23 Haziran 2012 Cumartesi

Nomadların Mâtemi


Aradan yüzyıllar geçse de                
İnsanlar hala anlamıyordu                 
Nasıl bir ordu, nasıl bir millet
Bunca gemisini karadan                    
Atlarını denizden yürütüyordu         
Oysa “fetih” muştusundan belli idi  
Özenerek yaratmıştı Yaradan

Henüz çocukluk yıllarımda okuduğum ve hayatımda mühim bir yer edinerek belki tarihi bana sevdiren kitapta okumuştum bu şiiri. “Türklerin Altın Kitabı” isimli saman kâğıdına muhtemelen ben doğmadan önce basılmış; vakti zamanında Tercüman gazetesi tarafından okurlarına hediye edilmiş bir kitaptı. Kapağında, şiirin tasvir ettiği bir ufak tablo vardı. Tablonun tamamı ise içerisinde saklı olarak Peçenekler kısmında bulunuyordu. Başında börkü, elinde tuğu, belinde kılıcı, sırtında sadağı ve oku bulunan; atı üzerinde Yunan Tanrıları’nın ulaşamayacağı bir azametle ordusunun Marmara Denizi’nden at sırtından geçişini seyreden bir başbuğu tasvir ediyordu.  Selçuklu döneminde kendi milleti ile savaşmayı reddederek Bizans lejyonundan ayrılan bir bölük bir sonraki sayfalarda anlatılıyordu…


Lamartine “ tarihten Türk’ü çıkartırsanız geriye çok şey kalmaz” demiş. O ne maksatla söylemiştir, kestirmem zor amma velâkin; birkaç yüzyıl öncesine kadar Türk tarihi ulvi; ulvi olduğu kadar kadim; kadim olduğu kadar vakurdur. Firdevsi bütün kin ve nefretine rağmen Şehname’sinde yazmış olduğu Alper Tunga Destanı’nın dizeleri arasında gezinirken hepimiz içimizdeki “Efrasiyap” ile muhabbet kurmuyor muyuz?
Tarih belki de bize karşı cömert davranmış. Günümüzde süper devlet olarak anılan devletlere geçmişte karşılık olabilecek devletlerin bir yahut birden fazlası bizi bizden eden birkaç yüzyıla kadar Türk olabilmiş… Hem de birbirlerinden “ırak” coğrafyalarda. Mısır, Hindistan, Balkanlar hatta Sumatra kıyıları. Çok öteden değil; kabuğumuza çekildiğimiz, esef ve keder deryası son birkaç yüzyıla kadar…

Bir millet ki; atı üzerinde savaşan, yemek yiyen ve oyun oynayan... Bir millet ki; belki binlerce insan birbirini boğazlarken “Kurt Kapanı” yapabilen… Bir millet ki; yetiştirdiği 22 yaşındaki bir genç, Efendimiz’in (s.a.v.)’in övgüsüne mazhar olmuş. Geçilemez çölleri geçerek devletini ümmetin devleti kılan bir ordunun milleti…

Türk’ü böylesine “Türk” yapan ne idi? Nasıl oldu da barbar(!) bir kavim, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun korkulu rüyası olabildi? Ümmeti Muhammed’in en önde yürüyen, kumandanlarına “Büyük”, “Muhteşem” denilen bu kavim Din-i İslam’ın nasıl gözdesi oluvermişti? Bütün bunlar olabilmişken ve geçmişten günümüze taptaze yansıyabiliyorken neden bugün aynı “Ruh”un torunları saydığımız niteliklerden uzak? Moda tabiri ile bu işin “sırrı” ne?

Sır demek ne kadar doğru, bilemiyorum. Lakin bir nida var ki zihinler meşgul etmeye değer: Nizam-ül Mülk, Sultan Alparslan’a şöyle diyor; “Sultanım, sana öyle bir manevi ordu hazırladım ki duaları Allah (c.c)ya yükselir. Hâlbuki askerlerin okları şafağı dahi göremez”. Sır eğer arıyorsak; Göktürk Kitabeleri’nde, Osman Gazi’nin rüyasında, Hazreti Fatih’in döktürdüğü toplarda, Turgut Reis’in şahadetinde, Şeyh Şamil’in bugün bile duyulabilen tekbirlerindedir.

Çıktı Otranto’ya pür velvele Ahmed Paşa               
Tuğlar varsa gerektur Kızılelma’ya kadar                
Rabbi tektir, kopup gitmelidir bengi ezan                
Duri küffarda meşhur, Kanisa’ya kadar                   
Garkı nur olmalı imanı Muhammed ile Frenk          
Bu sefer Rum Papa’dan Hazreti İsa’ya kadar          

Anlattıklarımın tamamı, işin kısası ve özü ile besmelesinden şu cümlesine kadar hâsıl olan külli “Ruh”un tamamını “Türk metafiziği” olarak addetmeyi hasbelkader uygun bulduk.

Yeniçağ esefle yazıyorum ki ne ümmet ne millet adına çok da hayırlı olamadı. Yakın çağ’da ise hayır arar olduk. Son devletimizin boğazına demirden pençelerin uzandığı 20. Yüzyılı da –Elhamdülillah– yaşamak nasip oldu. Bir miras günden güne erimiş ve maalesef yerine bu boşluğu dolduracak bir güç, bir değer, bir denge konulamamıştır. Biz eski biz değil isek, bu duruma düştü isek, suçlu kesinlikle karşımızda duranlar değil; bi-zatihi ve yegâne suçlu yine biziz. Ne inancımız ne de zürriyetimiz hiçbir dönem düşman sıkıntısı çekmemişken, bugünlerde bize düşmanlık güdenlere sırf düşmanlık ettiler ve etmeye devam ediyorlar diye yerinmek, merhamet beklemek ve medet ummak ancak gaflet kelimesi ile tasavvur edilebilir, sanıyorum.

Bin yıl oldu toprağına basalı             
Hayli oldu kılıçları asalı                    
Bülbüllerin onun için tasalı               
Sazlar kırık ayar tutmaz telleri
Biz neyledik o koskoca elleri

Türk metafiziğinden mahrum nesiller, tarihini yeniden ve yeniden yaşamak dururken birbirlerine masal anlatmaktan öte gidememiştir. Zirveye varmış ve Asrı Saadet’ten sonra yeni bir saadet kurmuş felsefe “sanayi ve teknoloji devrimlerinin yaşandığı modern çağlara” taşınamamıştır. Fatihlere ancak İstanbul yakışırdı. Peki, günümüz insanı en azından yeni bir İstanbul, bir Kızılelma arayışı içerisinde midir? Yahut sadece karınca kararınca mevcudun muhafazasının peşinde midir? Halk arasında akis bulan ve tekrarlanılmaktan da usanılmayan bir söz var: “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” der. Lakin işin alt metininde (subtext) ve gözlerden ırak arka planında az önce anlatılanlar dolayısı ile “Türk’ün Türk’ten başka düşmanı olmadığı” gerçeğidir. Ümmetin incisi mağrur olmaktan mazlum olmaya başlamış ve neticesinde Müslüman dünyası yeniden “Hicret” öncesi zulümlere muhatap olmaya başlamıştır. İşin trajik yanı ise günümüz Müslümanları Hicret öncesi kadar az ya da imkânsız değildir.

Dimağları kızdıran bir gerçek, zihinlerden ve kalplerden zahir dünyaya akmaktadır ki hakikatinde bu tüm sorulara yanıt, tüm çaresizliklere çare ve dirilişin anahtarıdır. Hicret öncesi ve sonrası Müslümanların inancına yeniden erişemeye azmetmek; dünyaya nizam verme iddiasındaki bir milletin öncülüğünde insanlığın mehlemi olabilecek mucizeye haizdir. Aksi takdirde “ O birçok millet ve ümmetçe yolları gözlenen Nebi” teşrif etse; bu duruma neden olanların hesabına görmek ile işine başlamaz mı? Beklemek bile miskinlik ile bütünleştirilmiş ve bu özünde hayırlı bekleyiş şer elbiselere büründürülmüştür. Çünkü:

Artık gün; tarihin son birkaç asrı içerisinde yeniden tekerrür etmeye tahammülünün kalmadığı gündür. Gün; hareket kelimesinin yeniden anlamını kazanacağı gündür. Gün; Dicle kıyısında kurdun yediği koyunun hesabını iliklerinde hissedecek Ömerlerin günüdür. Gün; yenilgi yenilgi büyüyen zaferlerin, kim bilir belki yarın belki yarından da yakın denerek vaat edilen gündür. Eğer o gün bu gün değilse önümüze belki de (maazallah) “ebabil kuşlarının” günü gelecektir.

Olan olmuş, biten bitmiştir. Ne geçmiş ile övünüp kısır döngülere kapılarak ne de bugünün yeisine kapılarak boğulmak da fayda vardır.

Türk milleti:

-          Kültürel, sosyal, siyasi, teknolojik ve ekonomik olarak güçlenerek bütünleşmek ve yücelmek adına başkalarının aklı ile değil; kendi öz aklıyla Horasan Erenlerinin feyzi ve Alperenlerin aşkı ile “ne yapması gerekiyorsa onu” yapmalıdır.

-          Dostlarını ve düşmanlarını iyi bilmeli; dostlarına yakın lakin düşmanlarına daha yakın olmalıdır. Her cephede mücadelesini dişe diş verebilecek donanıma, kabiliyete ve maneviyata sahip olmalıdır.
-          Kabulü ve reddi inanç, mantık ve tecrübe ışığında süzgeçlerden geçirmelidir. Peşinen yapılan ret ve kabuller yarardan çok zarar getirmektedir.

-          Dışarıdan bir şekilde sunulan her düşünce, fikir hatta hediye dahi derinlemesine sorgulamalı, yalnız ve yalnız saydığımız kıstaslar öncülüğünde kendi öz miras ve tecrübeleri ile felsefesi ışığında hareket etmelidir. Geçmişini tanıyan, bugününü bilen ve yarınını çizen bir millet olmak mecburiyetindedir.

Son mazlumun gözyaşı dinene kadar, son düşman davasından vazgeçene kadar, azmini koruyup büyüten; sömürmeyen, sömürülmeyen; onurlu, vakur ve mağrur bir devlete kavuşana kadar gayretlerimiz ve gayretlerimiz süsü olan dualarımız sürecektir.

Benim topraklarım ki bir kısmı benden ayrı düşmüş, bir kısmı beni sırtlanmaktan bıkmış; benim milletim ki paramparça edilmiş ve birbirine düşmüş; benim Peygamber’imin ümmeti ki birbirini duymaz, daha beteri umursamaz olmuş; tekmili birden kutsaldır, aynı kutsiyettedir. Aynı kaderi paylaşan bunca kutsiyet kaderine değil, kara günlere terk edilemez. Çünkü “o kaderde” daha nice Malazgirtler gizlidir.

Aylardan ağustos, günlerden Cuma             
Gün doğmadan evvel iklimi Rum’a             
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma                  
Bu şevk ile şenlenir bütün yürekler   
Ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber   

Allah-u Âlem – En doğrusunu Allah bilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme