21 Aralık 2013 Cumartesi

Rusya'nın Putin'inden Putin'in Rusyası'na: Soğuk Savaş Sonrası Kimliksel Dönüşümde Yaşanan Sorunlar



Boris Yeltsin’in başkanı olduğu SSCB Rusya Cumhuriyeti 12 Haziran 1990’da bağımsızlığını ilan etti ve Komünist Parti Rusya’da yasaklandı. Durumdan hoşnut olmayan güçler 1991 Ağustos ayında darbe gerçekleştirdi. Ancak Boris Yeltsin darbeyi bastırdı ve Gorbaçov’u iktidardan uzaklaştırdı. Yeltsin ve ekibi bağımsızlık ilan ettiklerinde aslında SSCB’yi başka bir formatta yaşatma düşüncesi taşıyorlardı. Fakat gelişmeler istedikleri gibi gerçekleşmedi. SSCB’ye bağlı Cumhuriyetler birer birer bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar. Böylece SSCB’nin dağılmasından sonra kurulan bağımsız devletlerden bir tanesi de Rusya Federasyonu oldu ve Yeltsin kurulan bu bağımsız devletin ilk başkanıydı.[1]
Rusya Federasyonunun ortaya çıkısı aslında gecikmiş bir dönüşümdü. Çünkü Habsbawm’a göre Sovyetler Birliğinin kurulmasına yol açan Rus devrimi ile birinci Dünya savaşından yenilgiyle çıkmış diğer çok uluslu imparatorluklar olan Habsburg ve Osmanlı imparatorluğundan farklı olarak, Rus imparatorluğu parçalanmaktan kurtulmuştur. Böylece Rusya yıllardır iki kıtada hüküm süren çok uluslu bir devlet olarak kalabilmiştir. Dolayısıyla bu görüşe göre yaşananlar geciktirilmiş “imparatorluk” tasfiyesinden öteye gitmemektedir. [2]

Bu geciktirilmiş tasfiyeye rağmen daha sonraki süreçte ortaya çıkan Rusların kendi öz vatanlarına sahip olma gururu ve heyecanı, Rusya’nın çok uzun ve eziyetli tarihi bir yolu kat etmeleri ve çağdaşlık yolunu bulmuş olmaları ile alakalı değildir. Bu değişim tamamen Rusya karar vericilerinin Rusya’nın uzun tarihine ve şimdiki durumuna dayanan bir kimliğin bütün simgelerini bir an önce bütün topluma kazandırma iradesiyle alakalıdır. Bundan dolayı Ruslar uzun tarihlerinden imparatorluk dönemine ait simgeleri aldılar: bayrak, iki baslı kartal, sokak ve şehir isimleri. Böylece Rus ulusal kimliği sıfırdan ve devlet eliyle jakoben bir modelle inşa edilmeye başlanmıştır.[3] Rus halkının zihniyetinde bu sürecin ilk adımı SSCB dönemindeki yurttaş kimliğine vurgu yapan “Sovyet halkı” kavramıyla olmuştur. Ancak Sovyet toplumundaki otoriter merkezi yapılanma bu kimliğin gelişmesini engellemiş ve böylece Sovyet toplumunda “yurttaş kimliği” Batı modeli olarak aşağılanmıştır.

Rusya’da dış dünyayı/Batıyı algılamaya yönelik tarihsel miras bugünkü “kimlik” arayışlarında yaşanan tartışmaların arka planını oluşturmaktadır. Tarihsel miras, Rusya Federasyonu açısından kimlik sorunsalını, uluslararası sistemde yaşanan değişimlerden kaynaklanan “geçici” bir sorun olmaktan çıkarmakta dinsel, etnik, siyasi, ekonomik, pek çok unsuru içeren kompleks bir soruna/sürece dönüştürmektedir. Federasyonun yapısı, heterojen etnik dağılım, dinsel faktörler, “emperyal” tarih ve Sovyetlerden devralınan “süper güç” mirası Rusya Federasyonu’nda ulus-devletin “civic-anayasal” bir yurttaşlık ve ulusal kimlik ekseninde biçimlenmesini güçleştiren unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, Rusya Federasyonu gerek Federasyon içinde “merkez-çevre” ve gerekse dış dünyaya yönelik algılamalarında ve politikalarındaki “kimlik” eksenli çeşitli açmazlarla karşılaşmaktadır.[4] Yeltsin’le başlayan yeni süreç ise “ulusal kimliğin” yurttaşlık temelinde tanımlanması gerektiğini savunmaktadır. Yeltsin konuşmalarında Rus (Rusların toprakları) yerine Rossiya (Rusya ülkesi) kavramına vurgu yapmıştır. Bu durum bize göstermektedir ki Rusya Federasyonu ilk dönemlerinde diğer eski Sovyet cumhuriyetlerinin aksine “etnik” değil “yurttaş” kimliğini ön plana çıkarıyordu.

Eski Sovyet Cumhuriyetleri için “dağılma”, bağımsız/egemen bir ulus devletin yolunu açarken, Rusya’da ulusal kimlik tartışmalarının yoğunlaştığı travmatik bir olaya dönüşmüştür. Bunda, Rusya Federasyonu’nun hala çok uluslu federal bir birlik olmasının önemli bir rolü vardır.[5] Bu bağlamda dağılmadan sonraki problemlerin basında, Rusya Federasyonu’nun SSCB sonrası bölgedeki ağırlığı ve Rus ulusal kimliğinin tam olarak tanımlanamaması olduğu söylenebilir. Çünkü Sovyetler Birliği’nin uluslararası ortamda bölgede sahip olduğu özel statüsünün mirasçısı olma isteği ile Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olmanın getireceği sorumluluklardan (dış politikada ağabey rolünden dolayı kaynaklarının üstünde yardım vaatleri) kurtulma amacı Rus dış politikasında çelişkilere sebep olmaktaydı.

Rusya’nın Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra içinde bulunduğu ekonomik sıkıntı, reform sürecinin beraberinde getirdiği sosyal sorunlar, Rusya’yı iç sorunların çözümüne eğilemeye zorluyor ve bu yüzden de Rusya’nın bunu gerçekleştirebileceği dış ortamın yaratılmasını sağlayabilecek bir dış politika izlemesini zorunlu kılıyordu. Rusya, ABD ve Avrupa ülkeleri dâhil Batı ile oluşturacağı ilişki ile eski Sovyet cumhuriyetleri ile olan ilişki arasında denge oluşturmak zorundaydı.

Rusya Federasyonu bir yandan eski Sovyet cumhuriyetlerinde yaşayan Rus azınlığı (Diasporası), cumhuriyetlerin Rusya açısından taşıdığı önem, bu cumhuriyetlerde yaşanan silahlı çatışmalar ve bunların Rusya’ya da sıçrama olasılığının bulunması gibi pek çok önemli sebepten dolayı eski Sovyet cumhuriyetleri ile arasında eskiden beri var olan özel ilişkiyi korumak istiyordu. Bir yandan da Rusya’nın geçirmekte olduğu değişim sürecini sağlıklı bir biçimde tamamlayabilmesi için gerekli olan desteğe ulaşabilmek uğruna Batı ile iyi ilişkiler inşa etmeye çabalıyordu. Bu durum Rusya’nın yakın çevredeki çıkarlarının Batı ile işbirliği çabalarına uyumlu hale getirilmesini gerektiriyordu. [6]

Dağılma sonrası diğer bir kimliksel dönüşüm ise zaman içinde milliyetçi söylemin değişik gruplarca tutunum noktası olarak ön plana çıkarılmasıyla alakalıdır. Çünkü toplumu bir araya getirmek ve ateist komünizmin bıraktığı yabancı mirastan kurtulabilmek için, Rusya

Federasyonu özelinde milliyetçi söylem giderek dinsel motiflerden yararlanmaya çalışmaktadır. Böylece din, Sovyetler sonrası Rus kimliğinin önemli bir unsuru olmaya devam etmektedir; Ortodoks birlik özellikle radikal milliyetçiler için eski Sovyetler Birliği coğrafyasının da birliğini temsil etmekte, bu nedenle klişeye büyük destek verilmektedir.[7]

Sovyetlerin dağılmasıyla başlayan hızlı toplumsal dönüşüm, doğal olarak Sovyet/Rus kimlikleri örtüşmesini işlevsiz hale getirmiştir. Toplumsal aidiyet duygusunda yaşanılan bu kayma toplumsal bütünleşmenin bozulmasına ve bireylerin ya da gurupların etnik ve dinsel kimliklerini ön plana çıkardıkları güven arayışlarına yol açmıştır. Öte yandan Sovyetler Birliği’nde Komünist Parti, KGB ve Kızıl Ordu’nun tekelinde olan ve oldukça statik bir yapı sergileyen karar verme mekanizmaları, dağılma sonrası Rusya Federasyonu’nda değişti. Ancak, genel olarak post-Sovyet toplumlarında ve özelinde Rusya Federasyonu’nda demokratik kurumların zayıf gelişimi, karar verme sürecine katılımı ve toplumsal arayışların önünün tıkanmasına neden olmaktadır. Ayrıca, Batı’nın Rus kimliğindeki “öteki” konumu, demokrasi ve piyasa ekonomisine geçiş sürecini kırılganlığa mahkûm etmektedir.[8]

Demokrasi ve piyasa ekonomisine geçişte Batı’nın desteğine duyulan ihtiyaç da kamuoyunda reformist söylemlere güvenin azalmasına neden olmuştur. Rus toplumunda geleneksel olarak Batı’nın algılanış ve ülkenin 1990’lara kadar taşıdığı “süper güç” statüsünden sonra Batı ile ilişkilerde gelinen bu nokta tepkisel muhalefet için uygun bir zemin yaratmıştı. Sovyetler Birliği gibi bir “süper güç” statüsünden sonra Batı ile ilişkilerde gelinen bu nokta tepkisel muhalefet için uygun bir zemin yaratmıştır. Sovyetler Birliği gibi bir “süper güç”ten sonra Rusya Federasyonu’nun Batı’ya muhtaç bir ülkeye dönüşümü Rus ulusal bilinci ve onuru için acı vericiydi. 1990’ların baslarında Soljenitsin, “hiç bir şey, hiçbir sorun Rusya’nın ve Rusların onurundan daha önemli değildir” derken Rus ulusal kimliğinin yapı taşlarından birine referansta bulunuyordu. Çünkü Rusya’da milliyetçi hareketler iste bu “onur” kaybına gösterilen tepkilerden besleniyordu. Bunun sebebi ise Rusların “büyük güç” olduklarına ilişkin inançları ve uluslararası toplum tarafından böyle kabul edilme arzusudur.[9]

Genelde Rusya’nın Batı’ya ilişkin bir tür ask/nefret ilişkisi içinde olduğu söylenebilir. Bu ilişki tarihsel yorumlara da yansır. Bir yandan, imparatorluk öncesi saf bir Rus toplumu/devleti olarak Moskova Prensliği’ne öykünme ve 18. yüzyıl Batıcılılaşmasına tepki, öte yandan da 18. yüzyıl Batılılaşma girişimlerinin Rusya’yı “köylü” bir toplum olmaktan kurtardığına ilişkin düşünceler vardır. Rusya Federasyonu’nda Yeltsin,Batılılaşmacı bir tutum temsil etmekteydi; karşısında ise milliyetçi Rusya’nın (Moskova Prensliği) temsil ettiği “ulusal” değerlere yaslanan milliyetçiler, Yeltsin yönetiminde ekonomik zorluklar ve Batı karşısında “ulusal onur” un zedelendiği düşüncesi yer yer milliyetçi-popülist tepkiye de dönüşmüştü Batı’ya karşı. Her durumda Kızıl/Kahverengi ittifakına karşı Batıcıların varlığı Rusya’da 19. yüzyıl Slavofiller/Batıcılar benzeri bir ayrışma yaşandığını gösteriyor. Komünistler ve milliyetçiler komünist/kolektivist siyasal ve toplumsal modelleri savunurken demokrasi ve Pazar ekonomisine kuşkuyla yaklaşıyor ve Batı’ya yönelişi “yıkıcı ve tehlikeli” bir politika olarak niteliyordu. Öte yandan da liberal demokratik, Pazar ekonomisine dayanan ve dış politikada da Batı’ya yakın “Atlantist”lerin varlığı Slavofil/Batıcı yaklaşımların “güncel” versiyonlarını oluşturuyordu.[10]





[1] İhsan Çomak(ed.), Rusya Stratejik Araştırmaları–1, İstanbul: Tasam Yayınları, 2006, s. 23
[2] Mert Gökırmak, Etnik Caydırıcılık ve Kafkaslarda Rus Dış Politikası, (Yüksek Lisans Tezi, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2000), s. 4
[3] Reşat Uzmen, Tamamlanmamış Rusya, İstanbul: Ötüken Yayınları, 2003, s. 17
[4] G. Nodia, “Milliyetçilik ve Demokrasi,” Türkiye Günlüğü, Mart-Nisan 1998, s. 63
[5] Zeynep Dağı, Kimlik, Milliyetçilik ve Dış politika Rusya’nın Dönüşümü, İstanbul: Boyut Kitapları, 2002, s. 104
[6] Mert Gökırmak, Etnik Caydırıcılık ve Kafkaslarda Rus Dış Politikası, (Yüksek Lisans Tezi, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2000), s. 4
[7] D. Laitin, identity in Transformation: The Russian Speaking Population in the Near Abroad, Cornell
UniversityPress, Ithaca, 1998, s. 311-312
[8] Zeynep Dağı, Kimlik, Milliyetçilik ve Dış politika Rusya’nın Dönüşümü, İstanbul: Boyut Kitapları, 2002, s.106
[9] Zeynep Dağı, Kimlik, Milliyetçilik ve Dış politika Rusya’nın Dönüşümü, İstanbul: Boyut Kitapları, 2002, s.108-109
[10] Zeynep Dağı, Kimlik, Milliyetçilik ve Dış politika Rusya’nın Dönüşümü, İstanbul: Boyut Kitapları, 2002, s.114

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme