12 Aralık 2013 Perşembe

Ülkücülüğün Unutulan Savaşçı Karakteri



Yapı itibariyle savaşçıyım. Saldırmak içgüdülerimdendir. Düşman olabilmek, düşman olmak ... her zaman güçlülerin harcıdır. Nietzsche[1]

Türkiye’de politikacılar bizzat “politika savaşı” konusunda bilim adamlarından destek almadıkları için, politik savaş arenamız yabancı istihbarat servislerinin staj alanı haline gelmekte, milletimiz psikolojik operasyonlara açık devasa bir laboratuvara dönüşmektedir. Türkiye’de bu konuda ciddi kaynakların bulunmaması, bu konunun yeterince üzerine eğilinmemesi, “politik savaş sanatı” hakkında yazılar yazma gereğini düşündürdü. Bu ve bundan sonraki bir kaç yazıda bu konuyu açmaya çalışacağım.



Savaş sanatında, savaş sanatı teorisinin tartışılmaz iki devinden biri olan Clausewitz’in “Kutuplaşma Prensibi” olarak adlandırdığı bir prensip vardır. Clausewitz’e göre savaş “büyük çaplı bir kavga”dan başka bir şey değildir.[2] Bu kavgada her iki taraf da zaferi istemekte ama birinin zaferi diğerinin zaferini devre dışı bırakmakta yani birinin zaferi diğerinin mağlubiyeti olmaktadır. Bu gerçek, tarafları kutuplaştırmakta, her birini zıt tarafa iterek zıt tarafta yoğunlaşmasına sebep olmakta, dolayısıyla “orta yol” savaşta kuvvetli bir etken olamamaktadır. Clausewitz bunu “Kutuplaşma Prensibi” olarak adlandırmaktadır.

Politik savaş sanatında ve psikolojik operasyon dilinde, “Kutuplaşma Prensibi”ne benzer “düşmanı markalaştırma” denilen bir teknik vardır. Teknik iki taraflı çalışmaktadır. Yani siz bir grubun düşmanı olarak kendinizi markalaştırıp siyaset sahnesine hakim olabileceğiniz gibi, kendi düşmanınızı da markalaştırarak, marjinalleştirir, istihza unsuru yaparak siyaset sahnesinin sevimsiz küçük maskotu haline getirebilirsiniz. Yani markalaştırma kendinizi veya düşmanı zıt kutuplara iterek gerçekleştirilir. Tekniğin başarılı kullanımında, düşmanlarınızı gruplar, değişik partiler halinde diğer kutupta tutarsınız, ama kendiniz birlik halinde, tek bir parti olarak diğer kutbu temsil eden marka haline gelirsiniz. Tekniğin hatalı kullanımında, eğer güçlü olan taraf sizseniz, düşmanınız güçsüz olmasına rağmen onu markalaştırarak gündemde tutarsınız ve böylece büyümesinin önünü açarsınız. Belirttiğim gibi tekniğe “düşmanı markalaştırma” kullanılan yönteme de “negatif kampanya” denilmektedir.

Peki negatif kampanya nasıl yürütülür? Bu tür kampanyanın olmazsa olmaz şartı takdir değil, itham toplamaktır. Düşmandan gelen iftira ve itham, taraftardan gelen övgüden daha değerlidir. Negatif kampanya sayesinde siyasi bir parti, kendi taraftarları arasında dayanışmayı kuvvetlendirerek disiplinli bir topluluk olur. Dayanışmalı, disiplinli, ithamlardan korkmayan hatta itham ve bela arayan bir kampanya, partinin güçlü parti imajını kuvvetlendirerek yeni taraftarlar çeker çünkü insanoğlu ışığın etrafındaki pervaneler misali gücün etrafında pervane olur. Böylece, başlangıçta hiçbir gücü olmayan bir parti, bu şekilde düşmanından güç çalarak, düşmanın gücüyle kendini markalaştırır ve güçlenir. [3]

Dünya politik savaş arenasından bu tekniği en iyi kullanan politikacılardan birisi Margaret Thatcher’dır. Thatcher 1975’de parti başkanı, 1979’da başbakan olmuş, 1990’da her iki görevinden ayrılana kadar devamlı bir şekilde rakiplerine saldırarak, taraftarlarını birbirine kenetlemiş, muhalefeti korkutmuş ve kendisine “Demir Lady” markasını verdirerek kendisini çok bariz bir şekilde markalaştırmayı başarabilmiştir.[4] Kendisini ve rakiplerini kutuplara iterek, “düşmanı markalaştırma” tekniğini kullanarak üç seçim üst üste kazanabilmiştir.

Cumhuriyet tarihimizde ise bu tekniği en başarılı bir şekilde kullanan parti AKP’dir. AKP bu teknik sayesinde kendini bir takım grupların düşmanı haline getirerek markalaştırmıştır. Tayyip Erdoğan, Thatcher gibi siyasi rakiplerine siyasi sözlü saldırılarda bulunmuş, kendi taraftarlarını kenetlemiş, muhalefeti korkutarak kendisini markalaştırmıştır.

Türkiye’de kendisini markalaştırabilen en başarılı partilerden birisi de MHP’dir. MHP’nin markası, milliyetçi, Turancı, Türk İslam ülkücüsü, Türkçü sıfatlarını içermekle beraber, esas olarak bu sıfatların ortak noktası olan “savaşçı” markasıdır. MHP kurulduğu günden itibaren savaşçıların/alperenlerin oluşturduğu bir parti olma iddiasındadır. Her ülkücünün ilk kahramanı Kürşad’dır ve MHP adeta Muhammed İkbal’in“Korkusuz müminin kendi öz malıdır bütün dünya” mısrasını kendine hareket noktası almış gibi, ayağını bastığı her noktada mazlumu yerden tutup kaldırmak ve Türkün hasletlerini bütün dünyaya göstermek isteyenlerin partisi olacağını ifade etmiştir.

Bununla birlikte, 2002’den itibaren AKP’nin “düşmanı markalaştırma” tekniği ve medyanın AKP’ye verdiği destekle, MHP bu savaşçı markasını yitirmeye başlamıştır. AKP elde ettiği her fırsatta negatif kampanya ile, rakiplerine saldırı ile kendisini markalaştırırken, MHP Kürt sorunu konusunda toplumda çatışma yaratmak endişesi ile, bu endişenin çok haklı ve ahlaki olmasına rağmen, “renksizler” markasına layık görülmüştür. MHP’nin politik kaygıların üstündeki Türk milletini temel alan endişesi, ne yazık ki, AKP’nin Türkiye cumhuriyetini dönüştürerek, Türkün adını anayasadan çıkartma hedefli politikalarının yolunu açmıştır. Özellikle MHP yönetiminin son on yıldır yürüttüğü Gandist ve Hristiyan (bir tokat atana, diğer yanağını çevirme) tavrı, hareketin genetik kodunu değiştirecek noktaya da gelmiştir. Üstelik, bu dönem, bir kısım ülkücülerin atalette kalmalarına, savaşçı ruhu yitirerek “eski veya bağımsız ülkücü” olmalarına sebebiyet vermiştir. Nietzche’nin dediği gibi; “Kişi, okla yayı olunca ancak susar ve sakin oturabilir: yoksa gevezelik ve kavga eder. Varsın barışınız bir zafer olsun!” Oku ve yayı elinden alındığı için bir kısım ülkücü, “bağımsız ülkücü” adı altında kavga etmektedir.

Peki AKP’nin uyguladığı, düşmanı ve kendisini markalaştırma stratejisine karşı MHP ne yapmalıdır? Tabii ki MHP tekrar “savaşçı” markasını öne sürmelidir. AKP’nin kutuplaşma stratejisine karşı, CHP’nin mızmız çocuklar gibi “AKP devamlı toplumu bölüyor” söylemiyle değil, AKP’nin yaptığı gibi, bu tekniğin gerektirdiği bilimsel kuralları yerine getirmeli, yani üzerine sözlü itham ve saldırı çekmelidir. Aynı zamanda sözlü ithamlarda bulunmalıdır. Üzerine çekeceği saldırılarla MHP tekrar birliğini sağlayacak, eski savaşçı kodlarına geri dönecek, topluma AKP’den çekinmeyen, AKP’den başka güç merkezlerinin de olduğunu gösterecektir çünkü Nietzche’nin dediği gibi “Düşman olabilmek, düşman olmak ... her zaman güçlülerin harcıdır.” O zaman pervaneler ışığın etrafında toplanacaktır!

[1] Frederich Nietzsche, Ecco Homo, (Penguin Books, New York, 1992), sayfa: 16
[2] Carl Von Clausewitz, On War, (Everyman’s Library, New York, 1993), sayfa: 83
[3] J. Michael Waller, Fighting the War of Ideas like a Real War (The Institute of World Politics Series, Washington, 2007), sayfa: 77
[4] Robert Greene, The 33Strategies of War, (Penguin Books, New York, 2007), sayfa: 6-8

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme