30 Nisan 2015 Perşembe

Uygulamaları Yönünden Pasif ve Dışlayıcı Laiklik

Ahmet T. Kuru tarafından kaleme alınan ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından basılan “Pasif ve Dışlayıcı Laiklik | ABD, Fransa ve Türkiye kitabına ilişkin bir değerlendirme denemesidir.   
         1.       Özet:
Yazar, çalışmasını zaman zaman başka ülkelerden bilgi ve istatistikler sunmakla beraber “uygulamalara” yönelik atıfları ile birlikte hasleten ABD, Fransa ve Türkiye[2] ülkeleri üzerinden derin bir analiz süreci sonunda önemli bir çalışma meydana getirmiş. Çalışmaya dair değerlendirmeler gerek kişisel izlenimler ve gerekse belirtilen kaynaklarla kıyaslanarak ortaya konulmaya çalışılmıştır.

2.       Giriş:
Yazar, yorumlarını “devr-i sabık” olarak adlandırdığı kavram çerçevesinde yaparak konuları özellikle siyaset, hukuk ve diğer kamusal yaşam alanları açısından ele almıştır. Kitabın giriş kısmında verilen temel tanımlamaların ardından her ülke için bir kısım ayrılmış ve kısım bitimlerinin sonuç kısımlarında analizlere yer verilmiştir.

Anahtar Kelimeler: devri sabık, pasif laiklik, dışlayıcı laiklik, karşılaştırmalı laiklik


3.       Özet:
Kitap giriş kısmında belirtildiği üzere yazarın ihtisas alanının işaret ettiği nisbette kendi kelimeleri ile:

Karşılaştırmalı siyaset analizini esas aldığı için kitabım dindarlığın toplumsal ve bireysel boyutlarını konu alan sosyolojik çalışmalardan, laikliği bir dünya görüşü olarak ele alan felsefi çalışmalardan, laikliği bir söylem ve güç ilişkisi olarak ele alıp onun kritiğine yönelen çalışmalardan ve laikliği gündelik bir yaşam pratiği olarak inceleyen antropolojik çalışmalardan ayrılmaktadır.”[3] 
Devamında ise kitabın esas inceleme alanı olarak şu cümlelerle kitabın esaslarını ortaya koymuştur[4]:

1-       Eğitim alanı başta olmak üzere dine yönelik güncel devlet politikaları
2-       İdeolojik mücadelelerin politikalara verdiği biçim
Laik devlet nedir ile başlayalım. Yazar kitabında laik devleti iki önemli özelliğinden bahsediyor[5]:
1-       Yasama ve yargı süreçleri kurumsal olarak herhangi bir dini kontrol altında bulunmamaktadır.
2-       Resmi dinleri yoktur.

Dışlayıcı laiklik; dini kamusal alandan bütünüyle çıkartmak ve onu özel alanla sınırlamak için devletin dışlayıcı bir tutum takınmasıdır. Pasif laiklik ise dinin kamusal alanda devletin göz yumarak bu hususta daha “pasif bir tutum takınmasıdır.[6]

Üç ülkede de laiklik “anayasal” güvence altındadır.[7] Üç devletin laiklik tipinin birbirinden farklı kılan bağımlı değişkeni; üç laik devletin dinin kamusal görünürlüğü, özellikle de okullardaki etkisi, hakkında takip ettikleri politikaların farklılığıdır.[8]

Devr-i sabık kitabın hemen hemen her kısmında geçen kitabın “laiklik” kavramı eksenindeki odak noktası. Bahsi geçen üç ülke içinde “laiklik” kapsamında gelişen hadiseler “devr-i sabık”a atıflarda bulunularak açıklanmaya çalışılmış. Devr-i sabık kavramının net olarak şu veya bu şekilde bir tanımlamasına gidilerek hatlarının tamamını belirtmek yerine, uygulamalar aktarılırken yer yer kavramın özelliklerine atıflarda bulunarak, kitabın bütünü boyunca farklı perspektiflerden yaklaşımlarda bulunulmaya çalışılmıştır. Buna göre devr-i sabık ana hatlarıyla aşağıdaki gibi tanımlanabilir:

1-       Devr-i sabık; eski rejim ve eski devir gibi anlamlara gelmektedir.[9]
2-       Devr-i sabık varlığı; Türkiye ve Fransa’da cumhuriyetçi seçkinler arasında dinin kamusal rolüne karşı bir eğilimin ortaya çıkmasına neden olmuştur.[10]
3-       Devr-i sabık’ın ortaya çıkardığı en önemli olgu, pek çok ülkede ona muhalif olan ruhban karşıtı hareketlerin gelişmesidir. Ruhban karşıtları, hâkim dini, monarşinin ve onun yeniden kurulmasını isteyen destekçilerinin meşruiyet kaynağı olarak görmektedirler. Dini muhafazakârlar ise hâkimiyetlerini korumak istemeleri nedeniyle kendi dinlerinin devletten ayrışmasına karşı çıkmaktadırlar. Özetle devr-i sabık ruhban karşıtları ile muhafazakârlar arasındaki kutuplaşmanın temelini oluşturmaktadır.[11]
4-       Devr-i sabıktan söz edebilmek için gerekli dört unsur vardır.[12]
a.       Monarşi
b.       Hâkim din
c.        İkisi arasında bir ittifak
d.       Bunlara karşı çıkarak başarıya ulaşan bir cumhuriyetçi hareket
5-       Devr-i sabık’a sahip olmayan ülkelerde pasif laikliğin egemenliği söz konusudur. Polonya, İrlanda, Almanya vb.[13]
6-       Devr-i sabık’ın varlığı üç ülke içinde belirleyici olmuştur. (…) Cumhuriyetin kuruluşundan, laikliğin anayasal prensip haline gelişine kadar geçen süre “kritik dönemler”dir. Bu dönemlerde eski tip din-devlet rejimlerini yenisiyle değiştirdiği ve akabinde güçlü bir ideolojik kurumsal miras bıraktığı kritik süreçlerdir. Kritik dönemler genellikle hem aktörlerin, hem de çevre şartlarının sistematik bir değişime yatkın olduğu zaman dilimleridir.[14]

Kitapta kendisinden yer yer bahsedilen diğer bir kavram “tarih sarkacı”dır. Buna göre; bir güç yükselirken diğeri düşmekte ve diğeri düşmeye başladığında ötekinin yükselmeye başladığı bir tahterevalli metafordur.[15]

3.1.   Amerikan Tipi Pasif Laiklik
Yazar, genel metodoloji olarak eğer ülke açıkça bir din devleti değilse ülkeleri pasif laik ve dışlayıcı laik olarak tasnif etmiştir. İlk olarak da aslında dile getirmese de siyaseten Anglo-Sakson geleneğinden kopan Amerika Birleşik Devletleri’nin daha çok “pasif laik” tutumlarını ele almıştır.
Amerikalı liberallere göre onların laik temellere sahip olduğunun en önemli ispatlarından biri 1796 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Trablusgarp ile yaptıkları dostluk anlaşmasıdır. Anlaşmanın 11. Maddesi şunları söylemektedir.

Amerika Birleşik Devletleri yönetimi hiçbir biçimde Hıristiyanlık üzerine kurulmadığından, dolayısıyla Müslüman kanunlarına karşı hiçbir zaman için düşmanca bir tutum içerisinde olmadığından, ayrıca ABD ve bir Müslüman devlete karşı hiçbir savaşa veya düşmanca davranışa girişmemiş olduğundan, iki ülke arasındaki uyumun dini görüşlere dayalı hiçbir mazaret ile bozulmayacağını her iki taraf da ilan etmiştir.[16]

Pasif laik uygulamalarda tanımından da açıkça görülebileceği üzere kamusal alanda dinin varlığına müsaade etmektedir. Buna din eksenli okullar, para birimleri üzerinde “Tanrı”ya ilişkin ifadeler, mahkemelerde ve parlamento yeminleri için kutsal kitap kullanılması gibi uygulamalar örnek verilebilir. Daha somut bir örnek ile sabah devlet okullarında okunan metin aşağıdaki gibidir:

Amerika Birleşik Devletleri bayrağına, adına dalgalandığı Cumhuriyet’e, bölünmez ve Tanrı’nın himayesinde bir millete, herkes için özgürlük ve adalet duygusuyla bağlı kalacağıma and içerim.[17]
Amişlerden Scientologlara, Mormonlardan Yehova şahitlerine kadar oldukça çeşitli bir yelpazede farklı inanış biçimlerinde mensup insanlar kamu düzeninin içinde “Tanrı”nın varlığı ile birlikte düzenini devam ettirmektedir:

(…)2000 yılında George W. Bush en sevdiği düşünür filozofun “İsa” olduğunu ifade etmiştir. (…) Al Gore zor durumlarda kendisine “bu durumda İsa olsa ne yapardı” diye sorduğunu ifade etmiştir. (…) Joe Liebarman ise her fırsatta Musevi olduğunu dile getirmiştir.[18] Times dergisi tarafından yapılan bir ankete göre Obama, defaatle Hıristiyan olduğunu ifade etmesine rağmen, ankete katılanların %24’ü tarafından Müslüman olduğuna inanılmaktadır.[19]

ABD’nin kuruluşundan itibaren birçok farklı milletten insanlara ev sahipliği yaparak onları “Amerikanlaştırması” zaruri olarak farklı mezhepten birçok insana karşı tolerans sahibi olmasını gerektirmiştir. Bu yüzden Museviler ve Hıristiyan cemaatler için dini bir özgürlük alanı olmuştur. Fakat gelişen 11 Eylül olayları sonrasında gelişen atmosferde yükselen İslamofobi’nin varlığı yasal mevzuatta herhangi bir ayrım gözetilmemesine karşın Müslümanlara karşı “Churchill”in ifadesi ile “İnsanlar eşittir ama bazıları daha eşittir” türünden negatif manada daha bir eşit uygulamaya maruz bırakmaktadır.

Netice itibariyle devr-i sabık’a reaksiyon neticesinde dışlayıcı laikliğin hâkim olduğu Fransa ve Türkiye’den farklı olarak, ABD’de dinin kamusal görünürlüğüne hoşgörülü bakan pasif laiklik egemen hale gelmiştir.[20]

3.2.  Fransız Tipi Dışlayıcı Laiklik
Fransa “laiklik” uygulamaları açısından dünyanın ilk ülkesidir. Yaşanan Fransız İhtilali sonrasında “dechristianizasion” dönemi yaşamışlar ve tüm Fransız kralları Papa tarafından takdis ve tazim edilirken bir farkla ünlü komutan Napolyon Bonaparte Papa’yı ayağına getirtmiştir. Ayrıca bunu tasvir eden bir resmini yaptırmıştır. Bir diğer yandan Fransa, “Saint Barthelemeo” gibi kanlı bir mezhep katliamının gerçekleştiği bir ülkedir.  Tüm bunlara laik Fransa Hıristiyan dünyasında Katolikliğin önde gelen ülkelerindendir. Fransa Avrupa ülkeleri içerisinde yüksek oranda bir dönem sömürdüğü Müslüman coğrafyalar nedeniyle ciddi sayıda Müslüman’ın da ülkesidir. 1989 yılı itibari ile ortaya çıkan “başörtüsü” sorunu mahkemelerde ve gazetelerde ciddi bir şekilde tartışılmıştır. Danıştay, 1992-1999 yılları arasında önüne gelen davalardan 41’inde okuldan atılma kararlarını iptal etmiş, sekizinde ise öğrencilerin protesto eylemi ile düzeni bozdukları gerekçesiyle atılma kararlarını onaylamıştır.[21]

Fransa’da dışlayıcı laikler; genellikle dini, bireysel vicdan veya ev ile tanımlanabilecek olan, özel hayatla sınırlandırmak istemektedirler. Onlara göre laikliğin her dönem düşmanları olmuştur, bu düşmanlar geçmişte Katolik ruıhbanlığı ile köktendinci Katolikler, bugünse muhafazakâr Müslümanlardır. Dolayısıyla dışlayıcı laiklere göre laiklik her zaman çatışmacı bir şekilde savunulmalıdır.[22]

Pasif laiklik savunucularından Jean-Paul Williame göre; “laikliğin laikleştirilmesine ihtiyaç vardır” Buna göre; geleneksel laiklik kavramının dogmatik yönleri olduğuna işaret etmektedir. Laiklik adeta dünyevi bir dine dönüşmüştür. Bundan dolayı Fransa’nın dinin kamusal alana dönüşü karş
ısında daha esnek ve daha az dogmatik olan, kısacası daha laik bir laikliğe ihtiyacı vardır.[23]
Genel görüntü itibariyle Fransa geçmişindeki büyük mezhep kavgalarını geride bırakarak “laiklik” meselesini daha çok sahip olduğu Müslüman nüfus üzerinden yürütmektedir. Müslümanların yanında ise liberaller ve bazı sosyalist gruplar bu mücadeleyi desteklemektedirler. Tüm bunların yanında Fransa Müslümanlarının bir entelektüel blok oluşturmamaktadır.[24] .(…) İslami eğilimlere sahip gençler için cazibe merkezi olan düşünürlerin başında “Tarık Ramazan” gelmektedir. Müslümanların hiçbir çelişki yaşamadan bütünüyle Avrupa vatandaşlığını kabullenebilecekleri fikrinin günümüzde en göze çarpan ismi olarak kabul edilmektedir.[25] Tüm bu olanlar karşısında başörtüsü yasağının sokakta dahi uygulanmasını gerektiğini savunan feminist hareket mevcuttur.[26] Tüm söylencelerinin arkasında “Jakoben” kelimesinin Fransız diline ait bir kelime olduğunu hatırlamak gerekir.

Laikliğin kökenlerine inildiğinde Tocqueville’e göre İhtilal’in Katolik karşıtı karakteri Kilise’nin “devr-i sabık” ile bağlantısından kaynaklanmaktaydı: Hıristiyanlık bu şiddetli saldırılara bir din olmaktan çok siyasi bir müessese olarak muhatap olmuştu. Kiliseden yeni kurulan dünyada ona ayrılacak bir yer olmadığı için değil, yok olmakta olan eski düzenin en güçlü, en ayrıcalıklı pozisyonunda olduğu için nefret ediliyordu.[27]

Fransa’da yaşanan çatışmaların temelindeki mesele ahlaka dair konular, özellikle de toplumsal değerlerin kontrolüydü. Bu nedenle pasif ve dışlayıcı laikler açısından tartışmalar esas olarak eğitimin kontrolüne odaklanmıştır.[28]

3.3.  Türk Tipi Laiklik

Ernst Gellner Türkiye’de laikliğin kısır döngüsünü şu şekilde ifade etmiştir[29]:

 Önce ordu hür seçimlerin yapılmasına müsaade eder. Seçimleri Kemalist geleneğe ihanet edebilecek bir parti kazanır, bundan dolayı ordu müdahale eder… Bir süre sonra ordu hükümeti sivillere iade eder ve bu böyle sürüp gider.

Türkiye’de Fransa ile benzer laiklik hikâyesi göze çarpsa da temelden büyük farklılıklar vardır. İslam dininin bir ruhban sınıfının olmayışı ve “Mülk Allah’ındır”  gibi temel prensipler nedeniyle bir yüksek din sınıfından bahsedemeyiz. Yine de Osmanlı İmparatorluk Ordularının peş peşe aldığı yenilgiler dolayısıyla başlattıkları Batılı tekniklere karşı ilgi ve merak, sonraları bu ülkelere öğrenci gönderilmesi ile devam edecektir. Bu öğrencilerin etkisi ile başlayacak olan hareketlerden Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve çok daha sonraları İttihat Terakki Cemiyetleri; imparatorluğa önce “meşrutiyeti” sonraları ise “cumhuriyeti” getirecektir. Tabii büyük bir toprak kaybı beraberinde olmak üzere…

Kitabın özellikle Türkiye’deki Laiklik kısımlarının okurken Peyami Safa’nın “Türk İnkılabına Bakışlar” adlı eserini anımsattı. Her iki metne göre de uyuştukları ve ayrıştıkları noktalar gözetilerek “Türkiye Cumhuriyeti” laikliği Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan laikleşme sürecinin bir devamıdır.

Cumhuriyetin ilanı ile birlikte başlayan süreçte 1928 yılına kadar Türkiye resmi din olarak “İslam”ı anayasında barındırırken önce bu ifadeyi kaldırmış daha sonraki süreçte ise 1937 yılı itibari ile “Altıncı Ok” olarak anayasaya eklemlenmiştir.

Türkiye’de “laiklik” tartışmalarının 80 sonrasındaki dönemde göbeğinde “Milli Görüş” ve onun devamı hareketler olmuştur:

Türk siyasi hayatının bir tezahürü olarak ülkemizde, cumhuriyet ile birlikte ilk kurulan parti “Cumhuriyet Halk Partisi”dir. Çok partili hayata geçiş denemeleri cumhuriyetin ilk yıllarında olsa bile kalıcı bir parti olmamış ve İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan siyasi konjonktürde “çok partili hayata geçiş bir zorunluluk olmuştur. Kurulan ilk parti Nuri Demirağ başkanlığındaki Milli Kalkınma Partisi olmasına rağmen iktidar olmayı başarabilen ilk parti “Demokrat Parti” olmuştur. İsmet İnönü’nün partisinin “ortanın solunda” tanımlaması ile birlikte “Demokrat Parti” bir sağ gelenek başlangıcı sayılabilir. 61 darbesi ile kapatılmış, yerine Adalet Partisi kurulmuştur. Sonrasında Necmettin Erbakan’ın İslami ağırlıklı siyasi söylemleri ile birlikte Milli Görüş fikirleri etrafında sırası ile Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve en son olarak bu geleneklerden Adalet ve Kalkınma Partisi ile yeniden Necmeddin Erbakan tarafından yine kendi fikirleri ekseninde Saadet Partisi vücuda gelmiştir. 3 Kasım 2002 seçimlerinden bu yana ise “pasif laik” Ak Parti iktidarı elinde bulundurmaktadır. Genel tablo ise şöyledir:

 Dine yönelik kısıtlayıcı politikalar egemen dışlayıcı laiklik ideolojisinin ve bu ideolojiyi savunarak demokrasi üzerinde vesayet kuran ordu ve yargı ile onları destekleyen sayıca az ana etkili sivillerin ürünüdür. Genellikle Türkiye’de dışlayıcı laikliği savunanlar Kemalistler, onlara karşı koyanlar ise muhafazakâr ve liberaller olarak adlandırılmaktadır. Kemalistler muhafazakârları laikliği benimsemekle ve gizli bir İslamcı ajandaya sahip olmakla itham etmektedirler. Muhafazakârlar ise Kemalistlerin laik değil, din karşıtı olduklarını öne sürmektedirler. Kemalistler ile muhafazakârlar arasındaki mücadeleyi basit bir biçimde din karşıtlığı ve İslamcılık arasında görmek doğru olmaz. Aksine her iki grup da laikliği savunmaktadır. Kemalistler genelde dini, özelde ise İslam’ı kamusal alanda etkisizleştirerek bir vicdan işine indirme anlamında dışlayıcı laikliğin devamını savunurken, muhafazakârlar dinin kamusal rolüne imkan tanıyan pasif laikliği tercih etmektedir.

Bir tarafta İslam karşısında baskıcı bir politika izleyen devlet, diğer yanda okullarda mecburi din dersi vermekte ve dini okullar açmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı memurlar olarak imamlar devletten maaş almaktadır. (…) Neden Türk Devleti dine yönelik çelişkili politikalar izlemektedir?

(…) Birincisi; laiklik, dışlayıcı laiklik bir ideoloji olarak dini bir vicdan işi kılmayı amaçlayan bir ütopyadır. Ama pratikte politikaları uygulayanlar ister istemez kafalardaki bu ütopyadan sapmakta ve toplumun taleplerinin ve günlük hayatın gerçeklerinin zorlamasıyla zaman zaman ideolojiden taviz vermek zorunda kalmaktadır.

(…) İkincisi; diyanet gibi kurumlar devletin İslamiyet üzerinde güçlü bir kontrol kurabilmesine yardım etmişlerdir. (…) İslamiyet’in denetim altında tutma aracı olması itibariyle dışlayıcı laikler için Diyanet vazgeçilmez bir kurumdur. (…) Diyanet’in lağvedilmesine dair bir ifadenin parti programına konulması yasaktır ve bu tarz bir teklif parti kapatma sebebidir.[30]

(..) Öte yandan dışlayıcı laikler ideoloji ile İslami kurumlar arasındaki gerilimden dolayı da, belirli periyotlarda dışlayıcı laikler devlet kontrolündeki Kuran Kursları, İmam Hatipleri ve hatta Diyanet üzerine gitmekte ve etkilerini sınırlandırmaktadır.[31]

Muhafazakâr laik çatışmalarından en bariz örneklerinden biri 2006 yılında yaşanmıştır:

Dönemin Cumhurbaşkanı Sezer “bireysel inanç ve ibadetlere bile müdahale edilebileceğini” söylemişti. Erdoğan ve Arınç ise “din özgürlüğünün güvence altında olduğuna” dikkat çekiyorlardı.[32]

Türkiye’de laiklik konusunda yaşanan mücadelenin ideolojik olmayıp, ekonomik çıkarlar ile ilgili olduğunu iddia edenler vardır. İdeoloji ile menfaat bu mücadeleyi açıklamada birbirine zıt olmayıp, tamamlar mahiyettedir. Dışlayıcı ve pasif laik ideolojilerin kimi aktörler tarafından maddi menfaat veya iktidar aracı olarak kullanıldığı doğrudur. Fakat öte yandan aktörlerin kimliklerinin ve çıkar algılarının şekillenmesinde ideolojilerin belirleyici rol oynadığı unutulmamalıdır. Türkiye’de din ve laiklik konusunda yaşanan mücadeleyi sınıf çatışması olarak ele alacak bir analiz bile, ideolojinin sınıfları tanımlayan en önemli parametrelerden biri olduğunu göz ardı etmemelidir.  Kemalist seçkinler, özellikle ordu ve yargıya mensup olanlar arasında düşük gelirli veya kırsal kökenli ailelerden gelenler çoktur. Öte yandan bugünkü muhafazakârlar içinde de ekonomik ve sosyal açıdan seçkin sayılabilecek pek çok kişi vardır.[33]

Devr-i sabık dar manadan Osmanlı padişahı ile ulemanın işbirliğine dayalı rejim, daha geniş anlamada ise İslami müesseselere dayanan eski hayat tarzı ve düzen anlamına geliyordu. (…) Osmanlı İmparatorluğu’nda iki açıdan teokrasi görülemez. Osmanlı hukuk sisteminde yasamanın tek kaynağı İslam hukukunu yorumlayan ulema olmayıp, sultanlar da siyasi gerekçelerde kanun çıkarabilmekteydi. İkincisi Osmanlı uleması maaşları devlet tarafından ödenen ve sultanın denetimine tabii memur konumundaydı.(..) Katolik kilisesi bir bir kutsallık iddiasından ve ruhbanlık hiyerarşisinden değil; sahip oldukları dini bilgi, siyasi otoritenin verdiği onay ve halkın kabullenmesinden alıyordu.[34]

(…) Türkiye’de dışlayıcı laikliğinin tarihi temelinde, ABD’deki gibi farklı dinleri idare etme çabası ya da Fransa’daki gibi kitlesel ruhban karşıtlığı yer almaz; Türkiye tecrübesinde asıl etken Jön Türklerin, ardından da Kemalistlerin, İslami müesseseleri Batılılaşmaya engel olarak görmüş olmalarıdır.[35]

Türkiye’de yaşanan “laiklik” eksenli tartışmaların Müslüman Dünyası açısından önemi özetlemek gerekirse; Türkiye hakkında bir diğer Müslüman bakışı olarak An-Na’im[36] isimli kişinin görüşlerine yer verilmiş. Bunlardan birisine örnek vermek gerekirse;

Müslüman dünyanın her tarafında benzeri tartışmaların zenginleştirilmesinde önemli rol oynayacaktır. Eğer Türkiye laik bir rejimin dini bir söyleme yer verebileceğini ve her tür insan haklarına saygı gösterebileceğini ortaya koyabilirse bu “laik” teriminin tüm Müslümanlar tarafından daha müspet algılanmasına neden olacaktır. Aynı şekilde eğer Türkiye anayasal hakların herkes için geçerli olduğu, laik bir devlette İslam’ın siyaset sahnesinde kendini ifade etmesine imkân tanırsa, tüm dünyadaki laiklere İslam’ın siyasi tartışmalar da bir yeri olduğunu göstermiş olacaktır.[37]

4.       Tenkit:
Burada yazarın üzerine çokça yorumlarda bulunan ve olumlu yahut olumsuz önyargılara neden olabilecek “irtica” gibi daha çok olumsuz manalarda kullanılagelen bir kavram ile bir şekilde ilham kaynağı olarak düşündüğü kanısına vardığım, kendi kavramı “devr-i sabık” üzerinden daha rahat bir analiz alanı teşkil etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Ancak kavramı üzerindeki çok net sınırlar koyması kitap içerisinde izahatta bulunmasına karşın bazı noktalarda kendisi ile çatışmaktadır. Örneğin ABD örneğinde bir monarşiden söz edilemez. Fransız örneğinde; tarihsel açıdan özellikle mezhepsel olaylara değinilmemesi ve Türkiye’ye gelince “Gülen Hareketi” haricinde herhangi bir İslami hareketin adının geçmemesi ve Türk Milliyetçilerinin “laiklik” bakış açılarını yer verilmemesini eksiklik olarak gördüm.

Tarihsel bir bakış açısı ile Macaristan’da Sovyet Devrimi’nin; 27 Mayıs, Prag Baharı’nın; 12 Mart ve son olarak Afganistan işgalinin 12 Eylül arasında zamansal yakınlık açısında tamamen bir bağlantısızlık olduğunu yaşanan 3’te 3 oranı şans eseri olduğunu söyleyemeyiz. Bir siyaset bilimcinin konu “laiklik” de olsa daha “şumullu” bir bakış açısı ile birden fazla değişken ve parametre ile birlikte kullanarak ve uluslararası siyaset göz önünde tutularak analiz yapması kitabın bütüncül manada bir bakış açısı getirebilmesini sağlayabilirdi.

Üç ülke analizlerinde önce güncel, sonra tarihsel süreçlere yer verilmesi Christopher Nolan’ın çektiği “Memonto” filmini izlemek gibi intiba oluşturdu. Önce hadiseleri, daha sonra dayanakları olaylar ele alınmış.

Siyasi analizler esnasında oldukça aceleci ise 40 sayfa kadar kaynak kullanmış bir kitap için davranılmış, örneklemek gerekirse:

(..)2002 seçimlerinde Saadet Partisi AB karşıtı eski İslamcı söylemlerine dönerek %2 oy aldı, AK parti ise Türkiye’nin AB üyeliğini savunarak %34’lük oya ulaşmıştı.

Bu tahlili makul bulmak oldukça güçtür. Çünkü AB denilince ülkemizde yaygın bir şekilde ilk akla gelen “Schengen” olduğunu ve diğer AB uygulamaları hakkında hemen hemen bilgi sahibi olunmadığını, hatta AB’ye üye olmanın AB parlamentosunda alınan kararların “TBMM”de alınabilecek herhangi bir kararın da önünde olacağı konusunda fikir sahibi değildir. AB bu nedenle Türk insanına artı ve eksi yönleri ile doğru anlatılmamıştır. AB’nin Roma Anlaşması ile temellerinin atıldığı günden bu yana Türkiye AB’yi tartışır ve bu bir artık uzun hikâyedir. Yazar, Türkiye’nin ağır bir çevre felaketinden çıkmış insanlarımızın üzerinden çok geçmeden yaşadıkları ekonomik sarsıntı ile bir güven arayışı içerisinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptığı dönem sayesinde ülke çapında şöhrete kavuşan ve okuduğu bir şiir gerekçe gösterilerek hapis yatan şimdilerin Cumhurbaşkanı’nın iktidara gelişini “AB üyeliği” ile izah etmekte çok az bir haklılık payına sahiptir.
Kitabın örneklemelerinde Batılılaşma, modernleşme ile eş anlamlı olarak kullanılmış. Bu tür bir kullanımın günümüz dünyasında hala geçerliliği koruduğunu düşünmüyorum.  28 Şubat’ın ortaya koyduğu “katsayı” ile sadece İmam Hatiplerin değil; bu liselerden çok daha fazla öğrencisi olan Mesleki ve Teknik Lise talebelerinin bulunduğunu ve dolayısıyla mağdur edildiğini ve bu liselerin siyaseten ya da laiklik ekseninde neden “tehdit” olarak algılandığı ile alakalı bir analize ise tanıklık edemedim. Yazar, genel itibari ile Milli Görüş ve türevleri ile Asker – Yargı – Bürokrat kavgasını aktarmış. Şahsen bu yanı Türkiye’yi anlatabilmek açısından doyurucu bulmadım. Fransa ve ABD analizleri hususlarında fikir edinmemi ve portrenin canlanmasını sağladığını söylemek doğru olacaktır.

Laiklik konusunda özellikle istatistiki verilerini çok ilginç olduğunu ve laiklik çalışan ya da konuya ilgi duyan herkese yol gösterici bir kaynak kitap olduğunu söylemezsek, haksızlık ederiz.






[1] Yapılan doğrudan alıntıların tamamı italik yazı fontu ile belirgin hale getirilmiştir.
Kitap ISBN: 978-605-339-221-9, 1. Baskı, Eylül 2011
[2] İlerleyen satırlarda bahsi geçen ülkeler “üç ülke” olarak tabir edilecektir.
[3]  a.g.e. s.6
[4] A.g.e. s.7
[5] A.g.e. s.10
[6] A.g.e. s.14
[7] A.g.e. s.15-16
[8] A.g.e. s.14
[9] A.g.e. s.7
[10] A.g.e. s.17
[11] A.g.e. s.26
[12] A.g.e. s.28
[13] A.g.e. s.29
[14] A.g.e. s.30
[15] A.g.e. s.158-159
[16] A.g.e. s.80
[17] A.g.e. s.47
[18] A.g.e. s.62
[19] A.g.e. s.74
[20] A.g.e. s.102
[21] A.g.e. s.108
[22] A.g.e. s.119
[23] A.g.e. s.121
[24] A.g.e. s.125 
[26] A.g.e. s.130
[27] A.g.e. s.142
[28] A.g.e. s.161
[29] A.g.e. s.230
[30] A.g.e. s.170
[31] A.g.e. s.171
[32] A.g.e. s.171
[33] A.g.e. s.197
[34] A.g.e. s.201-202
[35] A.g.e. s.228-229
[36] Abdullahi Ahmed An-Na’im
[37] A.g.e. s.38

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme