.com

*Rengahenk Dergisinin Kültür Özel sayısında yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme