17 Ekim 2012 Çarşamba

Vatan Üzerine - II -


Not: Vatan Üzerine - I - yazısının devamıdır. Yazının bütünlüğü açısından bir önceki makalenin de mutlaka gözden geçirilmesi ehemmiyet teşkil eder.

Günümüz Türk milleti ve özellikle Türkiye için durum bir hayli karmaşık bir haldedir. Çünkü Türkiye hem konumu hem de tarihi gereği birçok ülkeye nasip(!) olmayan özel bir konumdadır. Rahmetli Reha Oğuz Türkkan’ın ifadesi ile “Biz obamızı çakalların yolu üzere kurmuşuz.” Türkiye’deki gerek kendi iç dinamikleri ve gerekse dünya klasman ülkeleri arasında gelişen rekabetten en doğal netice olarak millet etkilenmektedir. Bu hal düşünce dünyasında değişimlere, davranışlarda farklılaşmalara ve yeni toplumsal sınıfların yahut gurupların oluşmasına neden olmaktadır.

II. Dünya Savaşı sonrası kurulurken temel ilkelerden olarak kabul edilen “tarafsızlık” ilkesinin muhafaza edilememesi Türkiye’ye pahalıya mal olmuştur. Sovyetlerce gerçekleştirilen Macaristan, Çekoslovakya ve Afganistan işgallerinin her biri bir “darbe” olarak etkisini ülkemizde göstermiştir. Belki yorgunluktan, belki de beceriksizlikten ya da kolaycılıktan Türkiye sırtını büyük bir teslimiyet içerisinde “batı”ya dönmüştür. Bunun bize ilk faturası II. Dünya Savaşı boyunca kaybetmiş olduğumuz ve dillendirilmekten çekinilen tam 22 bin Türk askeridir.[5]

Kendini “batı”nın insafına bırakmış olan Türkiye tarafgirliğini alenen ilan etmesinden dolayı aleni bir düşmanı da yanı başında edinmiş oldu. Vietnam ve Küba krizlerinin görünen mücadele alanı olsa bile, bu mücadelenin Türkiye versiyonu sayıları 5binden yüksek olduğunu bildiğimiz üniversite öğrencisine maâl olmuştur. Türkiye farkında olsun ya da olmasın ikinci bir Çanakkale harbini maalesef kendi içinde, kendisinin çocuklarının yine kendi çocuklarına karşı olduğu bir şekilde yaşamak zorunda kalmıştır. O dönemde milli duyguları ön plana çıkarmaya hasleten çalışanların önemli bir kısmı özellikle 80 darbesi gayri ahlaki yöntemlerle apolitize hale getirilmiştir.

Böyle bir ortam yanında ciddi ekonomik krizler (daha doğrusu büyük hırsızlar) ile birleşince ortaya garip bir manzara çıkmıştır. Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” kitabından sonra “Biz kimiz” diye bir eser yayınlaması gayet manidardır. Çünkü sadece ülkemiz açısından değil tüm dünya açısından kendini ifade etme, bir yere ait olma kavramı modern zamanlar için oldukça çetin bir haldedir. Eski diye tabir edebileceğimiz devirlerde insanlar için doğdukları yer “vatan” olabilirken artık modern dünya insanı için bu bir “tercih edilebilir” kavram olup olmaması yönünde görünmeyen çatışmalar mevcuttur.

Tüm bunlara karşılık bir gerçek vardır ki her milletin millet olabilmesinin doğal şartları gereği bir kültür edinirr. Kültür bir ortam gerektirir. Ortam içerisinde kültür bir nevi yaşanarak ve solunarak edinilir. Bir kültür ortamı içerisinde yıllarını harcamış toplum ya da gurubun kendi öz kültürünü reddetmesi gibi bir durum çok gerçekçi olmayacaktır. Belki kişiler açısından bir nebze mümkün olabileceği düşünceler zorlanarak mümkün de olsa, bir milletin kendi kültürünü reddederek bir başka kültüre angaje olması imkân dışıdır. Fritz Neumark’ın Türkler için yazmış olduğu şu maddeler dikkate değerdir.[6]

1. Müslüman olduğunuz için sevmez ama faraza laiklik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.

2. Sizler farkında değilsiniz ama onlar su gerçeğin farkındalar; tarihten Türkler çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihin yeniden yazılması gerekir.

3. Avrupa'nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa'yı pazar yapmaya başladınız.

4. En az 400 yıl Avrupa'da sırtınızda ve ensemizde at koşturdunuz.

5. Selçuklular Anadolu'yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanlar'ı haçlı ordusuna mezar ettiler.

6. Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hâkimiyet sağladılar.

7. Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz'da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki, Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığının adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti ama Osmanlı Asrı Saadeti devam ettirdi.

8. Kilise size kin kusmaktadır ve sebepleri yukarıdadır.

9. Ben Türkiye'ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı. Şimdi 19 üniversiteniz var.(o tarihte öyle idi, şimdi ise çok daha fazla)

10. Sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa'nın refahı ve medeniyeti yıkılır.

11. Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.

1940ların henüz Soğuk Savaşı yeni yeni yaşamaya başlayan Türkiye’si için yukarıda yazılanların tamamı harfi harfine doğru olabilir. Fakat özellikle küreselleşmenin de yaşamı bir hayli hızlandıradurduğu son zamanlarda “kirlenme” kendini öteden öteye hissettirerek artık “ben buradayım” demektedir.

Türkler İslamiyete mensup oldukları ilk günlerden beri inanç konusunda hassas ve İslam Sancaktarlığını yapmak hususunda en hevesli millet olmuştur. Bugün de bu hasletimiz aynen kendini muhafaza etmektedir. Ancak bir konu vardır ki beyinleri bulandırmakta, dimağları karıştırmaktadır.

Osmanlı sonrası babasız kalan İslam Dünyası kendi ayakları üzerinde durabilecek altyapıların tamamına haizken her nasıl oluyorsa ayakta duramamak başarısını göstermektedir. Bunda da en önemli kusurumuz “kötü iradeciler” ve “kolay kandırılabilir” olmamız yatmaktadır. Durumun Türk milleti için de farklı olduğu söylenemez.

II. Körfez Savaşı’nın başlamış olduğu ilk günlerde Ortadoğu Projesi; önce Büyük Ortadoğu Projesi’ne ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ne evirilmişken, artık söylemler içerisinde “Yeni Osmanlı Projesi” gibi söylemleri doğurmuştur. Buna göre Ortadoğu ülkelerinde neredeyse yüzyıllardır yaptıkları ile artık tepki çekmekten kurtulamayan Batılı devletler bir “Truva atına” ihtiyaç duymaktadır. Gerek kültürü, gerek birikimleri ve gerekse tarihi bakımından bunu başarabilecek niteliklere sahip tek millet de Türk Milleti’nin kendisidir. Şüphesiz bu tehlikeli olduğu kadar da iğrenç bir oyundur.

Yeni Osmanlı denildiğinde birçok insanımız heyecanlanır, umutları yeşerir ve birçoğumuz dedelerimizin doğdukları topraklara dönmeyi hayal ederiz. Net bir rakamla ifade etmesi çok güç ama mevcut Türk Milleti mensuplarının üçte birisine yakın bir rakamı Anadolu dışı menşeilerle akrabalığı var. İşte bu duygusal yaklaşım bizi bir eksen oyuncusu olmaya iten faktördür. Eksen oyunculuğu; yani bir büyük gücün eli olarak bölgesinde iş yapan bir Türkiye olan saygınlığını kaybedecek ve gün be gün tarihine ihanet etmenin vermiş olduğu vicdan azabı ile tükenip gidecektir.

Bunun ilk emarelerini de toplum içerisinde görmemiz mümkün. Henüz adı tam olarak konulamamışsa da Türkiye’de bir ordu üzerinden yapılan bir devlet düşmanlığı politikaları iyiden iyiye filizlenmiştir. Laiklik, başörtüsü ve imam hatip problemleri ile ortaya çıkan düşmanlıklar gitgide büyüyerek “Ben askere gitmem, Ben bu ülke için ölmem, Bu devlet beni temsil etmiyor ki niye vergi vereyim” haline gelmiştir. “Devleti ruyi zemin, milleti nevi beşer; yani kendilerini bu kimseler dünya devletinden ve beşer milletinden olarak görür. Çok açık söyleyemeseler de “vatansızlığın” propagandasını, misyonerliğini yaparlar. Özellikle Türk Milliyetçilerinin bir dönem çokça muhatap oldukları “Türk müsün, Müslüman mı” sorusu maksadını iyiden iyiye açık etmiş haldedir ve korkarım ki bu niyetin tezahürleri en çok kendini dindar gören insanlarımız üzerinde tesir göstermiştir. “Seccademi serdiğim her yer vatanımdır” gibi lafı güzaflarla da Yüce Milletimize hoş görünmek için akıl oyunlarına başvurmaktadırlar. Kozmopolitanlık olarak tanımlanan bu süreç Yüce Türk Milletini tarih sahnesinden silebilecek tehlikede bir virüstür, hastalıktır, yok edilmesi elzem bir tümördür.

Hiçbir İslami düşünceye sığmayacak bu melun düşüncenin de gelişmesi, kabul görmesi ve daha büyük kitlelerce kabul görmesi için Batı salyalarını akıtarak olanları izlemekte ve süreci “tüm imkân ve şeraitleri” ile desteklemektedir. Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni, Yunan vs. örnekleri sınırsız adette çoğaltmak mümkündür. Hiç kimse bilerek ve isteyerek milletini seçemez. Böyle bir şey de mantıki olamaz. Velâkin herkes önce kendinden sonra evinden sorumlu olmak durumundadır. Vatan ise bizim ortak çatımızın adıdır. Burada yaşayan herkes hatta irade sahibi olsalardı bu ülkede yaşayan hayvanlar dahi sorumluluk bilincini taşımak durumundadır. Hayvanlar irade sahibi olmadıklarından onlardan doğal olarak sorumluluk duygusunu kimse beklemez. Ancak insandan hayvanı ayıran önemli özellikler konuşması ve irade sahibi olması ise bunları tamama erdirecek ve ek olacak en önemli kavramlardan birisi de vatan bilincidir, vatan sorumluluğudur.

Oysa ki Türk Milleti ordusu, devleti ve milleti ile ortak vatan üzerinde bir bütündür. Türk milletinin o veya bu tanımlamaya alt kimlik, üst kimlik saçmalıklarına ihtiyaç hissetmesi de oldukça komik bir durumdur. Türk Milleti, Türk Dünyası ve İslam Dünyası için ortak savunulması gereken din harici ortak felsefe “vatan” olgusudur.

Bir kimlik bunalımı yaşadığımız doğrudur ve çağımızın kaçınılmaz bir gerçeğidir. Ancak bu kimlik bunalımını aşabilecek donelerin tamamı hatta bunun benzeri bir iki kimlik bunalımını atlatmaya yetecek kadar done milletimizin tarihi ve coğrafyasında vardır. Örnek vermek icap ederse Anadolu bir medeniyetler mezarlığıdır. Tarihin iki gerçek imparatorluğu burada kurulmuş ve burada batmıştır. Yeryüzünün antik dönemlerinin tüm medeniyet hazineleri burada yaşamıştır. Göktürk, Selçuklu ve Osmanlı tecrübeleri bir devamlılık silsilesi içerisinde muhteşem bir devlet tecrübesidir. O halde geriye bir tek şey kalıyor

Bu memleketin her şeyi var, adamdan gayrı (Durmuş Hocaoğlu)[7]

Bu memleketin tek ihtiyacı olan kemikli ve milli entelektüeller, kemikli ve milli sermayedarlar; son olarak da kemikli ve milli devlet adamlarıdır. Bunlara kısaca kahramanlar diyelim. Durmuş Hocaoğlu geleceğin o büyük insanları için şöyle diyor:

“Hegel ve Carlyle'ın târif ettiği "kahraman"dan söz ediyorum. Yâni, en derin krizlerden bile çıkma ihtimâli vardır, belki her zaman değil ama vardır, an­cak ne var ki, bu azametli iş, sıradan parti genel başkanlarının harcı değil­dir; bunun için "kahraman" gerektir. Victor Hugo, Sefiller'de, Hegel'in de, Carlyle'ın da ideal kahraman tipine örnek olarak verdiği Napolyon'u, romanın kahramanı Marius'un gözüyle şöyle tanımlar: "O, bütün insanları, Fransa'dan söz açtıkları zaman, 'Bü­yük Millet' dedirtmeğe zorlamış olan insandı. Daha fazlasını da yapmış­tı. Fransa âdeta onun etine kemiğine bürünüp ortaya çıkmıştı./…/Marius, Napolyon'da, sınırlara dikilip gelece­ği koruyacak olan ışıklı hayaleti gö­rüyordu. Hem zorba hem diktatördü. Bir cumhuriyetten doğuyor ve bir dev­rimi özetliyordu. Napolyon onun için, Îsâ'nın insan-tanrı olması gibi, insan-halk'tı." Yâni, kahraman, her şey bit­miş diyen, psikolojisi darmadağın ol­muş bir toplumu bir terminatöre dönüştürebilen, ölüleri bile diriltebilen kişidir. Yine Hugo, aynı eserde, "Her Fransız'ın göğsünde bir volkan yatar" der; evet, böyle der, ama o volkanı in­difâ ettirmek için bir Napolyon gerek­tir. İşte, kahraman budur ve bugün Türklerin tek ihtiyâcı budur; değil ki bugünün içinden geleceğe açılan ka­pıları görmek, önünü bile göremeyen mız-mız, uyuşuk, parti genel başkanları değil. Türklerin vazıyeti de aynen böyle: Merlin'in Arthur'a, "Britanya'nın her şeyi var, ama kralı yok" demesi gibi, Türklerin de herşeyi var, sâdece kahramanları yok. Mükerreren ve vurgu ile söylüyorum: Böyle­sine sıra-üstü bir muvaffakıyet, sıra­dan insanların harcı değildir. Cemi­yetler bu gibi fevkalâde hâllerde ancak fevkalâde liderlerin ortaya çıkmasıyla felâha erebilirler, tabiî, iş işten geçme­den olmak kayıt ve şartıyla. Aksi hâl­de, Haldûn'un öngörüsü tutar ve şe­hirdeki kurtlar yaşlanıp da gevşeyince surların dışından gelen genç ve yırtıcı kurtlar şehre girerek onları yer.[8]

Türk gençlerini ciddi bir muharebe beklemektedir. Bu muharebenin konuşmasını yıllar önceden Büyük Türk hükümdarlarından Attila yapmıştır. Attila der ki;

Sinirler kesilince uzuvlar düşer ve kemikler çökerse vücut kendini tutamaz. Kalpleriniz heyecanlansın, âdetiniz veçhile heyecanla hücum ediniz. Silahlarınızın kuvvetini, Hunların azametini gösteriniz. Eceli gelen yatağında da ölür. Harp olmamış olsa idi, bu kadar milletler üzerinde Hunlar hâkimiyet kurabilir miydi? Maeotis kapalı, gizli yollarını asırlardan beri ecdadımıza neden açtı? Muvaffakiyetten eminim. Bu harp meydanı Hunlara iyi talih vaat etmektedir. Düşmana ilk oku ben atıyorum ki okumun değdiği adam, defnedilmiş insan demektir. Zira Attila harp etmektedir." [9]



Kaynakça
[5] Konuya ilişkin bir makaleyi Prof. Dr. Vahdettin Engin Habertürk gazetesi tarih ekinde yayınlamıştır.
[6] Fritz Neumark – Boğaziçine Sığınanlar
[7] http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5427636
[8] http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5560536
[9] Orta Asya Türk Devletlerinde Ordu ve Savaş Stratejileri - Mustafa Kalkan
http://koltukgenerali.blogspot.com/2006/08/attilann-sava-anlay-zerine.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder