23 Ekim 2013 Çarşamba

Durmuş Hocaoğlu Anma Programı Konuşması, 26 Kasım 2010

Yer: Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü İbrahim Üzümcü Konferans Salonu İstanbul
Konuşmacılar: O. Berat Çelebi, Tuğrul Hocaoğlu, Ali Akyıldız, Hanefi Bostan, Mustafa Delican ve Erhan Afyoncu
Tarih: 26.11.2010
Organizatör: Marmara Üniversitesi Türk Kültürü Kulübü

Öncelikle hocamın ailesine ve sevenlerine baş sağlığı dilemek istiyorum. Burada benden sonra konuşacak olan hiç kimse kadar Hocam ile muhatap olma fırsatımın olmamasının üzüntüsünü de belirtmek istiyorum.

Hocamızın vefatının belki birkaç saat öncesine kadar birgün böyle bir program yapılacağından biri gelip bana bahsetse "Olur mu? Hoca şuan en verimli zamanında… Artık yeniden yazmaya başlayacak. geleceğin tarihine yazılmış mektuplar yazı dizisine başlayacak. Derslerinin azalmasına seviniyor. Akademik çalışmalarına yönelecek. Pek istemiyor ama Kasım ayında doçentlik sınavı var. Çok deneyen olmuştur belki bu kez de bir de biz bastıralım." derdim diye düşünüyorum.

Hocamız vefatının hemen bir gün öncesinde beni aramıştı. Tarih felsefesi dersi için Toynbee'nin bir makalesinin yeniden düzenlediğini ancak bir sayfada sorun yaşadığını kitabın kopyasının bende olup olmadığını sormuştu. Kitap yoktu ama var olduğunu söyleyip çarşamba günü ders saatinde ona teslim edeceğimi söylemiştim. O sırada konu haliyle Toynbee’den bahis açılmıştı. Hocama Toynbee’nin şiirlerinden bahsetme isteği hâsıl olmuştu. O her zamanki bilge yaklaşımıyla dersten sonra şiirlere göz atmak istediğini söylemişti. Şiirler üzerinden çok iyi karakter analizi yapılabileceğinden, bunun da yazılarına doğal olarak bulunduğundan ve Toynbee'nin tarih anlayışı hakkında tarafsız ve sağlıklı bir yorum yapabilmek için karakterinin de dikkate alınmasının gerektiğini söylemişti. Hocam ile hasbıhalin ardından telefonu kapattık amma velâkin ben hocamın sesini bir daha duyamayacağımı bilmiyordum.

Sunucu arkadaşımız Ömer Gürsoy’un Hocamızın makalelerinden okuduğu ve okuyacağı pasajlardan, hem de benim size aktardığım anıdan anlaşılacağı üzere hocamız benim iki sene içerisinde hasbelkader tanıma şerefine nail olduğum en multi-disipliner insandı. Tam manasıyla bir entelektüeldi. Hocamıza çok şaka yapmaya cesaret edemezdim lakin bir gün hocama, hocam ola ki insanlar ilimleri ile ahirette çağrılsalar; sizin çağrınızın oldukça süreceği kesin. Yahut bir tabir var; işiyle evli. Sizin o kadar çok farklı alanlarla hemhalsiniz ki oryantalistlerin bile hayal edemeyeceği bir harem sahibisiniz demiştim. Hocam ciddi tavrını hiç bozmadan bana Nisa suresinin ilk ayetlerini bilip bilmediğimi sordum. Ayetler bir Müslümanın helal olan eşlerden biriyle ikisiyle üçüyle dördü ile evlenmeye müsaade edildiğinden ama adil olunması gerektiğinden bahseder. Hocam benzetme güzel bu ilimlere el atmak da kolay zor olan işte adil olmak yani hakkını vermek demişti. Hocamız multi disiplinerliğini gece uykularını vakfederek özel hayatının neredeyse tamamını çalışmalarına ve talebelerine adamıştı. Her çalışmasında ve dersinde kelime kelime taradığı ve irdelediği Yüce Kitabımız Kuranı Kerim’e değinmeden edemezdi.

Hocamın "Tarih Felsefesi" ve "Dil Felsefesi" derslerine devam edebilme fırsatım oldu. Bu kadar geniş bir perspektiften ders işlenildiği rastlanılası bir durum değildir. Tarih felsefesi dersinde kozmoloji örneği vererek bazı kavramları izah eden ve Antik Yunandan tutun da tasavvuf kaynaklarına hatta modern felsefi ve fizik çalışmalarının hepsinden sanki nefes alır verircesine kolay bahsedilmek ve bunları talebelerine ders olarak aktarmak O'na çok yakışıyordu. O mutlak bir mühendisti ve her mühendis gibi sorun çözmeye yönelik kıvrak zeka ürünü hamleleri tasavvur ederdi. Mühendislik mesleği onda eşine az rastlanır bir üslup doğurmuştu. Edebiyata ilgisini hiç saklamazdı ve özellikle korku edebiyatına hasleten düşkündü. İnsanı afallatan sorular sorardı. Son dersinde “Tanrı nedir?” diye sormuştu. Bu soruya “hakkıyla cevap verebilecek olan var mı?”demişti. Hiçbirimiz tam bir cevap veremeyince “Tanrıyı tam mükemmel manada tanımlayabilmek için tanrıya eşit olmak gerekir. Tanrıya eşit olmak tanrı olmaktır. Bir eşiti varsa o da zaten tanrı değildir.” demişti. Hocamız tıpkı bir devirli sayının bütüne sonsuza dek yaklaşarak devam etmesi gibi her dersinde daha mükemmele yaklaşabilmek için uğraşırdı. Dersinden sonra odasına gittiğimizde “Çocuklar beni eleştirin” derdi ki bana bu soruyu ilk sorduğunda hayli şaşırmıştım.

Vefatının tam bir hafta öncesinde bir avukat derneğine konferans vermişti. Dersinden sonra yanına gittiğimizde “Nasıl ama beni çağırdıklarına pişman ettim, değil mi” diyerek gülümsemişti.

Bu kadar çalışmayı bir akademisyen niye yapar? Neden bir ömür bu kadar konfor açısından hor bir şekilde harcanır? Açıklaması aslında basit görünse de fiiliyata dökmesi bir o kadar zor. Bunu kısaca “Vatan için yaşamak” diye nitelendiriyorum. Türk Milleti olarak tarih boyunca ölümden çekinmeyen bir karaktere sahip olduk. Şahadet kavramına bu kadar bu kadar atıf yapan bir millet daha olduğunu sanmıyorum. Bu öylesine iliklerimize işlemiştir ki anneler, küçük yaştaki çocuklarını “kuzum” delikanlılığa ermiş olanlarını ise “koçum” diye sever. Burada hocalarımın affına sığınarak hocam ile ilişkilendirmek üzere bir analiz yapmak istiyorum. Dış etkenler analizi yapacak olursak Müslüman Türk dünyası “Moğol İstilası”ndan sonra en büyük travmasını “Sanayi Devrimi” ile yaşadı. sanayi devrimi bilgi devrimine evrildi lakin hala travma atlatılamadı. Çünkü artık bu devrimlerle insan sadece kol gücü ve kelle başı metası değil bir sanayi ve bilgi metası haline geldi. Hocamız bunu biraz hicivle anlatırdı. Cehalet fazilettir lakırdısını bir kez daha etmeden "scientia potentia est" bilgi güçtür sözünü idrakine dair övgüler düzerdi.

Artık insanların ölüme hazır olmasından daha önemli konu insanın verimli ve iradeli yaşabilmesidir. Hocamız bunun bir milli entelicansiya tarafından inşa edilmesinin gerekliliğine son dersi de dahil olmak üzere tanık olduğum hemen hemen her konuşmasında dem vurdu; atıf yaptı. Askeri manadaki vatan için şahadete ermeyi asla küçümsememekle beraber, ilmi manada bir teammüllerin mihmandarı olarak “vatan için yaşamak” kavramı ile bizlere çok güzel bir örnek sundu. "Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir." Hadisi şerifinin işaret ettiği hayata meşrebince örneklik etti. vatan dediğinde göğsünden bir vatan sesi daha gelirdi. Bulduğu bütün sahalarda azmin doruklarında bir mücadele verdi. Dile kolay; 30 senelik bir akademik hayat. Hem de felsefe gibi çok da hazzedilmeyen ve maalesef milliyetçi mukaddesatçı camia tarafından pek de rağbet edilmeyen bir alandan seslenerek Türk Milletini uyandırmaya ve rahatsız etmeye çalıştı. Tüm felsefe karşıtı duruşlarının dahi aslında felsefe içerisinde olduğunu bizi bazen şaşırtan bazen "hadi canım" dedirten bakışlarına bürüyerek bize hem nasıl yaşanırı anlattı hem de o üzerine titrediği dersleri.

“Ben sizi fikir dünyasın yüksek sosyetesi ile yüz yüze bırakacağım” derdi ve yapardı. Dersine devam edenler bilir. Onun ders notları Gazali, İbni Haldun, Wittgenstein ve Platon gibi alanında en büyük isimlerle bürülüdür. Bu ağır taşlar Hocaoğlu harcıyla talebelere bir fikir dünyası inşa etmek için onun derslerinde ve sohbetlerinde fırsat sunulurdu. Dersleri sadece ders yerlerinde değil; o küçük odasında da bu devam ederdi. 3:30da sonlanan dersi bazen saat 9-10lara kadar devam ederdi. Ta ki eşi hanımefendi arayana dek…

Elektrik bölümünden tutun da işletme bölümüne varıncaya kadar çok da kalabalık olmayan bir kitleyi derslerine devam etmesine müsaade eder ve onlara vakit ayırırdı. Tüm sorular bir sohbet havasında devam eder ve mutlaka her sohbetinde çay ikram etmekten geri durmazdı. Sohbetinde zaman zaman anlattığı konulardan ötürü sinirlenir zaman zaman keyiflenirdi. Çayı bittikten bir zaman sonra eli Tekel 2000 paketine uzanır; ardından mutlaka bir sigara yakardı. Çay ve sigarası için bir entelektüel için iki vazgeçilmez derdi.

O yalnızca bir hoca değildi. Benzetme ne kadar başarılı olur bilmiyorum ama o "Müslüman Türk Milleti'ne armağan bir Hakikat Adamı "olarak "tüm felsefe tarihi ona düşülmüş bir dipnottur" alıntısını defaatle yaptığı Platonları uyandırma iddiasındaydı. O aslında sahip olduğu herşeyi talebelerine açan bilgi namına edindiklerini yine talebelerine ikram eden bir insandı. Arkadaşınızla tanışır, dertlerinizi dinler, kimseden duyamayacağınız nasihat-ı haseneler ederdi. Cömert kelimesi belki tam karşılamayacak, bütün bu sarf ettiğim kelimeler yine kifayetsiz olacak ama o sadece ve sadece tam manasıyla "Durmuş Hocaoğlu" idi.

Bu millet için yaşadı, çabaladı ve veda etti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme